Hz_Peygamber

Medine’ye hicretten sonra oluşan İslam devletinin, Kuran temelli oluşum aşaması her inen ayetle daha da bir pekiştiriliyordu. Her türlü işkenceye maruz bırakılmış, işkencelerde yakınlarını kaybetmiş ve sürgün edilmiş İslam toplumu; hem kendilerini korumak hem de İslam’a yeni fertler dâhil edip güçlü bir yapı oluşturmak ve İslam’ı daha geniş kitlelere ulaştırabilmek için güvenlik merkezli askeri bir yapılanma içine girmişti. Küçük askeri birlikler oluşturularak (seriyye) çok amaçlı bir çalışma içine girmişlerdi.

Bu seriyyelerin amacı, hasmane bir tavırla kervan basıp ganimet elde etmek değildi. Öncelikli hedef, Allah’ın evini tavaf etmekten engelleyen, Hacc yollarını Müslümanlara kapatan Kureyşli müşriklere, karşı ataktı. Hacc yollarının kapatılmasına karşılık müşriklerin Suriye ile ticaret yollarının kapatılması ile ekonomik sıkıntılara düşürme mesajı veriliyordu. Allaha ibadeti engelleyenlere karşı bir güç, keşif, istihbarat ve bölgede varlığını hissettirme amacına yönelik Bedir savaşına kadar değişik bölgelere seriyyeler düzenlenmişti.1

Allah’ın dininin yayılmasını engelleyenlere ya da tüm insanlığa gelen bu yeni dinin varlığını yok etmek isteyenlere karşı, İslam cemaati savaşma ve karşı bir güç oluşturma konusunda Rablerinden savaş hükümleri bekliyorlardı. Allah (c.c.) ise Müslümanlara savaş izni öncesi kalplerini yoklamalarını istiyordu. Geçmiş ümmetlerden ve peygamberlerden örnekler sunuyor ve aynı akıbet ile karşılaşma durumunda nasıl bir tavır içinde olacaklarını kendi içlerinde sorgulatıyordu. Savaş izni beklediği halde yüz çeviren, muhkem ayetler indiğinde kalplerinde kaypaklık olan, kalplerine iman tam yerleşmemiş kişiler ile münafıkların durumu açığa çıkarılıyordu:

“İman edenler, “Keşke bir sûre indirilse!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.”2

“Daha önce kendilerine, “(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve “Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!” derler. De ki: “Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.”3                                                                                                                              

 “Musa’dan sonra, Beni İsrail’den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: “Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. “Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?” dedi. “Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?” dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.4  

Bu ayetin Mümin’lere hatırlatılmasının sebebi cihadın zorluklarını anlatmak, İsrailoğulları’nın dejenerasyonuna neden olan şeyleri, onların korkaklıklarını, nefse tapınmalarını ve disiplinsizliklerini ortaya koymaktı. Böylece müminler, bu tip zayıflıklara karşı uyanık olmaları hedeflenmişti.5

Savaş çok zordu büyük bedeller ödenmesi gerekebilirdi, sonuçları ağır olabilirdi ama Müslümanlar, her an savaşa hazır bir Mekke geleneği içinde yetişmişlerdi. Allah (c.c.) Savaşa hazır olup olmadıklarını, ne için savaşmaları gerektiğini, savaşta niyetin ne olması gerektiğini, kendilerine zulmeden Mekkeli müşriklerden bu konuda nasıl ayrışacaklarını kavramalarını istiyordu. Allah (c.c.), neler ile karşılaşacaklarını onlara bildiriyor, psikolojilerini hazırlıyor ve hırslarını dizginliyordu. Bunun yanında istedikleri savaş izni verildiğinde de savaşın her türlü sonucuna katlanmaları gerektiğini ve savaş hukukuna göre Allah’ın ve Rasulü’nün emir ve yasaklarına göre davranmalarını bildiriyordu.

Müslümanlara savaş izni Hacc Suresinde şu şekilde bildirilir: “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter. Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”6

Yukarıdaki ayette ifade edildiği gibi İslam’da savaşa; zulmün önüne geçmek, haksızlığı ortadan kaldırıp hukuk düzenini tesis etmek, insanların/kitlelerin mağduriyetini gidermek, adaleti sağlamak ve her türlü zulüm ve haksızlığın kaynağı olan dinsizliğin yıkımına engel olmak için izin verilmiştir. Yoksa İslam’da savaş bir mecburiyet, istenilmeyen bir hadise; barış ise, istenilen bir neticedir.7

Yoksa kaybedilen ve sürgün edildikleri toprakları elde etmek, yer altı ve yer üstü tüm ekonomik kanalları ele geçirmek, ticaret kervan yollarını ele geçirerek ticari pazara sahip olmak değildir. Bu konuda istedikleri savaş izni çıktı ise ona uygun hareket etmek hem peygambere hem de sahabeye telkin ediliyordu. Mekkeli müşriklerle karşılaşmayı, savaşmayı istemeyenlerin durumları da şu ayetlerle bildirilmişti:

“Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. O, suçlu günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu.)”8

Yine şu ayette yapılan uyarı, verilen hüküm konusunda peygamberin (s.a.v.) net duruş sergilemesi isteniyordu: “Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, hâlbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”9

Verilen savaş izninin temelinde sadece zulme uğramaları değil, zulme uğrayanları bu zulümden kurtarmaları da olması gerekiyordu. Zalimlere ve fesatçılara karşı mazlumların yanında, onları koruma amaçlı savunma savaşı vermeleri gerekiyordu: “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”10

Savaşılması gerekenler konusunda net bir tavır koyar Rabbimiz. Haddi aşanlar, zulmedenler, fitne çıkaranlar, toplumsal ifsad için çalışanlar, İslam’ı yok etmeye çalışanlar, insanları Allaha ibadetten ve Allah yolundan engellemeye çalışanlar, İslam’ın yayılmasını ve insanlara ulaştırılmasını engelleyenler potansiyel savaşılacak düşmanlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.”11

Savaşın en temel gerekçesi; insanın temel hak ve özgürlüklerinin elinden alınması ile toplumu yozlaştıracak, her türlü köleliğe maruz bırakacak bir fitne savaşının başlatılmasına karşı bir direnç ve karşı duruş ile insanları tekrar Allah’ın verdiği özgürlüklerine kavuşmasını sağlamak üzerinedir.

İslam sadece toplum içinde baş gösteren fitnelere değil dünyanın her coğrafyasında fitnenin, zulmün hâkim olduğu her bölgeye yöneticileri eliyle gücü nispetinde ulaşmaya ve İslam’dan uzak yaşıyorsa İslam ile tanıştırma veya zulüm altında ise temel hak ve özgürlüklerine kavuşturulması için kendisini sorumlu hisseder. Amaç burada toprak elde etmek, sömürmek, yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri kontrol altına almak, işgal etmek, köleleştirmek, saltanat kurmak, belli kesimleri iktidar ve zengin etmek değil; adaleti tahsis etmek, Allah ile kullar arasındaki tüm engelleri kaldırmak, her türlü fitne ateşini söndürmektir.

“(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”12

“Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir.”13

Hz. Peygamber (s.a.v.) müminlere savaşın istenmeyen ve sebat gerektiren bir durum olduğunu Buhari’de geçen şu hadisinde bildirir: “Düşmanla karşılaşmaya pek istekli olmayın fakat Allahtan selamet dileyin. Bununla beraber eğer onlarla karşılaşırsanız, sebat edin ve sabredin. Bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır.”

İslam’da savaşın kaçınılmaz olduğu durumlar konusunda yukarıdaki ayetler ışığında Mevdudi şunları söyler: “Savaş izni ile ilgili ayetlerden şu hükümleri çıkarabiliriz:1-Müslümanlarla savaşıldığında ve zulme maruz kaldıklarında kendilerini savunmak üzere savaşmaları caizdir. 2- Kendilerini yurtlarından çıkaran, haklarını gasbeden bu kimselerle Müslümanların savaşmaları farzdır. 3- Dini inançları sebebiyle zulme maruz kaldıklarında ve sadece Müslüman oldukları için eziyetlerle karşı karşıya bırakıldıklarında Müslümanlar için savaşmak caizdir. Böyle bir durumda dini özgürlükleri yolunda savaşmaları caiz olur. 4- Düşman üstünlük sağlayıp Müslümanları ülkelerinden çıkartır veya düşman bu ülkenin toprakları üzerinde onların egemenliklerini ellerinden zorla alacak olursa, ikinci bir defa bunları ellerine geçirmek uğrunda mücadele etmeleri farz olur.”14

Rasulullah (s.a.v.); her durumda olduğu gibi savaş halinde bile insan eksenli, ahlaki ve hukuki davranmaya özen göstermiş; sahabeyi devamlı bu çizgide tutma gayreti içinde olmuştur. Seriyyelere gönderdiği birliklere ve komutanlarına Allah korkusu ile hareket etmelerini, sadece Allaha itaat etmeyen ve tanımayanlarla savaşmayı emrediyordu.

Savaş hali her türlü taşkınlığa açık bir haldi. Onun için aşırılığa kaçmamalarını, intikam hırsıyla ve nefsi davranmamalarını, kulak burun kesmemelerini, işkence yapmamalarını emrediyordu. Yaşlıları, kadınları ve çocukları öldürmemelerini tembihliyordu. Teslim olanlara ve İslam’ı kabul ettiklerini söyleyenlere merhametli davranmalarını tavsiye ediyordu. Kendilerini ibadetlere verenlere, ruhbanlara ve ibadet ettikleri mekânlara zarar vermemelerini emrediyordu. Yapılan anlaşmalara sadık kalınmasını, sözlerine riayet etmelerinin gerektiğini iyice kafalarına yerleştiriyordu.

İslam’a uygun hareket tarzı esas alındığında, Müslüman fertlerin ve İslam ümmetinin başkalarına zulmetmesi söz konusu olamayacağı gibi, bir zulme taraf olması ve sessiz kalması da mümkün değildir. Çünkü İslam buna müsaade etmez. İslam ümmetinden olan herkesin ve her kesimin, kendi şartlarına ve imkânlarına uygun bir takım metotlarla zulmün karşısında ve zulme uğrayanların yanında yer alması gerekir. Müslüman fertlerin ve İslam ümmetinin uğradığı zulüm karşısında kendini nasıl müdafaa edeceği konusunda da, kaideleşmiş belli Kurani ve nebevi ölçüler vardır. Müslüman zulme ve haksızlığa uğradığında, zalime ve mütecavize teslimiyet gösteremez. Her Müslüman zulme ve saldırıya uğrayan malını, kanını, dinini, ailesini vs. müdafaa etmek durumundadır ve bu esnada öldürülürse, en yüksek mertebelerden biri olan “şehitlik” mertebesine ulaşır.15

Kuranda savaş ile geçen ayetlerinde; rahata ermek, egemenliği ele geçirmek, saltanata sahip olmak, toprak fethi gerçekleştirmek gibi hedefler yoktur. Bu konudaki ayetler başa Allah’ın rızasını koyar, Allah katında elde edilecek makamları ve nimetleri koyar, azaptan kurtuluşa geçişi koyar, zalimin zulmünü engellemeyi koyar, mazlumları her türlü haksızlıktan ve zulüm eksenli onursuz bir hayattan kurtarmayı koyar. İyiliği emredip kötülüğü engelleme hedefini Müslümanların önüne koyar. Toplumu ifsad eden her türlü unsuru kaldırmayı Müslümanların hedefi haline getirir.

Asrı saadet devriminde karşı tarafın insan kaybı şaşılacak kadar düşük olmuştur. 10 yıllık Medine döneminde 27 gazve ve 60 seriyye olmak üzere savaş için toplam 87 sefer düzenlenmiştir. Hamdullah’a göre bu seferler sırasında öldürülen insan sayısı toplam 150 kadardır. Yazar, bu rakama kendi seçtikleri hakem kararıyla öldürüldükleri için Kureyza oğullarını dâhil etmemiştir. Verilen en kabarık rakam olan 900 ‘ü (İbn Hişam’a göre 600-700, III-IV, 241) buna ekleyecek olursak her sefere 17 kişi düşmektedir. Bu bedel, 1,5 milyon yüzölçümle batı Avrupa büyüklüğündeki bir toprağın bilançosudur.16

İslam’ın; imanın dokunduğu her yüreğe merhameti bırakan, adaleti bırakan, onur ve şerefli bir hayatı bırakan, son aşamaya kadar muhatabına her türlü iman imkânlarını sunan, peygamber ve sahabeler vasıtasıyla ‘kardeş’ konumunda görmeyi amaçlayan bir yaklaşım içinde olmasının tek hedefi vardı: iman ile insan diriltme. Muhatap, kazanılmak istenen insan olunca savaş en son aşamaya kadar bekletilmişti.

İslam, cihadın ana hedefinden sapmaması konusunda çok titiz davranmıştır. Niyetin Allah rızası olması, belirtilen kaideler çerçevesinde cihad edilmesi ve sadece Allah’ın dinini yüceltmek üzere cihad etmeyi emretmiştir. Irkçılık, dünyevi menfaatler, cahili adet ve gelenekler uğruna yapılan savaşların Allah’ın razı olmadığı bir hal olduğu ve öldüğünde ateşte olduğu bildirilmiştir.

İslam, savaşın Allah için olmasını, savaşın meşruiyet şartı olarak ifade etmiştir. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü Allah için olan bir şey, Allah’ın bildirdiklerine, Allah’ın isteğine muhalif olamaz. Eğer muhalif olursa, bu durumda o şey Allah için olmaz ve meşruiyetini kaybeder. Bu nedenle savaşın kendisinin, gelişim aşamalarının ve sonuçlanış biçiminin meşru olabilmesi, bütün aşamalarıyla Allah’ın istek ve emirlerine göre şekillenmesini zorunlu kılar. Allah’ın istek ve emirleri ise vahşet, kan, öldürme, yaralama değil; mümkün olduğu kadar en az zararla, en az acıyla bu istenmeyen durumu sonuca ulaştırmaktır. Ayrıca İslam’daki izin verilen savaş, herhangi bir menfaat için, mal elde etmek, şan şeref elde etmek için değil; dünyada hak ve hukukun, iyilik ve güzelliğin, doğruluk ve dürüstlüğün muhaliflerini zorbalıklarından, kötülüklerinden, zalimliklerinden alıkoymak için yapılır. Hakkın adaletin yolunu tıkamışları o yoldan kaldırmak, hakkı ve hukuku hâkim kılmak için yapılır.17

Müslim’de geçen bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Her kim itaatten uzaklaşır ve İslam cemaatinden ayrılırda sonra ölürse, bir nevi cahiliye ölümü üzere ölmüştür. Her kim körü körüne çekilmiş bir sancağın altında savaşır (anarşistlik yapar), ırkçılık adına kızar, ırkçılığa davet eder yahut ta ırkçılığa yardımda bulunurda bu halde öldürülürse bu da cahiliye ölümüdür.”

Yine İslam; Müslüman iki grubun çarpışması konusunda adaleti gözetmiş ve haklının yanında olmayı Müslümanlara bir görev olarak yüklemiştir: Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever.”18

Rasulullah (s.a.v.) ümmeti için bu tehlikenin farkında olarak endişesini Müslim’de ve Buhari’de geçen hadislerde şu şekilde ifade etmiştir: “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum”, “Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.”, “İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek. Öldüren de ölen de ateştedir.”

İslam tarihi boyunca gücü elinde bulunduran kesimler gerek iktidar hırsı ve dünyevi ihtiraslarından gerekse İslam düşmanlarının uşaklığı dolayısıyla zulümde sınır tanımamışlardır. Hilafetin saltanata dönüştüğü yıllarda yapılan zulüm ve katliamlar ümmetin uzun vadede yaşayacaklarına ışık tutar niteliktedir. Ümmet içinde zalim vasfını kazanmış, Emevi köpeği olarak vasıflandırılmış, âlimler dâhil pek çok Müslümanı katletmiş Haccac için Zübeyr bin Adiy şunları söyler: “Hz. Enes bin Malikin (r.a.) yanına girdik. Haccac’ın bize yaptıklarını şikâyet ettik. Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Resulünüzden (s.a.v.) işittim.”19

Yapılan zulümler ve katliamlar doğal olarak karşı tepki oluşturmuş, zulme uğrayan Müslümanlar ilerleyen zaman dilimlerinde ferdi ve gruplar halinde savunma amaçlı tepkiler vermeye başlamışlardır. Cihad kavramı tarih boyunca Müslümanların hep gündeminde olmuştur. Olması da gerekir çünkü Müslümanların hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır.

Burada üzerinde durulması gereken konu, yaşanan sapmalar dolayısı ile ümmetin içinde bulunduğu durumdur. Cihad; iyiliği emredip kötülükten sakındırma bağlamında, günümüzde zulmü engelleme ve Allah ile kul arasındaki engellerin kaldırılması olması gerekirken, Müslümanların birbirini katlettiği bir yüzyılı yaşıyoruz. Bu konuda hassas dengeleri kuran Rabbimizin ve Rasulü’nün (s.a.v.) emir, tavsiye ve uyarıları göz ardı edildiğinde Haccac olayında olduğu gibi katledilen hep Müslümanlar olacaktır. Müslümanlar cihad kavramına Allah’ın anlamlandırdığı ve sınırlarını çizdiği; resulünün (s.a.v.) hayatında pratize ettiği gibi bakıp uygulayamaz ise İslam terörle nitelendirilmeye, İslam düşmanı ülkeler de ya doğrudan ya da kukla edindikleri yerli uşakları vasıtasıyla toplu katliamlarına devam edeceklerdir.

Sadece Halepçe’de yaşlı çocuk demeden beş bin masumu katleden Saddam gibi, on binlerce Müslümanı katleden, yurtlarından çıkaran, savaş ahlakından ve merhametinden uzak, sivillere bomba yağdıran Esed gibi zalimler her dönemde çıkmaya devam edecektir. İslam düşmanı kâfir ülkelerin desteği ile toprak, petrol ve isim yapma gibi nefsi istek ve arzuları adına her türlü işkencelerle, tecavüzlerle Müslümanları katleden, İslam adına cihad ettiğini söyleyen örgütleri çıkacaktır.

Müslümanların en büyük açmazı gerek pratik hayatta örnek almaları, gerekse İslami mücadele konusunda Allah resulünün (s.a.v) örnekliğinin hayatlarında yeterince yer etmemesidir. Peygambere Allah’ın bakmamızı ve değerlendirmemizi istediği gibi bakmak ve değerlendirmek zorunluluğumuz vardır. Peygamberin misyonunu kurandan öğrenmek ve hayatımızın merkezine koymak zorundayız. Yaşadığımız yüzyılda zirve yapan Müslüman ülkelerdeki savaş ve fitne halleri göz önüne alındığında Rasulullah (s.a.v.) in bu konudaki öğretileri ve insan kazanmaya dair uygulamalarına ne kadar muhtacız.

  1. Fahri Hoşab: Nebevi Davet ve Propaganda, s. 125
  2. Muhammed Suresi 20. Ayet
  3. Nisa Suresi 77. Ayet
  4. Bakara Suresi 246. Ayet
  5. Mevdudi; Tefhimul Kuran Bakara 246 Tefsiri
  6. Hacc Suresi 39-40. Ayetler
  7. Fahri Hoşab: Nebevi Davet ve Propaganda, s. 125
  8. Enfal Suresi 7-8. Ayetler
  9. Enfal Suresi 67. Ayet
  10. Nisa Suresi 75. Ayet
  11. Nisa Suresi 76. Ayet
  12. Bakara Suresi 193. Ayet
  13. Enfal Suresi 39.Ayet
  14. Mevdudi, Cihad İslam’da Savaş Hukuku, s.63
  15. Fahri Hoşab: Nebevi Davet ve Propaganda, s. 126
  16. Mustafa İslamoğlu; Yürek Fethi: s. 78
  17. Celalettin Vatandaş: Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti: c.2,s.86)
  18. Hucurat Suresi 9. Ayet
  19. Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206