• Ali Kaçar

    El Bab’tan Astana’ya Suriye’de Ateşkes

    - 18 Ocak 2017

suriyeastana

Suriye’de halk ayaklanması 15 Mart 2017’de 6. yılını doldurmuş olacaktır. Bu süre içerisinde resmi rakamlara göre 600 bin civarında, gayri resmi rakamlara göre ise 1 milyondan fazla insan katledilmiştir. Nüfusun yarısından fazlası ise ülke içinde ve dışında mülteci konumuna düşmüştür. Sadece Türkiye’ye sığınan Suriyeli mülteci sayısı 4 milyon civarındadır. Geçmişte gerçekleştirilen Hama (1982) katliamı aklımıza geldikçe yüreklerimiz burkulmakta ve içimiz sızlamaktadır. Oysa şimdi Suriye’deki halk ayaklanmasının başladığı tarihten bugüne kadar Suriye’nin her şehri, Hama katliamını unutturacak tarzda daha kanlı bir katliama ve yıkıma uğramıştır. Suriye’nin hiçbir yerleşim alanında sağlam bir bina kalmamıştır. Tarihi mekânlar; camiler, medreseler, kaleler yerle bir edilmiştir. Kısacası bir tarih, bir insanlık yok edilmiştir Suriye’de!

Suriye’nin bu hale gelmesinde sadece Baas rejimi mi suçludur? Elbette ki hayır! En az Suriye’nin Baas/Nusayri diktatörlüğü kadar hem bölge ülke yönetimleri hem de Batılı ve Doğulu emperyal ve Siyonist güçler de sorumludur. Birinci derecede sorumlu olan ülke ise ABD’dir; ondan sonra Rusya’dır, İngiltere’dir, Almanya’dır, Siyonist İsrail’dir ve İran’dır. Bu ülkeler el birliğiyle rejime verdikleri gizli ya da aleni destekleriyle Nusayri diktatörlüğünün ömrünü uzatarak bunca katliama neden olmuşlardır. ABD, Suriye’deki ılımlı muhalifleri destekler gibi görünse de aslında sürekli onları oyalamış ve rejim karşısında güçlü hale gelmelerini daima engellemiştir. Türkiye ile olan ilişkilerinde de aynı taktiği güderek ‘tampon bölge’, ‘uçuşa yasak bölge’, ‘güvenli bölge’ ve ‘eğit-donat’ konularında oyalayarak rejime zaman kazandırmıştır. Çünkü ABD başından beri Suriye’de laik, seküler ve Batı yanlısı bir iktidarın yönetime gelmesini, bu olmadığı takdirde de harabeye dönmüş, ekonomisi çökmüş, askeri olarak zayıflamış bir Esad rejiminin yönetimde kalmasını arzulamaktaydı. Aslında bu, sadece ABD’nin arzusu değildi, aynı zamanda diğer bütün emperyal ve Siyonist güçlerin de arzusuydu. Hepsinin de istediği bir tek şey vardı, o da İslami bir yönetimin Suriye’de işbaşına gelmemesiydi. Bu nedenle, Baas rejiminin insanlık dışı yöntemlerine ses çıkarılmamış, kimyasal silah kullanımına[1] ya da uluslararası kurumlarca yasaklı silahların; fosfor, misket, vakum ve yangın bombalarının kullanımına da göz yumulmuştur. Ilımlı olarak adlandırılan muhaliflere ise ağır silah verilmediği gibi, başka ülkelerin özellikle de Türkiye’nin de vermesi engellenmiştir. Nitekim ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, her ziyaretinde Türkiye’ye, Suriye muhaliflerine ağır silah verilmemesi için baskı yapmıştır. Dolayısıyla Baas rejiminin ömrünün bu kadar uzamasında, yüz binlerce insanın katledilmesinde, Nusayri diktatörlüğüne en önemli katkıyı ABD vermiştir. Çünkü ABD için önemli olan Suriye’de insanların katledilmesi değil, önemli olan bölgesel çıkarları ve Siyonist İsrail’in güvenliğiydi. Bu ise, ancak ya güdümünde laik, seküler bir yönetimin gelmesi ya da mevcut Esad diktatörlüğünün aynen devam etmesiyle mümkündü. Çünkü bilinen kötü her zaman, bilinmeyen kötüden iyidir.

Rusya da Suriye’deki insanlık dışı katliamlarda en az ABD ve Baas diktatörlüğü kadar suçlu ve sorumludur. Rusya, Suriye’de halk ayaklanması başladığı günden itibaren Esad’a ve Baas rejimine lojistik destek sağlamıştır. Zaten Rusya’nın Suriye’deki Baas rejimi ile 1970’lerden beri ilişkisi bulunmaktaydı. Lazkiye’deki Tartus limanı Baba Esad döneminden beri Rusya’nın (o zamanlar ismi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi) Akdeniz’e açılan tek üssü idi. Bu nedenle iki ülke arasında uzun yıllar öncesine dayanan askeri, siyasi ve ekonomik anlaşmalar bulunmaktaydı. İşte Rusya bu anlaşmalara dayanarak Suriye’ye hem ekonomik ve siyasi hem de askeri yardım ve destekte bulunmuştur. Bu destek, Esad’ın Suriye’nin ancak %15’ni kontrol edebiliyorum, bundan da zorlanıyorum açıklamasına kadar sürmüştür. Oysa İran bütün gücüyle Devrim muhafızlarına bağlı Kudüs güçleri komutanı Kasım Süleymani başta olmak üzere Lübnan Hizbullah’ı, Şebbihalar, Afganistan ve Pakistan’dan getirdiği Şii milislerle Suriye’de, Nusayri diktatörlüğünü ayakta tutmak için savaşmaktaydı. Bu savaşta birçok üst düzey komutanı öldürülmüş[2] olmasına rağmen bu kirli ve mezhepçi savaşı devam ettirmiştir ve halen de ettirmektedir. İran olanca gücüne ve güdümündeki Şii milislere rağmen Beşşar Esad, zor durumda olduğunu, Suriye’nin %15’li kısmını bile elinde tutamayacağını açıklaması üzerine devreye Rusya girmiştir. Rusya Devlet Başkanı Putin, 28 Eylül 2015’de New York’ta ABD Başkanı Obama ile yaptıkları görüşmeden iki gün sonra 30 Eylül itibariyle fiilen Suriye işgaline dâhil olmuştur. Özellikle Halep’in düşmesinde, yüzlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlının katledilmesinde Rusya, en az Baas rejimi ve İran kadar hatta daha fazla etkili olmuştur. Dolayısıyla Suriye’de ve özellikle de Halep’te katledilen her bebeğin dökülen kanında katil Putin’in kanlı elleri bulunmaktadır. Rusya’nın bugün barışçı olarak ortaya çıkması, Putin’in ve Lavrov’un ellerindeki, Suriye’nin masum çocuklarının kanlarını silmeye asla yetmeyecektir.

İran da aynı şekilde sorumludur ve alnında Suriyeli masumları vahşice katletme lekesini insanlık var olduğu müddetçe asla silemeyecektir. İranlı dini lider Hamaney, Iraklı dini lider Sistani, Iraklı ve Suriyeli masum ve mazlum sivillerin dökülen kanlarından birinci derecede sorumludurlar. Tecavüze uğrayan iffetli kadınlar, henüz daha ana kucağındaki bebekler, tekerlekli sandalye ile hanımını doktora yetiştirmeye çalışan Ebu Muhammed Halebi, yıkıntılar arasında çıkarılan ve yıkımın simgesi Ümran, küçücük bedeni sahile vuran Aylan Kürdi, daha sayılamayacak kadar çok yürek burkan olayda katledilen masumlar, sözde dini lider Hamaney ile Sistani’nin yakasını ne bu dünyada ne de ahrette asla bırakmayacaktır. İran’ın Haşdi Şabi denilen eli kanlı katillerle Irak’ta, Hizbullah, Şebbihalar ve diğer Şii milislerle Suriye’de gerçekleştirdiği katliamları, bu bölge halkları asla unutmayacaktır.

Suriye’de olayların bu noktaya gelmesinde Türkiye’nin de sorumluluğu bulunmaktadır. Evet, 4 milyona yakın Suriyeliyi barındırıyor, onlara imkânlarını zorlayarak insanca yaşamaları için çaba da sarf ediyor. Bu, hiçbir ülkenin göster(e)mediği bir fedakârlıktır. Gelecekte Suriye halkı, Türkiye’nin bu yardımlarını asla unutmayacaktır.  Bunlar doğru ve güzeldir ve aksini kimse inkâr edemez! Ama Türkiye, Suriye halkını ülkesinde sadece barındırmakla yetinmemiş, aynı zamanda ABD’ye güvenerek Suriye halkına Esad’ın kısa bir sürede yıkılacağı umudunu da vermiştir. Hatta kısa bir süre sonra Emevi Camii’nde namaz kılacaklarını[3] ve Hama’nın hesabı sorulmadı ama Humus’un hesabının mutlaka sorulacağını söyleyerek halkı daha da cesaretlendirmiştir. Bunu kendi güç ve imkânına güvenerek yapmış olsaydı, bu anlaşılırdı. Ama ABD’ye güvenerek Suriye’ye yönelik bu şekilde bir politika geliştirilmesi asla doğru değildi. Nitekim uzun bir süre ‘tampon bölge’, uçuşa yasak bölge’ için ABD’ye güvenmiş ve bu konuda yoğun temaslar yaparak ABD’li yetkilileri ikna etmeye çalışmıştır. Ancak ABD uzun bir süre Türkiye’nin tekliflerini ne kabul ne de reddetmiştir. Daha sonra da olmayacağını söyleyerek PKK/PYD’yi desteklemek suretiyle Türkiye’yi adeta sırtından bıçaklamıştır. Türkiye yetkililerinin özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın defalarca ’50-60 yıllık müttefik olarak bizimle mi, yoksa bir terör örgütü PKK/PYD ile mi berabersiniz?[4] tepkisine rağmen hem eğitim hem de silah desteğini alenen devam ettirmiştir.

Oysa Türkiye’yi yönetenlerin -başta da C. Başkanı Erdoğan’ın- ABD’nin güvenilir bir müttefik olmadığını bilmeleri gerekirdi. Çünkü Türkiye’de gerçekleştirilen her darbenin, çıkarılan iç kargaşalığın arkasında ABD bulunmaktaydı. Bu, 1950’lerden sonra Türkiye tarihine bakan herkes tarafından kolaylıkla ulaşabileceği bir bilgiydi. Nitekim 27 Nisan e-muhtırasından 15 Temmuz darbe girişimine kadar, Gezi Parkı kalkışması ve PKK’nın azgınlaşması dahil AKP iktidarını ve C. Başkanı Tayyib Erdoğan’ı zor durumda bırakarak ülkede iç kargaşalık hatta iç savaş çıkarmanın arkasında ‘üst akıl’ olarak dillendirilen ülkenin ABD’nin olduğu hem AKP’li bakanlar, hem de Erdoğan tarafından defalarca söylenmiştir. Halbuki bu, yani PKK/PYD’li teröristlere, ABD’nin alenen silah vermesi ve bu teröristlerin, bu silahlarla ülke içerisinde terör eylemleri gerçekleştirmeleri tam anlamıyla bir savaş nedeniydi. Çünkü ABD’nin bu yaptıkları müttefikle bağdaşmaz ya da ABD teröristlere yardım ve destek veriyor demekle geçiştirilecek bir olay değildir. Ama herkes gibi ben de biliyorum ki Türkiye’nin ABD ile bırakın savaşı göze alması, ilişkileri bile gözden geçirecek bir güce -ne yazık ki- sahip değildir. Üstelik ABD bunu sadece AKP iktidarı döneminde de yapmış değildir, 1950’lerden bu yana her iktidar döneminde iktidarları terbiye etmeye dönük olarak yapmış ve -ne yazık ki- başarılı da olmuştur. Umut ederiz ki, bu dönemde başarılı olamazlar. Bu olup bitenler şunu gösteriyor, ülkeyi yönetenler, geçmişten ders çıkarmamış olmalılar ki, aynı hatayı tekrar yaşamaktadırlar. Tabii sadece kendileri yaşamamış, aynı zamanda hem Türkiye halkı hem de Suriye halkına da yaşatmışlardır. Türkiye’nin yakın tarihi ABD’nin müdahale ve tuzaklarıyla doluyken, Suriye’deki halk ayaklanmasında ABD’ye niçin bu kadar güvenilmiştir, doğrusu bunu anlamak mümkün değildir?

ATEŞKESİN SAĞLANMASINDAN ASTANA GÖRÜŞMELERİNE

Halep’te sivillere dönük Rusya, İran ve Esad rejiminin başlattığı katliam son yılların hatta çağımızın çok az şahitlik ettiği katliamlardandır. Halep, adı geçen bu ülkeler tarafından aylarca kuşatma altında tutulmuş, 300 bin civarında masum sivil 30 km karelik alana sıkıştırılmış, çıkışlarına izin verilmediği gibi insani yardımın da ulaştırılması engellenmiştir. Hastaneler, fırınlar, okullar, pazaryerleri kısacası halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için bulunmak zorunda olduğu bütün mekânlar yerle bir edilmiştir. Masum sivil halkın sığındığı sığınaklar bile sığınak delici bombalarla parçalanmış ve enkazların altından her gün onlarca kadın ve çocuk cesedi çıkarılmıştır. Yardım konvoyları vahşice vurulmuş ve Halep halkı açlıkla, susuzlukla, ilaçsızlık ve doktorsuzlukla karşı karşıya bırakılarak teslim alınmaya, boyun eğdirilmeye çalışılmıştır. İşin ilginç yanı, Halepli sivil halka bu vahşeti reva gören, bombalanmadık yer bırakmayan, masum sivilleri diri diri yakan Rusya ve İran, şimdilerde ateşkese/barışa soyunmuştur. Oysa ki, Halep’teki insanlık dışı katliamdan ve Halep’in yerle bir edilmesinde birinci derecede Rusya sorumludur. Katil Rusya ile birlikte İran, Baas rejimi ve ırkçı faşist PKK/PYD Halep’te ahlaksızca, barbarca ve alçakça katliam gerçekleştirmiştir. Bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar kısacası Halepliler, aç, susuz ve ilaçsız bırakılarak yavaş yavaş yok edilmiştir. Gelecek nesiller, Rusya ve İran’ın Baas rejimi ile birlikte Halep’te gerçekleştirdikleri bu katliamı asla unutmayacaklardır.

Halep’in doğusunda daracık bir alana sıkışmış, bir yandan açlık ve soğuk şartlarında, diğer yandan eli kanlı katil Putin’in havadan, Esad ve İran güdümündeki Şii milislerle karadan gerçekleştirdiği saldırılardan zor durumda olan sivillerin tahliye edilmesi için Türkiye geç de olsa devreye girmiştir. Rusya, Halep’in tamamen boşaltılması karşılığında Türkiye’nin tahliye teklifini kabul etmiştir. Ancak tahliye esnasında İran’ın Şii milisleri tarafından tahliye konvoyuna yönelik saldırılarından onlarca masum insan katledilmiştir. Neticede 50 bine yakın insan İdlip’e getirilerek kurulan kamplara yerleştirilmiş, 400’den fazla yaralı ise Hatay’da tedavi altına alınmıştır.

Tahliye görüşmelerinin başarılı olması, Türkiye ile Rusya’yı ateşkesin sağlanması konusunda da umutlandırmıştır. İran’ı da yanlarına alarak gerek telefon trafiği ve gerekse üçlü görüşmeler neticesinde Suriye geneline yönelik ateşkes kararı üzerinde anlaşmışlardır. Bu anlaşma esnasında 28 Aralık günü silahlı muhalifler adına Riyad Ferid Hicab[5] Ankara’ya gelerek Rus yetkililerle de görüştürülmüş ve muhaliflerin de onayı alındıktan sonra 29 Aralık’ı 30 Aralık’a bağlayan gece saat 00.00’da ateşkesin uygulanacağı kararı 29 Aralık öğleden sonra ilan edilmiştir. Bu ateşkes belirli bir süre ya da belirli bir bölge için alınmamış, Suriye’nin tamamını kapsayacak tarzda olacağı ilan edilmiştir. Bu ateşkesin garantörlüğünü ise özellikle de Rusya ve Türkiye yüklenmiştir. Rusya, rejim ve Şii milislerden, Türkiye ise muhaliflerden sorumlu garantör ülke olması kararlaştırılmıştır. Ateşkesin denetlenmesi ve ülke geneline problemsiz yaygınlaştırılması için iki ülke arasında kırmızı hat kurulmuştur. Yapılan açıklamalarda İran’ın da garantör ülke olduğu belirtilmiştir.

Ateşkes anlaşmasını, Baas rejimi de silahlı muhalifler de imzalamışlardır. Silahlı muhalifler adına Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Hukuk Müşaviri ve komutanı Usame Ebu Zeyd Ankara’da Anadolu Hotels Dowtown’da yaptığı basın toplantısında özetle şu açıklamada bulunmuştur; “ateşkes anlaşmasını 13 grup imzalamıştır[6]. Ateşkes, Suriye’nin genelini kapsamaktadır. Hiçbir muhalif bölgeyi istisna etmiyor ve aynı zamanda sahada bulunan tüm askeri grupları içeriyor. Birinci hedefleri Suriye topraklarında bulunan halkın içinde bulunduğu koşulları iyileştirmektir. Bu anlaşmada Rus hükümetinin Esad rejimi ve destekçilerinin garantörü, Türk hükümeti ise muhaliflerin garantörlüğünü üstlenmiştir. Anlaşmaya göre, bir ay içinde rejim ve muhalifler siyasi çözüm için bir araya gelecek. Bu toplantıda muhalifleri Yüksek Müzakere Komitesi temsil edecek ve bu heyet dışında terör örgütü PYD dahil hiçbir oluşum muhalifler adına görüşmelerde yer almayacaktır. Rusya’dan rejimi destekleyen İran milislerini Suriye’den çıkarma taahhüdünü yerine getirmesini, ateşkese sadık kalmasını ve ciddiyet göstermesini bekliyoruz. Tedbirli olacağız, parmaklarımız tetikte olacak. Suriye halkını bu sıkıntılardan kurtarmak için her türlü fedakarlığı yapmaya daima hazırız.”[7]

Anlaşma 2 sayfa ve 5 maddeden oluşmaktadır. 5 maddede şunlar yer almaktadır:

1- Taraflar, Suriye’deki iç savaşın bitmesi ve siyasi çözüm için ellerinden geleni yapacak. Masaya önkoşulsuz oturacaklar.

2- Ateşkes başladığı andan itibaren herkes ateşkese uyacak.

Lokal çatışmalar ve nefsi müdafaa, ateşkesin ihlali sayılmayacak ancak ihlaller ve tehditler garantörlere bildirilecek.

3- Ateşkes, Suriye’deki tüm toprak parçasını ve silahlı grupları içeriyor. Ateşkesi reddedenler de terör örgütü olarak muamele görecek.

4- Anlaşmaya uyulup uyulmadığı 1 ay gözlemlenecek. Gözlemi Türkiye ve Rusya’nın oluşturacağı izleme grubu yapacak.

Suriye konusunda 3 ayrı anlaşma imzalanmıştır. Rejimin ve Suriye muhalefeti tarafından ayrı ayrı imzalanan ateşkes anlaşmasının yanı sıra ateşkesin gözlemlenmesi ve siyasi geçişin nasıl yapılacağıyla ilgili 2 ayrı belge bulunmaktadır. Siyasi geçişle ilgili belgede, benimsenen maddeler şöyledir:

1- Siyasi çözüm, Cenevre’de kabul edilen deklarasyona göre yapılacak.

2- Siyasi geçiş için başlayacak ilk müzakere Astana’da gerçekleştirilecek.

3- Astana toplantısı Ocak ayının 3’üncü haftasında yapılacak.

4- Rejim ve muhalifler, bu tarihe kadar müzakere heyetlerini oluşturacak.

5- PYD, Astana’da temsil edilmeyecek. Kürtlerin Suriye muhalefeti içinde nasıl yer alacağı ateşkes devam ederken başlatılacak müzakerelerde kararlaştırılacak.

6- Suriye muhalefetini kimin temsil edeceği konusu da bu süre içinde belirlenecek. Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu ve Yüksek Müzakere Komitesi müzakere heyetinde yer alacak.

7- 2 Şubat’ta da Cenevre’de siyasi geçiş için yeni bir müzakere süreci başlayacak.[8]

20 Aralık’ta Moskova toplantısının ortak deklarasyonunda garantörlük konusuna şöyle vurgu yapılmıştır:

“Bakanlar, ateşkesin, kesintisiz insani yardımın ve sivillerin serbest dolaşımının ülke geneline teşmil edilmesinin önemi konusunda mutabıktır. İran, Rusya ve Türkiye, Suriye Hükümeti ve muhalefet arasında müzakere edilmekte olan ileriye dönük anlaşmanın kolaylaştırıcıları ve garantörleri olmaya hazır olduklarını belirtir. Sahadaki gelişmeler üzerinde nüfuzu olan tüm ülkeleri aynısını yapmaya davet eder.”[9]

Yapılan ateşkes anlaşması üçlü basın toplantısı ile dünya kamuoyuna duyurulmuştur. Üç Dışişleri Bakanlarının üzerinde anlaştıkları metin 8 maddeden oluşmaktadır. Bu maddelerin bazıları şöyledir[10]:

1) İran, Rusya ve Türkiye, içerisinde pek çok etnik grubu barındıran, çok mezhepli, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen destekliyor.

4) Bakanlar, ülke topraklarında ateşkes rejiminin genişletilmesi, insani yardımların engelsiz bir biçimde ulaştırılması ve sivillerin serbest dolaşımının önemi konusunda mutabıktır.

5) İran, Rusya ve Türkiye, Suriye hükümeti ve muhaliflerin üzerinde görüşme yaptıkları anlaşmanın hazırlanmasına yardımcı olmaya ve bu anlaşmanın garantörü olmaya hazır olduklarını belirtir. ‘Sahadaki’ durum üzerinde etkisi olan diğer tüm ülkeleri de aynı şekilde davranmaya davet eder.

6) Onlar (İran, Rusya ve Türkiye) bu anlaşmanın, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı[11] ile uyumlu olarak Suriye’deki siyasal sürecin yeniden başlaması için gereken itici gücün oluşmasına yardımcı olacağına emin.

8) İran, Rusya ve Türkiye, IŞİD ve Nusra ile ortak mücadele ve silahlı muhalif grupları onlardan ayırmak konusundaki kararlılıklarını doğrular.

Astana görüşmeleri 23 Ocak’ta başlayacak.

Kazakistan’ın başkenti Astana’da görüşmeler 23 Ocak’ta başlayacağı Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu tarafından açıklanmıştır. Bu görüşmelere kimlerin katılacağı henüz netleşmiş değildir. BM’ce terör örgütü olarak kabul edilen IŞİD ve Nusra örgütünün katılmayacağı üzerinde görüş birliği oluşmuştur. Türkiye, PKK/PYD’nin de katılmayacağını, Hizbullah gibi örgütlerin de Suriye’yi terk etmesi gerektiğini söylese de bu, henüz netleşmemiştir. Birleşmiş Milletler (BM), Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın katılacağını açıklamıştır. ABD ise bu toplantıya davet edilmiştir, ancak katılıp katılmayacağı konusunda henüz bir netlik yoktur. Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Irak, Ürdün ve BM’de talep etmeleri halinde süreçte rol alacaklar. Ankara ve Moskova, söz konusu ülkelerin Astana’da sadece gözlemci düzeyinde bulunacağı noktasında anlaşmıştır.

Astana zirvesinde, Halep’te uygulanan ve ilk kez başarıya ulaşan ateşkes kararının tüm Suriye’de uygulanmasının yolları aranacak ve ortak bir plan üzerinde anlaşılacak. 20 Aralık 2016’de Moskova’da yapılan zirve sonrası Türkiye-Rusya ve İran’ın yayınladığı ortak metin, Astana’da konuşulacak meselelerin de ipuçlarını veriyor. Ortak metnin en önemli başlıkları şöyle:

1- Suriye’deki uzlaşma, Türkiye, Rusya ve İran garantörlüğünde gerçekleştirilecek.

2- Üç ülke de Suriye’deki meselenin askeri yollarla çözülemeyeceği konusunda mutabık.

3- DEAŞ ve El-Nusra ile ortak mücadele şart, ılımlı muhaliflerin bu örgütlerden ayrıştırılması esas alınacak.[12]

TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASINDA DEĞİŞİKLİK

Moskova görüşmesi ve bu görüşmenin sonucunda imzalanan 8 maddelik ortak metne bakıldığı zaman Türkiye’nin Suriye politikasının değiştiği, daha önce olmazsa olmaz olarak değerlendirilen hususlardan vazgeçtiği anlaşılmaktadır;

1- Türkiye, ilk günden itibaren Esad’ın gitmesi üzerine bir politika oluşturmuş ve her ortamda ve en yüksek düzeyde bunu dillendirmiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Parlamentolar arası Kudüs Platformu’nun İstanbul’da 29 Kasım 2016’da düzenlediği, Kudüs  ve Sürecin Problemleri Sempozyumu’nda Fırat Kalkanı Harekatı ile ilgili olarak “Devlet terörü estiren zalim Esad’in hükümdarlığına son vermek için biz oraya girdik” şeklinde konuşmuştur. Bu konuşmadan çok kısa bir süre sonra 20 Aralık’ta Moskova’da yapılan toplantıda, Rusya, İran ve Türkiye, Suriye’de bir numaralı önceliğin rejim değişikliği değil, “terörist tehdidin bastırılması olduğu”[13] konusunda görüş birliği içerisinde olduğu kararı alınmıştır. Bu karar, C. Başkanı Erdoğan’ın konuşmasını nakzeden bir karardır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu karara imza atarken, Erdoğan’dan habersiz atmayacağına göre, bu kararla Türkiye’nin, Suriye politikasında bir değişikliğe gittiği anlamı çıkmaktadır. Çünkü bu kararla, aynı zamanda zalim ve diktatör Esad’ın ve yönetiminin meşruiyeti kabul edilmiş olmaktadır. Oysa Türkiye’nin Suriye politikası, Esad’sız bir Suriye üzerine şekillenmişti. Anlaşılan bu kararla, bu politikadan vazgeçilmiş olmaktadır.

2- Üç ülke tarafından, ortak metnin ilk maddesinde ‘demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen destekliyor’ denilmiştir. Bu madde de Türkiye’nin Suriye politikasından bir dönüş olduğunu göstermektedir. Çünkü şimdiye kadar bu konuda Türkiye’nin politikası, Suriye’nin nasıl yönetileceğine ve yönetim şekline Suriye halkının karar vermesi gerektiği şeklinde idi. Peki, ne oldu da bu politikadan vazgeçildi? Zaten Suriye’deki Baas rejimi laik, seküler değil miydi? Bu madde ile Türkiye, “Katil Esad rejimi” söyleminden vazgeçerek “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü ile çok etnikli, çok dinli, mezhep ayrımı gözetmeyen, demokratik ve seküler devlet yapısını” kabul etmiş olmuyor mu? Evet, Türkiye bu madde ile de Suriye politikasında geri adım atmış olmaktadır. Bu nedenledir ki, bu metinden en çok Baas diktatörlüğü memnun olmuştur. Nitekim Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Danışmanı Buseyna Şaban “İran, Türkiye ve Rusya arasında Moskova’da imzalanan anlaşma metnini içtenlikle karşılıyoruz” demiştir.[14] Herhalde Türkiye de memnun olmuştur ki, ‘U’ dönüşü anlamına gelen böyle bir metni imzalamıştır. Peki ya umut verilen Suriye halkı ve muhalifler? Bu metin karşısında, Suriye halkı ve muhalifler kendilerini aldatılmış olarak hissetmeyecek mi? Türkiye, bunun hesabını gelecek nesillere nasıl verecektir?

3- Başarı olarak gösterilen bu metinde PKK/PYD’nin adı niçin geçmemektedir? Metnin 8. Maddesi ‘IŞİD ve Nusra Cephesi’ terör örgütü olarak kabul edilmiştir. Peki, PKK/PYD terör örgütü değil mi? Lübnan Hizbullah’ı, Şebbihalar, çeşitli ülkelerden getirtilen Şii milisler ve Kasım Süleymani birer terörist değil mi? Henüz yeni doğmuş bebekler, oyun çağındaki çocuklar, kadınlar ve yaşlılar çoğunlukta olmak üzere bir milyona yakın insan, kimyasal silahlarla, fosfor ve misket bombalarıyla katleden Rusya, İran ve Esad rejimi katil değil mi? Neden bunlara hiç yer verilmemiştir? Diyelim ki Rusya, İran çözüm için Türkiye ile bir araya gelen ülkelerdir, ondan dolayı değinilmemiştir. Peki ya PKK/PYD, Hizbullah, Kasım Süleymani, bunlar niçin ortak metinde yer almamıştır? Çavuşoğlu, sonradan yaptığı açıklamada, PKK/PYD Astana’ya çağrılmayacağını, Suriye’de bulunan diğer yabancı güçlerin de Suriye’den çıkması gerektiğini dilinin ucuyla söylemiştir. Rusya, PYD’yi ya da -tamamına yakın PYD’li olan- SDG (Suriye Demokratik Güçleri) görüşmeler devam ederken Astana görüşmelerine dahil ederse Türkiye ne yapabilir? Yazık, hem de çok yazık!

Türkiye, Nusra’yı niçin terör örgütü olarak (Haziran 2014 itibariyle) kabul etmiştir hala anlayabilmiş değilim. Tek nedeni ABD istediği içindir. Oysa Nusra’nın Türkiye’ye yönelik -bildiğim kadarıyla- hiçbir saldırısı olmamıştır. ABD isteyince Türkiye hemen yapıyor, ama Türkiye, 30-40 senedir ülkesinde terör estiren binlerce masum insanın ölmesine neden olan bir örgüte, terörist diyor, ama ABD bunu kabul etmiyor. Hatta bu terör örgütüne alenen silah ve eğitim yardımı yapıyor ve Türkiye’nin bütün tepkilerine rağmen bu tavrını da değiştirmiyor.

Kim ne derse desin bu metinle, Türkiye, 5-6 yıldır Suriye ile ilgili oluşturduğu politikalarından vazgeçmiş ve desteklediği muhaliflere de verdiği sözleri yerine getirememiş olmaktadır. Türkiye bu metni kabul etmekle, muhalifleri iki şıktan birini tercihle karşı karşıya bırakmıştır. Bu şıklardan birisi ya bu metni kabul etmek ya da terör örgütü olarak dışlanmak. Her iki şık da muhalifler açısından kendilerini ve şimdiye kadar verdikleri mücadeleyi inkâr anlamına gelecektir. Bölge halkları, bundan sonra Türkiye’ye nasıl güveneceklerdir? Türkiye’nin gücü yetmedi denebilir, bunu şimdi değil geçmişte düşünmeliydi.

4- ABD, PYD’ye açıkça silah ve eğitim yardımı yapmaktadır, bunu da inkâr etmemektedir. Oysa Türkiye uzun bir zamandan beri PYD’nin terör örgütü olduğunu ve Türkiye’deki terör eylemlerini gerçekleştiren teröristlerin PYD tarafından eğitilip gönderildiğini söylemesine rağmen ABD yardımını devam ettirmiştir. Ayrıca bir taraftan da İncirlik üssünden kalkan uçaklar, IŞİD hedeflerine yönelmesi gerekirken Türkiye’nin desteklediği muhalifleri vurmaktadır. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın 5 Ocak’ta yaptığı açıklamada ‘İncirlik’i kapatma hakkı bizim elimizde. Ama önce şartlar değerlendirilir’[15] demiştir. Acaba hangi şartlar değerlendiriliyor? Türkiye’de, Beşiktaş’ta, Kayseri’de ve İzmir’de neredeyse son bir ay içerisinde onlarca insanı katleden bir terör örgütü müttefik denilen ABD tarafından desteklenmektedir. Ayrıca İncirlik üssü IŞİD’e karşı kullanılmak üzere ABD ve koalisyon güçlerinin kullanımına verilmiş olmasına rağmen el-Bab’ta, IŞİD’e karşı Türkiye’ye yardım edilmediği en üst düzeyde söylenmektedir. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak birçok yetkili ABD’nin bu tavrından şikayetçi olmasına ve açıkça ABD’nin terör örgütünü destekliyor denmesine rağmen neden ciddi hiçbir adım atılmamıştır? Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İncirlik’i kapatmak bizim elimizde diyor. Aslında Türkiye’de iç kargaşalık çıkaran, terör eylemleri gerçekleştiren bir örgüte yardım etmek bir savaş nedenidir. Vazgeçtik ABD ile savaştan, neden ciddi bir adım atılmıyor? Örneğin İncirlik’in kapatılması için hala ne bekleniyor? 15 Temmuz darbe girişiminde bulunan FETÖ’yü destekleyen ABD; Doğu ve Güneydoğu’da iç savaş çıkartan PKK’yı destekleyen ABD; ülke içerisinde canlı bombalarla katliam gerçekleştiren PYD’yi destekleyen de ABD! Bunlar yeterli değil mi ciddi bir adım atmak için? Bir de istiklal savaşı, ölüm kalım savaşı veriliyor deniyor. Doğrudur, ama şimdiye kadar hep piyonlarla, kuklalarla mücadele edilmiştir. PKK da PYD de DHKP-C de piyondur, kukladır, asıl düşman ise ABD’dir. Çünkü ABD hem ülke içinde hem de ülke dışında Türkiye’ye yönelik terörün asıl kaynağıdır. Bu kaynak kurutulmadan, terör bitmeyecektir. Eğer Türkiye kendi topraklarında olan bir üssü kapatamıyorsa -kendi topraklarındaki bir üsten kendine gelen bunca zararı önleyemiyorsa/engelleyemiyorsa-, Kasımpaşalılık yapmanın, dünya 5’ten büyük demenin, ABD’ye, AB ülkelerine kafa tutmanın hiçbir anlamı yoktur. Böyle bir günde Kasımpaşalılık, ABD’ye karşı gerekli tavrı gösterecek cesareti ortaya koymakla mümkündür. Aksi halde içi boş, kahramanlık edalarıyla konuşmanın hiçbir anlamı ve mevcut duruma olumlu bir katkısı yoktur.

[1] 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’ın Doğu Guta bölgesinde zehirli gaz saldırısı düzenlenmiş ve 1400’den fazla kişi katledilmişti. Birleşmiş Milletler heyeti Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı tespitinde bulunmuştu. ABD yönetimi ve uluslararası kamuoyu saldırıdan büyük ölçüde Esad rejimini sorumlu tutmuş, ABD Başkanı Barack Obama ‘kırmızı çizgilerin’ ihlal edildiği gerekçesiyle Suriye rejimine yönelik askeri müdahalede bulunacağını açıklamıştı. Ancak bu sözünü yerine getirmemişti. Üstelik Esad rejimi daha sonra da benzeri türden kimyasal gazları defalarca kullanmıştır.

[2] Bu savaşta birçok üst düzey İranlı komutan öldürülmüştür. En son öldürülen komutan ise, 1980-1988’deki İran-Irak savaşında da yer alan İran Devrim Muhafızları komutanlarından Gulam Ali Kalizade’dir.

[3]Başbakan Erdoğan 5 Eylül 2012’de yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: ”CHP yarın Şam’a gidecek, yüz bulamayacak göreceksiniz. Ama inşallah biz en kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız. Bilali Habeşi’nin, İbn-i Arabi’nin türbesinde, Süleymaniye Külliyesi’nde, Hicaz Demiryolu İstasyonu’nda kardeşliğimiz için özgürce dua edeceğiz.” Bkz; http://www.milatgazetesi.com/namazi-sam-da-kilacak-haber-32943

[4] “PKK ile PYD’nin bir farkı var mı? YPG’nin bir farkı var mı? Bütün yazılı kayıtları bunların bizim elimizde. Amerika’ya diyoruz ki ‘Bu terör örgütüdür’, Amerika’nın yetkilileri kalkıyor ‘Hayır biz onları terör örgütü olarak görmüyoruz’. Ey Amerika! Size kaç kere söyledim. Siz bizimle beraber misiniz yoksa bu terör örgütü PYD ile YPG ile mi berabersiniz? Ey Amerika! Ne PKK’yı bize tanıtabilirsiniz, ne PYD’yi bize tanıtabilirsiniz, ne YPG’yi bize tanıtabilirsiniz. Bunları biz gayet iyi biliriz. DAEŞ’i de biz biliriz, bunları da biz biliriz. Ama bunların hiçbirini bugüne kadar tanıyamadınız. Tanıyamadığınız için bölge kan revan içinde.” Daha fazla: https://tr.sputniknews.com/turkiye/201602101020778277-erdogan-abd-pyd/

[5] Riyad Hicab, elli yaşında Suriye’li çekirdekten yetişme bir Baasçı. Halk ayaklanması henüz başlamadan önce, 2011 Şubat ayında Deyrüzor Baas temsilciliğinden Lazkiye valiliğine atanmıştır. Halk ayaklanması hızlandığı (ama henüz IŞİD’in ortaya çıkmadığı) 2012 yılında da Başbakanlığa getirilmiştir. Sonra Esad ile aralarında ayaklanmaların bastırılması yöntemi üzerine anlaşmazlık baş gösterince, Başbakanlıktan Tarım Bakanlığına kaydırılmıştır. O sırada ortadan kaybolmuş ve bir süre sonra Ürdün’de ortaya çıkmıştır. Riyad Hicab, ayrıca Ocak 2016’daki   Cenevre görüşmesine de Yüksek Müzakere Konseyi’nin Genel Koordinatörü katılmıştır.

[6]Rusya Savunma Bakanlığı internet sitesinde ateşkese aşağıda isimleri belirtilen grupların katıldığını yayınlanmıştır.

Feylak el Şam: 4 bin üye ile Halep, İdlib, Hama ve Humus’ta faaliyet gösteriyor.

Ahrar’uş Şam: 16 bin üye ile Halep, Şam, Deraa, İdlib, Lazkiye, Hama ve Humusta faaliyet gösteriyor.

Ceyşul İslam: 12 bin üye ile Halep, Şam, Deraa, Deyr ez-Zor, Lazkiye, Hama ve Humus’ta faaliyet gösteriyor.

Suvar el Şam: 2500 üye ile Halep, İdlib ve Lazkiye’de faaliyet gösteriyor.

Ceyşul Mücahidin: 8 bin üye ile Halep, İdlib ve Hama’da faaliyet gösteriyor.

Ceyş İdlib: En az 6 bin üye ile İdlib’de faaliyet gösteriyor.

Cebhe eş Samiye (Şamiye Cephesi): 3 bin civarı üye ile Halep, İdlib ve Şam’da faaliyet gösteriyor.

[7] http://www.haksozhaber.net/suriyeli-muhaliflerden-ateskes-aciklamasi-87833h.htm

[8] http://www.haberturk.com/dunya/haber/1343105-suriyede-ateskesi-reddeden-terorist-sayilacak

[9] http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/moskova-toplantisindan-ne-cikti

[10] Diğer maddeler için bkz; http://www.setav.org/5-soru-turkiye-rusya-iran-anlasmasi/

[11] BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri tarafından oybirliği ile 18 Aralık 2015’de kabul edilen Suriye’ye ilişkin 2254 numaralı karar taslağında şu maddeler var:

1-Ocak ayı başında siyasi geçiş için ateşkes ve resmi müzakere çağrısı

2- IŞİD ve El Nusra Cephesi dâhil “terörist” olarak görülen gruplar dışında tutulacak

3- Bu gruplara yönelik “saldırı ve savunma eylemleri” – ABD ve Rusya öncülüğündeki hava saldırılarına atıf – devam edecek

4- BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, ateşkesin nasıl denetleneceğine dair 18 Ocak’a kadar bilgi verecek

5- Altı ay içinde “güvenilir, kapsayıcı ve mezhepsel olmayan bir yönetim” oluşturulacak

6- 18 ay içinde BM gözetimi altında “özgür ve adil seçimler” yapılacak

7- Siyasi geçiş Suriye önderliğinde olmalı,

Daha geniş bkz; http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151219_bm_suriye_karar

[12] http://www.yenisafak.com/dunya/astananin-ipuclari-moskovada-verildi-2588414

[13]http://t24.com.tr/haber/rusya-turkiye-ve-iran-ile-suriyede-onceligin-rejim-degisikligi-olmadigi-konusunda-mutabikiz,378148

[14] http://www.turkiyegazetesi.com.tr/dunya/431342.aspx

[15] http://www.haberturk.com/gundem/haber/1345013-ibrahim-kalin-incirliki-kapatma-hakkimiz-var