• Genç Birikim

    Eğitim ve Öğretim, Ümit Bekir Durdu

    - 25 Ekim 2017

 

Yaşamın her alanında olduğu gibi eğitim ve öğretim alanında da isabet ederek yol almamızdaki sır, “(Allah’a) teslimiyet”tir. Allah’ın bizlere bildirdiği ve gösterdiği öğretiler çerçevesi içerisinde hareket ettiğimizde ilerleyebiliriz. Bunun dışındaki bir yöntemi benimsemek, sadece kişinin etrafında daireler çizerek ömrünü geçirmesine neden olacaktır. Böyle bir hayat süren kişinin, kendine ışık olamadığı gibi etrafına da bir ışık olması mümkün değildir.

Bu öğretiler, bizlere çeşitli yollar ile ulaşmıştır. Bu öğretilerdeki uygulamaları dikkatli bir şekilde incelediğimizde karşımıza çıkan, kalıpsal ve tek bir işleyiş olmaktan uzak kişiye özel, kişinin önceliğine dönük çözümler sunduğunu görürüz. Bu çözüm uygulamaları kimi zaman sözlü, kimi zaman fiili olarak sergilenmiştir. Bu yöntemden uzak, kişinin fıtratına uygun program sunamayanlar, bütün insanları tek bir kalıpta kabul etmiş ve bu yöntemlerine/usullerine de zarar gelmemesi için çeşitli argümanlarla etraflarını duvarlar örerek koruma altına almış ve bunu da ‘tabu’ya dönüştürmüşlerdir. Bu usulün belirlenmesinde de “zihin” temel alınmıştır.

Zihnin çalışma yapısına hâkim olanlar bilirler ki zihin, hiçbir zaman “yanıt” vermez. Sadece “cevab” verir. Bu cevabı da kişiye bir “çözüm” gibi sunar. Aradan bir zamanın geçmesi ile ise bunun bir “çözüm” olmadığı, sadece “kurgusal bir zann” olduğu anlaşılır. Ve yeni bir arayış içerisine girilir. Ne yazık ki bunu fark edemeyen kişi ve(ya) ekoller/yapılar, farklı bir sonuç bulacağını zann ederek tekrar tekrar aynı yolu kullanarak farklı bir yere varacaklarını sanırlar. Oysaki aynı şeyleri tekrarlayarak farklı bir sonuç beklemek mümkün değildir. Zihinden uzaklaşarak ikili sistemin etkisi altında kalmayanlar kişinin durumuna göre çözüm üretirler/sunarlar. Yani “yanıt” verirler.

Yanıt, yansıtmaktan gelen bir kelime olup kişiye özel çözüm(ler) içerir. Bunu Allah Resulü’nün hayatında bolca bulmak mümkündür. Bu yansımalardan biri olarak; namaz ile ilgili sorunu olan bir kişi Allah Resulü’nün (as) yanına gelerek “amellerin en faziletlisi hangisidir” sorusunu yöneltir. Buna, Allah Resulü’nün verdiği yanıt, “namaz kılmaktır” iken; anne babasına asi olan bir başka birisinin aynı soruyu sormasına rağmen “anne babana asi olmamaktır” yanıtını vermesi, bunun güzel bir örneğidir. Çünkü kişinin elbisesinde/nefsinde bulunanlar ve(ya) öncelik sıralaması farklı olabilir. Bunun dışında ise kimi zaman soru ile yönlendirerek kişiye çözüm sunması, kimi zaman dokunarak anlatması, kim zaman ise görsel olarak göstermesi ise hayatında uyguladığı başka yöntemlerdir. Bugünkü (b)ilim, bu ayrımı, insanları görsel, dokunsal, işitsel ve dijital diye dört ana kategoride değerlendirmektedir.

Bu bağlamda insanların öğrenme şekilleri farklı olabilir. Bunu tespit ederek buna uygun programlar uygulamakla, ancak her alanda başarılar/kazanımlar elde etmek ve ilerlemek mümkün olacaktır. Yoksa kişilerin “cevher”lerinin üstü örtülecek ve o kişi çok yetenekli ve zeki iken birileri tarafından “aptal/geri zekâlı” olarak görülecek/adlandırılacak; bunun sonucunda ise kişi için hem maddi hem de manevi sıkıntıların oluş(turul)masına neden ol(un)acaktır.

Kişilerin nefislerinin farklı olduğu ve tek bir kalıpta olmadığını ve farklı deneyimler yaşayacağı bilgisini, Araf Suresi’nin 172. âyetinde de görmek mümkündür. Bu âyeti dikkatli bir şekilde okuduğumuzda, Rabb’den bahsedilmekte olduğunu ve bu şahitlikte, (kişilerin) kendi nefislerine şahit tutulduğunu fark edebiliriz. Buradan yola çıkarak, derinleşerek kıraat ettiğimizde, yukarıda yazımızda değindiğimiz hususlara ulaşılacağı gibi, kişinin aslında seçimlerinin klasik ifade ile “dünyada” başlamadığı idrakine de ulaşılacaktır. Bu içerikte başka âyetler de mevcuttur.

Konumuzla bağlantılı olan diğer bir husus da “fıtrat”tır. Bu kelime, Mushaf’ta sadece bir yerde geçmektedir (Rum Suresi, âyet 30). Yalnız Mushaf’ta “fatr” kökünden türemiş isim ve fiiller, 19 yerde kullanılmış ve aynı kökten türeyen iki sure ismi de (İnfitar ve Fatır) bulunmaktadır. Bu konuda meşhur olan bir hadis bulunmakla beraber hadisin çeşitli varyantları vardır. Bunların birisinde metin olarak, “Her doğan, fıtrat üzerine doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Nasranî veya Mecusi yapar…” buyrulmaktadır. Bu içerikte bizlere ulaşan hadislerin iki ana hususa dikkat çektiğini görebiliriz. Birincisi, kişinin fiziksel özelliklerine, diğeri ise kişinin inancınadır. Her iki hususun da bir ana noktası vardır ki o, “sünnetullahtır”. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik bulunmayacağı vurgusudur.

Bu sünnet üzerine doğan kişi, eğer bu sünneti devam ettirir ise Rabb’ini sıratı müstakiym üzerine bulur. (Hud Suresi, âyet 56) Rabb’ini tekbir ederek elbisesini temizler/temiz tutarsa (Müddessir Suresi, âyet 4) düşüş/ihbut yaşadığı menzile tekrar ulaşma imkânı bulabilecek iken, kendisine bahşedilen melekeleri kapatarak fücura (Şems Suresi, âyet 6-10) ağırlık vermesi sonucunda düştüğü yerde kalarak Yahudileşecek, Hristiyanlaşacak ya da Mecusi veya başka sıfatlar ile anılacaktır. Bu sıfatlar, fıtratı bozarak sıratı müstakiymden ayrılıp gadabı hak etmenin ve delalette kalmanın sonucudur. Bu bağlamda kişi, eğer âlemlerin Rabbi olarak Allah’ı kabul ederek yürür ise fıtratına uygun hareket etmiş olacaktır. Yok, eğer bunu kabul etmeyerek, anne babayı vb. Rabb olarak kabul edip (bunun farklı bir yansıması Tevbe Suresi, âyet 31’dir) onların himayesi ve terbiyesi içinde hareket edecek ve kendi deneyimini, seçimlerini empoze ederek parçalama yolunu seçecekse, Hakk’ın üstünü örtmüş olacaktır. Bu durumda kendisi Hakk’tan uzaklaşacaktır.

Fiziksel boyutu ise beşer kısmı ile ilgilidir ki, “Beş (veya) on şey fıtrattandır. Sünnet olmak, tırnak kesmek…” buyrulan hadisler, buna işaret etmektedir.

Bu bağlamda kişi, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanır ve ona göre hareket ederse, isabet edecek yaratılış gayesine ulaşacaktır/ulaşabilecektir.

Konular araştırılır iken kişilerin akıllarında bazı sorular gündeme gelecektir. Bu konu da bundan uzak değildir.  Bu konuyla alakalı olarak gündeme gelecek sorularının bir kısmını şu şekilde sıralamak mümkündür.

1) Eğitim ve öğretim, amaç mıdır, araç mıdır? Neden?

2) Eğitim ve öğretimin ana gayesi, nasıl oturup kalkılacağı ve toplum içerisinde nasıl davranmamız gerektiği ve çeşitli dalların mevcut olduğu ilimleri bellemek ve bunları ezberleterek nesilden nesile aktarmak mıdır, yoksa başka bir nedeni mi söz konudur? Neden?

3) Eğitim ve öğretimin dini ve dini olmayanı var mıdır? Bu ayrım doğru mudur?

4) Eğitimi ve öğretimi verecek kimdir?

5) Eğitim ve öğretimin yöntemi var mıdır? Neden?

Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Yalnız bu sorularımız, ana hatları çizmek için yeterli olacaktır. Sorulara kısa kısa değinerek yazımıza devam edelim.

1) Araçtır. Çünkü kelimenin yapısı da, içeriğinin yapısı da bunun araç olduğunun en belirgin delillerindendir. Aynı ayetler gibi. Bu kelime/ayet, anlam itibariyle işaret, iz anlamına gelir. Bu işaretler ve izler, takip edenlerini bir “şey”e yönlendirmekte ve bir “şey”i göstermektedir. (Meşhur ifade ile “parmağa değil parmağın işaret ettiğine” bakın, odaklanın, demektedir.) Bu içerikte olanlar ise araç görevini üstlenmişlerdir. Ve gayeye götürmekte bizlere yardımcı olurlar.

2) Bu bahsedilenler, eğitimin ve öğretimin içerisinde yer alan, ama sadece bununla sınırlı olmayan, daha geniş muhtevaları barındıran bir alandır. Bu alanda bahsi geçen hususlar, alanın “edeb” başlığında karşımıza çıkan eylemlerdir. Bu eylemler, ana gayeye ulaşma hususunda bir girizgâh niteliği taşır. Çünkü edebi olmayanın bilgisi de, ilmi de, davranışları da yapıcı olmaz, tamamen yıkıcı olur. Ana gaye ise iyi bir insan olmanın ötesindedir. Bu iyi insan olmak bile sadece bu yoldaki araçlardan bir araçtır. Çünkü Muhammed (as), daha kendisine Nebi ve Resul’lük görevi verilmeden önce de yani daha Muhammed b. Abdullah iken bile ağzından yalan duyulmamış, emin kabul edilen, alışverişine hile bulaştırmamış, “Hılful Fudul” adında bir grubun içerisinde yardıma muhtaçların yardımına koşan vb. birçok güzel hasleti üzerinde taşıyan, bir anlamda bazı kesimlerin “Müslüman” tanımlamasını üzerinde taşıyan ve “iyi bir insan” idi. Böyle olmasına rağmen Allah, ona “iman, kitap nedir bilmez iken” diye hitap ederek aslında imanın ve kitabın çok farklı anlamlar taşıdığı ve gayenin aslında “iyi bir insan” olmanın çok daha ötesinde olduğunun; bu güzellikleri üzerinde taşıyan birisine onun şahsında bizlere de “elbiseni temizle” diyerek bu öteye ulaşmanın yolunu işaret etmekte idi. Allah Resulü elbisesini temizledikçe ayetler açığa çıktı ve Aişe validemizin ifadesi ile o “yürüyen Kur’an” oldu. Peki, bu “Kur’an”, nelerden bahsediyordu ki Allah Resulü imanı ve kitabı bilir oldu?

3) Bu ayrımı, uygun ve doğru bulmuyoruz. Bütün eğitim ve öğretimlerin yaratılış amacımıza uygun dallar olduğunu ve bunların sadece ana gayemize ulaşma hususunda bizlere hizmetkâr ve binek olduklarını ifade etmeyi uygun görüyoruz. Bu ilimlerin faydasının ise amel etmekle, amele dönüştürmekle olacağına inanıyoruz. Amele dönüştürülmeyen bir (b)ilim, faydasızdır. Bunu, Allah Resulü’nün dilinde şu şekilde buluyoruz: “Faydasız/fayda vermeyen ilimden Rabbim sana sığınırım.” Bu bağlamda (b)ilimin kendisi/özü değil, onunla amel edilmeyişi faydasız kılar. Akleden ve ötesini kullananlar için her varlık bir ayettir.

4) Bu, Mushaf’ta apaçık bir şekilde dile getirilmiştir. Eğitimi verecek Rabb’dır. Öğretimde ise çeşitli isimler ile karşılaşırız. Örneğin Kur’an’ı öğreten Rahman iken (Rahman Suresi, âyet 1-2), kalemle öğreten O’dur (Alak suresi âyet 4). Başka bir âyette (Bakara Suresi, âyet 151) ise Resul olarak gösterilir/bildirilir. Aslında hiçbirinde bir tezatlık söz konusu değildir. Sadece öğrenilenin içeriğine göre tecelli fark etmektedir. İçeriğe biraz daha derinleşerek baktığımızda, “kaynağın” kim olduğu zaten açıktır.

5) “Usulsuz vusul olmaz” diye meşhur bir söz vardır. Bu, sorumuza yanıt niteliği taşıyan bir sözdür. Bu usulün başlangıcı da ilk nuzul olan Alak Suresi’nin ilk 5 âyetinde anlatılmakta, haber verilmektedir. Sonrasında ise nasıl deneyimler yaşayacağı, neyle karşılaşacağı ve karşılaştığında nasıl davranması gerektiği, sonraki âyetlerin hepsinde haber veriliyor. Bu kadarı ile yetinelim. Çünkü sırf bu soru üzerinde dahi sayfalar dolusu yazılar yazmak gerekir. Bu hususa da kısmet olursa başka makale(leri)mizde değiniriz.

Kısacası ülkemizde, 1948’e kadar İngiltere’nin etkisinin hissedildiği, bu yıldan 2008’e kadar Amerika’nın etkisinde devam eden bu alanın etkisinin azaltılmaya çalışıldığı ve bunun için çeşitli yöntemlerin denendiği, bu yıllarda çözüm arayışları devam etmektedir. Özelde ülkemizde, genelde tüm ümmette (ki ümmet sadece Müslümanlar ile sınırlı değildir) “eğitim ve öğretim” adı altında verilenlerin ciddi bir şekilde gözden geçirilerek, hem maddi hem de manevi olarak ilerleyebilmek için her menzilden, her boyuttan, her âlemden bahsedilerek bütüncül bir şekilde yaklaşılması, dini ve dini olmayan ayrımının kaldırılarak her şeyin ayet kabul edilmesi, tek kalıp sunumlardan uzaklaşarak kişinin kendisine özel çözümler içeren içeriklerin hazırlanması ve bunları yaparken de kişisel algılardan, zannlardan uzak olarak burhan/kesin delil ve yakiyn/kesin bilgi üzerine hareket edilmesi gerekmektedir. Bu yapılmaya başlanıldığında, o zaman “eğitim ve öğretim” gerçekten kendisine biçilen işlevi yerine getirmiş olacaktır. Ve böylece bilgi kirliliğinden, bugün “a” denilen şeye yarın “b” denilmesinden, devamlı daireler çizerek bir yere varamamaktan arınılmış ve “sorgulamaktan” uzaklaşarak “sormaya” başlanılmış olunacaktır. Ve bilinen bir gerçektir ki sistemde/sünnetullah’ta her sorana sorusunun yanıtı ulaşır. Kişi yeter ki kendisine ulaşanı ‘oku’sun…

Kusur ettik ise affola. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Allah’a emanet.