Dünyanın cazip olması ve güzellikleriyle nefsimize ve arzumuza hoş gelmesi, bizim imtihanımızdır. Dünyevileşme, uhrevi hayatımızın önünde en büyük engeldir. Dünyevileşme, dini inancın, değer ve davranışların insanın hayatından uzaklaşması anlamına gelip, neden yaratıldığımızın farkına varmamak demektir.

Dünyevileşmenin Tarihçesi:

Dünyevileşme, sekülerleşme ve akılla hareket etmektir. Yani dini, hayata karıştırmamaktır. Günümüzde de bakıldığında, din ile devlet işleri birbirinden ayrılması şeklinde, kanun, hüküm, akıl sekülerleşmeden beslenmektedir. Sekülerleşmeye bakıldığında; “seküler” kavramı, Latince “satarin” kökünden gelmiş, Ortaçağda, hukuki terim olarak 1460 yılında kilise mallarını kamulaştırmak ile başlamıştır. Ama Batılılar açısından bakıldığında bu kavram, kötü bir kavram değildir. Çünkü sekülerleşmeyi, Katolik Kiliseler, gündelik hayatta, ekonomi, kültür, sanat, siyaset ve ticaret gibi şeyleri dinden uzaklaştırıcı olarak saymamaktadır. Bu yüzden Müslümanlar açısından “sekülerleşme” ve “dünyevileşme”, asla kabul görülemez. Bu iki kavramı, hem Kur’an’da hem de sünnet sınırları içerisinde kabul etmemiz mümkün değildir. Onun için biz; aklımızı, vahiy ve sünnet ekseninde kullanmak zorundayız. Vahiy ile beslenmeyen akıl, maalesef ziyandadır, hüsrandadır ve cehennemdedir. Rabbim, bizleri, bu azaptan muhafaza eylesin. Yani buradan da anlıyoruz ki Batılılar, Müslüman toplumlara sekülerleşmeyi, demokrasi, laiklik veya kendi yönetim ve akıllarından çıkan şekillerle bize uygulayarak hoş gösterdiklerini görmekteyiz. Müslümanın hedefi, amacı, Allah rızasını kazanıp cennete girmek ve Kur’an ve sünnet çizgisinden ayrılmamaktır. Çünkü Müslümanların hayatını, yaşam tarzını, Kur’an-ı Kerim, kanunları ve hükümleri ile belirlemiştir; Allah Teâlâ’nın yönetim şekli, şeriattır; şeriat da hayatın hiçbir alanını boş bırakmamıştır.

Dünyevileşme, ölümü unutup dünyaya bağlanmak ve dünyaya kilitlenip ahireti hiç düşünmeme halidir. Kişinin Allah’a karşı olan sorumluluklarını unutup ahirete yönelik hazırlık yapmaması, dünyaya çok meyletmesinin göstergelerindendir. Dünyevileşmeye bakıldığında, bu kavramı, “ahiret inancını direkt etkileyen önemli bir hastalık” olarak tanımlayabiliriz. Dünyevileşmenin tek ve en büyük sebebi, ahiret inancının zayıflamasıdır. Hesap verme inancının zayıflaması, dünyevileşmenin en büyük tetikleyicisidir. Dünyevileşme dendiği zaman; sosyal, siyasi, ekonomik, manevi ve ahlaki, kısacası bütün alanlarda emeğin, gücün ve imkânların sadece ve sadece dünyevi unsurlara yoğunlaştırılması, İslami değerlerin göz ardı edilmesi yani her şeyde önceliğin dünyaya verilmesi anlaşılmalıdır. İnsanın; kendisini dünyanın çekiciliğine kaptırması, onun esiri konumuna düşmesi ve İslam’a kayıtsız kalmasıdır. Dünyaya çok fazla bir şekilde meylediyorsak, beynimizi ahirete ait düşünceler işgal etmiyor, demektir. Şu an ciddi manada dünyevileştik. Toplum olarak bakıldığında; evlerimiz, iş yerlerimiz, aile ve içtimai hayatımız, Hz. Peygamberin, ashabının veya Allah dostlarının hayatına ne kadar benziyor acaba? Buna bir bakmamız gerekmektedir.

Dünyevileştiğimizin nedenlerinden birkaç tanesi gösteriyor ki düğünlerimizde yapılan israflar, gerçekten doymak bilmeyen nefsimize ve arzumuza hoş gelecek eşyalar, artık evlerimiz mobilya dükkânına, mutfaklarımız züccaciye mağazalarına benzedi. Evin hanımı mobilyalara ve camekânlara hizmet eder oldu. Artık kafalarımızı; kredi taksidi, arsa, ev, araba, eşya taksidi, cep telefonu vs. diğer dünyalıklar meşgul etmeye başladı. Dünyevileşme hastalığı, işe daha yeni giren birisinin emeklilik parasını nerede harcayacağını hesap etmesi ve dünyadayken yaşlanınca nerede ve nasıl rahat edecekse, ona göre hayatını dizayn ederken ahireti hesaba katmaması şeklinde beliriyor. Bakıyoruz ki ilim adamları, çeşitli sohbetler, konferanslar, paneller düzenliyor; camiler, her gün beş vakit namaza çağırıyor ama maalesef ki hepimiz bildiğimiz halde bu davetlere hakkıyla icabet edemiyoruz. Adeta sohbete, Allah yoluna sokaktan adam toplar haldeyiz. Bir festival düzenlendiğinde, bir maç oynandığında, sinema salonlarının tıka basa dolu olduğunu görüyoruz ama Allah’ın dininin anlatıldığı ortamlar, maalesef ki rağbet görmüyor. Tüm bunları yaparken namaz kılmaya, Kur’an okumaya, zikir çekmeye vakit bulamıyoruz. Bugün, sigaranın toplum olarak en lüksünü içiyoruz, arabanın en lüksüne biner haldeyiz. Toplumda, İslami hassasiyetini yerine getirmeyen Müslümanlar çoğaldı. Eşya, bize hizmet etmeli; biz, eşyanın hizmetkârı olmamalıyız. Dünya, Allah’a ulaşmada bir merkeptir, bir vasıtadır. Biz, dünyanın vasıtası olmamalıyız. “Dünya, benimdir” diyen nice insanların da toprak altına girdiğini aklımızdan çıkarmamamız gerek. İslam dini, bize, hem Kur’an’da hem de sünnette “benmerkezci” bir hayatı emretmemiştir. “Ben yaptım”, “ben becerdim”, “ben kazandım” değil; “Allah nasip etti”, “Rabbimin izniyle oldu” şeklinde hem kavli hem de kalbi olarak dile getirmeli ve yaşantımızı buna göre dizayn etmeliyiz.

Kur’an-ı Kerim, birbirine komşu olan iki bahçe sahibinden bahseder. Birisi, bahçesinin güzelliği ve bereketinden dolayı Allah’a şükreder ve “Bunlar, Sen’dendir. Senin kudretindendir” der, sahip olduklarını Allah’tan bilir. Bir diğer bahçe sahibi ise bahçenin güzelliğini ve zenginliğini, kendi çalışmasının ve bileğinin hakkına bağlar ve şımarır. Allah, kavurucu bir rüzgâr gönderir ve bahçesi çöle döner. Varlık ve servet, kendisine sahip olana ya hizmet eder ya da hükmeder. Bu fani âlemde her şeyimiz olmalı, evimiz olmalı ama ev yarışımız olmamalı. Koltuğumuz ve çeşitli eşyalarımız olmalı. Biz, ona hükmetmeliyiz o bize hükmetmemeli. Malımız, mülkümüz olmalı fakat malın ilk sahibini asla ve asla unutmamalıyız. Dünyevileşme, Müslümanlar için bir musibettir. Hz. Peygamber (s.a.v), zaman zaman geleceğe dönük mesajlar vermiş, ümmetinin başlarına gelecek bazı musibetlerden söz etmiş ve bizleri uyarmıştır. Farklı zamanlarda dünyevileşmeye olan korkularını bize anlatmıştır. Allah Resulü şöyle buyurmuştur:

“Yemek yiyenlerin sofralarına birbirlerini çağırdıkları gibi çeşitli ümmetlerin sizin aleyhinize birleşmeleri yaklaşmıştır.” Ashaptan biri: “Ey Allah’ın Rasulü! O gün sayıca az mı olacağız yoksa çok mu?” diye sorar. Rasulullah: “Hayır, bilakis o gün sayıca çok olacaksınız fakat selin üzerindeki köpük ve çerçöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanınızın kalbinden size karşı duyduğu korkuyu çekip alacak ve kalbinize vehn bırakacak. Bu sebeple düşmanınız sizden çekinmeyecek ve korkmayacaktır” buyurdu. Ashaptan biri: “Ey Allah’ın Rasulü, vehn nedir?” diye sorduğunda bunun üzerine Hz. Peygamber: “Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamaktır.” diye cevap verdi. (Ebu Davud, Ahmed İbn-i Hanbel) Buradaki “vehn” kavramı, büyük bir dünyevileşmek krizidir. Vehn, ahirete karşılık dayanılmaz bir şehvet ile dünyayı tercih etme krizidir. Dünyalık kazanımlarını kaybetmeme adına büyük bir cesaretle ahiret kazanımlarını gözden çıkarabilme girişimidir. Onun içindir ki dünya Müslümanlarının çokluğu, coğrafi konumları, gerçekten stratejik imkânlarına, petrolümüze, su kaynaklarımıza, maden yataklarımıza ve genç nüfuslarımıza sahip olmamız, bize bir şey katmıyor. Çünkü dünyevileştik, dünyayı sevdik. Ahiret merkezli hayatı geri plana attığımız içindir ki kâfir toplulukların, üzerimizdeki saltanatlarını ve hükümlerini yürüttüğünü görmekteyiz.

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Ali İmran suresi, 14. ayet) Dünyevileşmek; insanın hayat tarzında, düşünme biçiminde, varlıkları algılamasında ve olaylara bakışında çok çeşitli konularda dini inanç, değer ve sembollerin hayatın dışına itilmesi veya kişinin hayatında dünyevi hedeflerine öncelik verilmesidir. Dünyevileşme, toplumun dinden uzaklaşması, inanç ve eylemlerinin ilahi hedefler yerine dünyevi hedeflere yönelmesi olarak da tarif edilmektedir. Dünyevileşme ve sekülerleşme, lâikleşmenin başlangıç evresidir. Tedbir almazsak daha ileri aşaması olan sekülerleşmeye ve daha da ileri aşaması olan laikleşmeye doğru yol alacaktır. Müslümanın zihin dünyasında bir anlık dalgınlık ve gaflet hali olarak ortaya çıkan Allah’ı ve ahiret gününü unutma ile mala, mülke, makama, mevkiye, şöhrete olan sevginin tutkuya doğru yönelmesi halidir.

Dünyaya aldananlar dün de vardı, elbet bugün de var. İslam hayattaki her faaliyeti doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen aktif bir dindir. İslam, Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasaklarıyla insanın hayatını her yönüyle şekillendirir. Fakat kişi, Allah’ı unutup onu gündeminden çıkardığı zaman, O’nun emir ve yasaklarını göz ardı ettiği ve bunun sonucunda tamamen dünyanın uğraşlarına dalıp sadece dünya merkezli bir yaşam seçtiği zaman ve ahiret merkezli yaşamı geri plana attığı zaman işte bu kimse dünyevileşmiş olur. Kur’an-ı Kerim’de birçok örneğine rastlayabiliriz. Karun, malıyla şımarmıştı ve yüce Allah, şu ayeti, Karun için indirmişti: “Karun, Musa’nın kavminden idi de onlara karşı azgınlık etmişti. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi, ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez” (Kasas suresi, 76. ayet).

Karun’u, kavmi bu ayetle uyarmıştı. Karun ise “Ancak bende mevcut olan bir ilimden dolayı bana verildi” deyip çıkmıştı. İşte en büyük tehlike, dünyevileştiği zaman insan, artık gözleri adeta kör oluyor, gerçekleri göremiyor. O zamanın firavunları, her şeyin kendilerinin olduğunu sanıp ilahlık taslıyorlardı. Bugünkü firavunlar ise yine kanunları, kuralları kendi arzu, heva ve heveslerine uygun bir şekilde çıkartıp, insanlara dikta ettikleri yönetimlerle, dünyanın servetine, kendilerininmiş gibi sahip çıkıp yön veriyorlar. Bugünün firavunlarına bakıldığında, kıyamete kadar devam edecek ve dünyalık sistemleri ile insanlara dikta edecekler. Müslümanın, burada uyanık olması ve dünya hayatı için ahiretini yakmaması gerekir. Günümüz ve geçmiş milletlerden ders çıkarması gerekir.

Hz. Peygamber (s.a.v), akıllı kişi ile akılsız kişinin nasıl olması gerektiğini şu hadis-i şerifinde bize bildirmektedir: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de nefsini, duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören)dir” (Tirmizî, Kıyâmet 25, İbni Mace, Zühd 31). Bu hadiste de görüyoruz ki akıllı kişi, nefsinin isteklerine, arzularına hâkim olup adeta dünyayı kullanıp ölümden sonrası için hazırlık yapandır. Akılsız kişi ise; Allah’ın (c.c), el-Gafûr (bağışlayan), el-Afuv (affeden), er-Rahman (dünyada merhamet eden), er-Rahim (ahirette müminlere merhamet eden) sıfatlarına güvenip, “Allah affeder” deyip ama Allah’ın emirlerini yerine getirmeyip nefsine, arzularına ve isteklerine uyan kişidir. Onun içindir ki biz Müslümanların, dünyadan sonraki bâki âlem için hazırlık yapmamız gerekir.

“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler” (Meryem suresi, 59. ayet). Bu ayet, dünyevileşmenin ilk iki basamağına işaret ediyor. Birincisi, başta namaz olmak üzere ibadetleri terk etmek; ikincisi de nefsi arzularımıza tabi olmaktır. Allah’ın Rasulü (s.a.v), ümmeti için bu mevzudaki endişesini şu hadisleriyle dile getirmektedir: “Korktuğum şeylerden birisi de benden sonra size, dünya nimet ve ziynetlerinin açılması, sizin de onlara gönlünüzü kaptırmanızdır” (Buhari, Müslim). Uhud Savaşına baktığımızda; Peygamberimiz, 40 okçuyu “Ayneyn Tepesi”ne dikmişti ve “Buradan ayrılmayın!” diye emir buyurmuştu. Uhud savaşını kazandığımızı gören okçular, “Ganimetten, dünyalıktan pay alalım” diyerek görev yerlerini terk etmişlerdi. Dünyalık, adeta gözlerini kör etmişti; zira 200 kişilik Halid Bin Velid komutasındaki müşrik ordusunu görmemişlerdi ve kazandığımız savaşı, kaybetmiştik. Şayet biz de dünyaya kapılıp, dünyaya aldanıp ve dünyalık için çalışıp ona meyledersek, ahiret yurdunun farkında bile olamayacağız.

Dünyayı, bir hedef haline getiren toplumların sonu çöküştür. İbn-i Haldun, toplumların çöküşünü, insanların para, mevki ve konformizme merakı ile rehavete kapılmalarına bağlar. İsraf, gösteriş, para ve mevkiye düşkünlük, sadece insanların değil toplumların da sonunu getirmektedir. Dünyevileşme tehlikesini, uzun asırlar önce Yahya bin Muaz, bakın nasıl ifade ediyor: “Ey insanlar! Görüyorum ki evleriniz, Rum Kayseri’nin evlerine; lükse hayranlığınız, Kisra’nın tutumuna; servet peşinde koşmanız, Karun anlayışına; saltanatınız, Firavun saltanatına; nefisleriniz, Ebu Cehil nefislerine; gururunuz, Ebrehe’nin gururuna; yaşayışınız, sefihlerin yaşayışına benziyor. Allah için söyleyin bana; Ümmet-i Muhammed’den olanlar nerede?”

Müslüman, inandığı gibi yaşamak zorundadır. Yaşadığı gibi inanmaya devam ederse, dünyevileşme süreci başlamış olur. Dünyevileşmek, ne kadar aşırılık ise uhrevileşmek de o kadar aksi yönde aşırılıktır. Biri, ifrat; diğeri ise tefrittir. Yani İslam, denge dinidir; bize verilen vakti, ne tamamen dünyaya ayırmalıyız ne de ahirete ayırmalıyız. Rabbimizin verdiği her gün, 24 saattir. Bu zaman dilimini; ibadet, rızık kazanma, ailemizle vakit geçirme, dinlenme ve Allah’ın dini için çalışma olarak dengeli bir şekilde ayarlamamız gerekmektedir.

Buraya kadar bahsettiğimiz kısımdan, dünyanın yerden yere vurulması anlamı çıkarılmamalıdır. Zira Kur’an-ı Kerim’de, coğrafya, arz; dünya ise dini ve ahlaki bir terim olarak yer almıştır. Dünya, kötülenir veya hafife alınırken, kozmik varlık değil, burada sürdürülen ve ahiret kaygısını geri planda bırakan hayat tarzı kastedilmiştir. Dünya, sahih hadislerde de bu anlamda kullanılır. Kur’an’da kötülenen dünyadan maksat, madde ve şahsi mal, makam, mevki, şehvet, lüks ve israf gibi kınanan tutku ve eğilimlerdir. Diğer taraftan da manevi değerlere ve uhrevi hayata bağlılık gösterilmesi istenmiştir. (Devam edecek…)