Edebiyatın Gücü- Rusya Örneği
Arşiv Duyurular Genel Gündem Yazarlar

Edebiyatın Gücü- Rusya Örneği

 

 Dostoyevski’ye isnat edilen meşhur vecizi mutlaka duymuşsunuzdur. Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık. Rus edebiyatında klasik dönemin başlangıcı biçimsel olarak Puşkin sayılsa da, içerik olarak Dostoyevski tarafından Gogol’un paltosu işaret edilir. Rus edebiyatında klasik dönem parametreleri; İnsanın iç dünyasına yönelme, alt sınıfın gündelik yaşamındaki sıkıntılarına yoğunlaşma, kent insanının varoluşsal yalnızlığına dikkat çekme ve sadece saray için yapılan edebiyattan sıyrılıp devletin organik yapısını tenkit edecek kadar ileri giden alegorik betimlemelere varacak taşlamalara yer vermek olarak görülebilir. Rus edebiyatının bu dönemde eşsiz kılan en önemli özellik bu parametrelerin yanında yazarların dil ve biçim kalitesinden ödün vermemesidir. Rusya’nın en büyük yazarlarının dönem olarak birbirine çok yakın ve aynı zaman diliminde yaşamaları birbirlerine olumlu yönde etkilemelerine sebep olmuş tarihsel bir şanstır. Ayrıca yaşadıkları bu dönem Rusya’da büyük bir devrimin öncesine denk gelmesi ve bu dönemin edebi verimlilik için yeterli uzunlukta olması onları üretmek için motive edecek ülkülere yönlendirmiş ve informal bir akademik ortam sağlamıştır. Devrim dönemi ise Mayakovski gibi büyük şairler ve Gorki gibi coşkulu yazarlar ortaya çıkarmıştır ki bu durum tarihsel olarak hiç de şaşırtıcı değildir, kaldı ki Gorki’den coşkusunu çıkarınca edebiyat olarak geriye pek bir şey kalmadığını düşünenlerdenim. Gorki’yi bence hak etmediği bir çok övgüye mazhar kılan yönleri edebi derinliği değil sadeliği ve yararlılığıdır. Gorki bu yönleriyle devrimin silahsız militanlarından olmayı başarıp binlerce silahlı militanın gösteremeyeceği faydaları sağlamıştır. Devrimin Bolşevik orjinli olduğunu düşünecek olursak onun için sadelik kaçınılmaz bir biçimsel özellik olmuştur. Bu arada özellikle ülkemizde çok sevilen ve kitapları sinema filmlerimizde de yer bulan bir yazar olan Cengiz Aytmatov’un kanımca Gorki’den çokça etkilendiğini buraya not düşmek isterim. Yine Rus edebiyatında 19. yüzyılı benzersiz kılan bir özellikte tüm yazarların birbirlerini geçmeye çalışırken mukallit kanalı izlemekle yetinmeyip, dilin ötesinde de özgün alanlara yönelmeleri ve genel olarak nesirde en iyi vermeye çalışmaktansa kendine has branşlarda mükemmelleşmeleridir. Sözgelimi Dostoyevski insanın iç dünyası ve psikoloji tahlili yönüyle bir önderken, Tolstoy insan ilişkileri, sosyal hayat, cemiyet ve edebiyatta olay örgüsünde deha birisidir. Ayrıca Tolstoy’un Anna Karenina ve Savaş ve Barış gibi eserleri komplike olarak kusursuza yakın görülmüş ve bazı edebiyat eleştirmenlerince roman türünün zirvesi kabul edilmiştir. Bununla birlikte Turganyev felsefi yönüyle bir başyapıt sayılacak eserler vermiş, varoluşçuluğu en iyi anlatmanın bayrağını Fransızlara kaptırsa da, nihilizmin edebiyattaki sancaktarı olmuştur. Gogol ise modern şehir hayatının en büyük mezaliminin, insanın kendi eliyle yaratıp sonrada kontrolüne girdiği bürokrasi canavarı olduğuna müthiş mizah yeteneği ile dikkat çekmiştir. Ayrıca bazı sıkıntıları dramatize etmeden en iyi şekilde hissettirebilen bir karamsarlık ustasıdır. Kim bilir belki de farkına varmadan Kafka’yı etkilemiştir. Puşkin zaten kurucu baba olarak misyonunu fazlasıyla yerine getirmektedir.

 Rus edebiyatında tarihsellik-içerik bağlamına geri dönecek olursak bu ülkenin yaşadığı büyük devrimin ve öncesindeki uzun zaman diliminin edebiyatın içeriğine olumlu yönde etkilediğini yadsınamaz bir gerçektir. Olayın motivasyon yönünden bahsetmiştik, diğer bir yönü de edebiyatçıların öğretme içgüdüleri oluşturur. İlber Ortaylı gelenekten geleceğe adlı eserinde Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatçılarının kendilerine halkı eğitmek gibi bir misyon yüklediklerini söyler. 19. yüzyıl Rus edebiyatçıları da daha yüzyılın başından öngördükleri büyük kitlesel değişime ki bunun bir devrim olup olmaması önemli değil, halkı hazırlamaya çalışmışlardır. Bunu yaparken eserlerini birer tedrisat kitabına çevirmeden başarabilmeleri oldukça mühim bir çaba gerektirmiştir. O dönemde okuduğumuz büyük eserlerin ortak özellikleri arasında rus köylüsüne ve işçi sınıfına gösterilen ahlaki imtiyaz, toplumu bölen ve dejenere eden özelliklerin aslında bazı zengin sınıfları aracılığıyla Avrupa’dan taşınması fikri, bürokrasideki çarpıklıkların ve halk ile yönetim arasındaki kopuk bağların sorumlusu olarak yönetici sınıfın fevri noksanlıklar olarak gösterilmesi, devlet ve organların yönetimindeki aksaklıkların ve ordunun kötü idaresinin sorumlusunun bu mevkileri yönetenlerin liyakatle değil saraya yakınlıklarıyla belirlenmesinin, ‘’Rusya ana’’ ideali ve Rus halkının özünde hep iyi niyetli, yardımsever, cesur ve vatansever olduğunun betimlendiğini kolayca ayrımsayabiliriz. Edebiyatçıların eğitici rolü var mıdır yok mudur, eserlerde eğitici öğeler zorunlu mudur değil midir, edebiyatçılar bu role isteyerek mi girerler yoksa tarihsel süreç mi iter bunlar tartışılabilir sorulardır. Lakin tartışılmayacak bir gerçek var ki Rus edebiyatı bu dönemde halkı eğitmekle kalmamış yeni bir halk inşa etmiştir. Bence Fransız ihtilalinde her ne kadar benzer bir durum görünse de orada devrimler çok uzun ve kanlı bir şekilde sürdüğü için toplumu dönüştüren daha çok aksiyon olmuştur. Edebiyat ise bir nevi devrimin durum raporunu çıkartmıştır. Ayrıca tarihsel olarak da Fransız devriminin sonrası, edebiyat açısından olgunluk dönemine daha yakın sayılır.

 Konuştuklarımız ışığında edebiyatın estetik, zevk ve drama yönü dışında da topluma etkileri olduğunu görüyoruz. Bu etkileri belirlemek için tarihsel süreci ve toplumun yapısını göz ardı etmememiz gerekir. Yani Rus örneğini başka yerlere mukayese edebilmemiz için benzer şartların oluşup olmak oluşmadığına bakmalıyız. Benzer etkinin başka yerlerde de oluşabileceğini beklemek saflık olur. Belki de bu saflığa Cumhuriyet dönemi edebiyatçılarımız kapılmış ve eğitici üsluplarını eserlerinde genişletmişlerdir. Ne var ki Türk toplumunda okuma alışkanlığı çoğu zaman taşraya yayılmadığı için ve edebiyatçılarımızın tepeden bakma yaklaşımlarıyla Anadolu’yu bir laboratuvar alanı gibi görme hasletleri yüzünden bu etki hiçbir zaman görülmemiştir. Ayrıca edebiyat yayıncılığı sol tekelden kurtulamadığı ve dar çerçevesini aşamadığı için ideolojik saplantılar eserlerin kalitesini düşürmüştür. Kendi edebiyatımız başka bir yazının konusu olmalıdır ama şunu da belirtmek gerekir ki edebiyatının gücünü azımsamak ve onu lümpen bir uğraştan öte görmemek bu gücün belli ideolojilerin tekelin geçmesini izlememize sebep olur. Böylece okuyan düşünen ve analitik reflekslere sahip bireyler semtimize uğramadan geçip gider.

CİHAT BATMAZ