İnsanoğlunu yaratıp dünyaya gönderen Allah Teâlâ, elbette ki onu, bu dünyaya başıboş bir hayat sürmesi için göndermemiştir. Allah, kulundan ebedi saadete kavuşması için birtakım ameli icraatlarda bulunmasını istemiştir. Ancak bunu istemeden önce kuluna oku, tanı, bil, hakikati kuşan ve gereğini yerine getir, mesajını ileterek “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla” emrine muhatap alarak neyi, nasıl okumasını da kuluna öğretmiştir.

Yaratılış gayesi Allah’a kulluk olan insanoğlunun en temel vazifesi, Allaha inanmak, inancının gereği olarak Allah’ın emirlerine boyun eğmek, amel-i salihi çoğaltmak ve bu amelleri bir bilinç doğrultusunda yapmak için ilim sahibi olmaktır. Nitekim Peygamberimiz de ilim sahibi olma açısından Rabbine niyaz edip “Rabbim, ilmimi artır” diye dua etmiştir. Öyle ki Rabbinin kendisine verdiği ilim ile içinde bulunduğu cahil toplumu cehaletin karanlıklarından çıkarıp imanın nuru ile buluşturmuştur. O gün yanan iman meşalesi bugüne hatta kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa ışık tutmaya devam etmektedir. Aynı şekilde “Rabbim ilmimi artır” diye duan eden Peygamberimiz, diğer taraftan da “Faydasız ilimden Allaha sığınırım” diye dua etmiştir.

Öyleyse nedir faydasız ilim?

Şayet ilmin hakikati, kişiyi yaratıcısına yöneltip kulluğun hakikatini anlamasını sağlamıyorsa,

Eğer kul, öğrendiği ilimle hakikatten uzaklaşıyorsa o ilim, faydasızdır.

Eğer bu ilim, kişiyi dünyevi hırslara büründürüyor, ebedi hayatı unutturuyorsa faydasızdır.

Eğer bu ilim, kişiyi bilginlik taslama, gurur ve kibre sürüklüyorsa faydasızdır.

Neticede kişinin öğrendiği ilim, kişiyi Allah’ın rızasından uzaklaştırıyorsa o ilim, faydasızdır. Öyleyse kul, ilmin hakikatine varıp ilim sahibi olmayı kendisine görev bilmelidir. İlmin hakikatini kavrayabilmek için de vahyin çağrısına Kur’an ve sünnete yönelmelidir. Çünkü faydalı ilim, kişiyi bildiği ile amel etmeye yöneltir ve bununla birlikte faydalı ilim insanı şekillendirir, hal ve davranışlarına anlam kazandırır. Nitekim ayet-i kerimede Allah Teâlâ, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer suresi, 39/9) buyurmuştur.

Kişi, ilmini amele dökmezse o ilmin bir anlamı olmaz; dolayısıyla İslami literatürde, iman etmiş ilim sahibi insanların yaptığı güzel ameller, amel-i salih olarak nitelendirilmiştir. Salih ameller, ilmin neticesi olarak Müslümanın hayatına ışık tutar ve insanı hem bu dünyada hem de ahirette sonsuz saadete ulaştırır. Rabbimiz buyuruyor ki, “Asra and olsun ki insanoğlu hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler ve bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” (Asr suresi).

Öyleyse kişiyi, dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak ve kişiye ahiret azığı olan salih amel nedir?

Salih amel, başta, yaptığımız ibadetler olmak üzere, insanlara fayda veren her türlü hal ve hareketlerimize, davranışlarımıza varıncaya kadar birçok iyi, güzel işi içine alan bir kapsama sahiptir. Hayırlı evlat yetiştirme, sadaka-i cariye, insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak, anne babaya iyi davranma, faydalı ilim, insanların arasını düzeltme, kişinin ailesine iyi davranması, helalinden kazanma ve daha birçok büyük-küçük iş, amel-i salih kapsamına girer. Elmalılı Hamdi Yazır, salih ameli tarif ederken yapılan işin Allah’ın indirdiği hükümlere uygun olması gerektiğini söyler. Bunun yanı sıra işin tam bir ihlâs ile ve iyi niyetle yapılması ve Allah’ın rızasına uygun bir iş olması gerektiğini ekler (Hak Dini Kur’an Dili, 3. c, 1740).

Allah’a hakkıyla iman etmiş, kulluk vazifesinin bilincinde olan ilim sahibi bir Müslümanın, ilminin gereğince amel etmesiyle beraber bu amelde “ihlâs” sahibi olması gerekir. Yaptığı ameli, yalnız Allah rızasını gözeterek yapmalı ve o ameli boşa çıkaracak olumsuz niyetten ve davranışlardan uzak durmalıdır. Nitekim Peygamberimiz, şöyle buyuruyor: “Ameller, ancak niyetlere göredir; öyleyse kişiye niyetinin karşılığı vardır.” Dolayısıyla amellerin Allah katındaki değeri ihlâstır.

Yine bir hadiste Peygamberimiz, ihlâssız yapılan amelin Rabbimizin huzurunda hiçbir öneminin kalmadığına dair şu vahim tabloyu anlatmaktadır: “Kıyamet günü, ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur’an okumuş bir kişi, huzura getirilir. Allah, ona verdiği nimeti hatırlatır, o da hatırlar ve itiraf eder. Ona, ‘Peki bu nimetlere karşılık ne yaptın?’ diye sorar: ‘İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızan için Kur’an okudum’ cevabını verir. Rabbi, ‘Yalan söylüyorsun, sen âlim desinler diye ilim öğrendin, ne güzel okuyor desinler diye Kur’an okudun. Bunlar, senin hakkında söylendi,’ buyurur Rabbimiz. Sonra emrolunur da o kişi, yüz üstü cehenneme atılır” (Müslim, İbn Mace)

Kişinin yaptığı amellerinin Allah katında değerinin olması için o amele riya ve gösteriş bulaşmaması lazım. Fatiha suresinde kulluğun hakikatini, “yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız sana sığınırız” şeklinde öğreten Rabbimiz, “İhlâs”tan uzak olarak yapılan ameli bizden kabul etmez. Çünkü o amel, ancak emrolunduğu şekilde yapılırsa amel-i salih olur. Öyleyse insanın yaptığı amelleri amel-i salih olarak yapabilmesi için ilmin mahiyetini anlaması gerekir.

Dinimiz, ilmi öylesine önemsemiştir ki bu anlamda ilim sahiplerini ayrı kategoride değerlendirmiş ve onları övüp derece bakımından amel edene üstün kılmıştır. Nitekim Peygamberimiz: “Âlimin abide üstünlüğü, benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli hatta yuvasındaki karınca ve balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere dua eder” buyurarak ilim ve âlimin önemine vurgu yapmıştır. Aynı şekilde ayet-i kerimede Rabbimiz: “Allah, içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir” (Mücadele, 58/11) buyurmuştur.

Sonuç olarak; ahiretin tarlası olan dünyada yaşayan insanoğlu, ebedi hayatı için faydası dünyada tükenmediği gibi ahirette de kişinin amel defterini kapatmayacak olup kendisine sevap olarak geri dönecek en faydalı ilmi talep ederek ve o ilmin amili olup inancının gereği bir hayat sürerek hem dünyada hem de ahirette saadete ulaşır.

İnsanoğlu, bu dünyaya sayılı günlerce gönderilmiştir. Herkesin bir eceli vardır, eceli dolan insan, bu dünyadan irtihal edip ahiret yurduna göç eder. Ancak ahiret yurdu ise sonsuz olup insanoğlu dünyada hazırladığı azıklar neticesinde orada ağırlanır. Şayet Allah’ın razı olduğu biçimde bir azık edinmişse işte o azık, onun zulümatına ışık tutacak meşalesi, cehenneme de kalkanı olacaktır. Ayrıca insanoğlu için gerçek hayat, ilim ve irfan ile kabil olacağından, öğrenip öğretmeyi ihmal edenler, hayatta dahi olsalar ölü sayılırlar.

Öyleyse kendini Rabbinin kulluğuna vakfetmiş ey insan!

Haydi, vazife başına! Oku ve öğren; çünkü insanı hayvandan ayıran sıfat, okumak ve öğrenmektir. Okumaktan ve öğrenmekten kaçma, cahil olmaktan kaç. Allah’ın emrine boyun eğ. “Sakın cahillerden olma” (Enam, 35).

İlme koş, cahillerden ayrıl, ilim sahiplerine kavuş. Peygamberimizin (sav) çağrısına kulak ver: “Ya öğren, ya öğretici ol, yahut dinle, ilmi sev, destekle, sakın beşincisi olma! Helak olursun” (Taberani, Evsat, 231).

Maddi manevi varlığını korumak için, milletçe medeniyetin inşası için, insanlığın kurtuluşu için, toplumun ıslahı için ilme talip ol, ilim yolcusu ol!

Şunu iyi bil ki cahil topluluklar, köleleştirilmeye ve sömürülmeye müsait topluluklardır. Öyleyse cehalet zincirinden kurtulup ilimle hürriyetine kavuşmak için hikmete ram ol, ilme gönül ver.

Mümine KARAKUŞOĞLU