Hz_Muhammed

İnsan uygarlığının temeli insanın hayatına duyulan saygıdır. Toplumsal düzenin birinci önceliği hayat hakkının korunmasıdır. İnsan canı değerli görülüyorsa bu değeri korumak için beşeri sistemler bireyin can güvenliğini korumak ve emniyet içinde huzurlu bir hayat sürmesi için tedbirler almak zorundadırlar.

İnsan canını ve nefsini değerli kılan ve dokunulmazlık sağlayan İslam, hiçbir beşeri sistemde olmayan bir güvence sağlamak için hep insan üzerinden hareket etmiştir. İnsanın can güvenliği, nefis ve nesil emniyeti için düzenlemeler yapmış, emir ve yasaklar ile bu güvenceyi toplumun temel yasası olarak ortaya koymuştur. Bireyin can güvenliği dünya içindeki var oluş amacına yönelik iken, nefis güvenliği ise ahiretini var etmeye yöneliktir.

“Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Âlimdir (her şeyi bilendir), Hâkimdir (hüküm ve hikmet sahibidir). Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” 1

Nefsin ıslah ve terbiyesine yönelik girişimlerin, müeyyidelerin temelinde kemale erme, başkasını kendine tercih etme, toplumsal kargaşanın bertaraf edilmesi, değerli ve kalıcı olana sahip olma ve teşvik ile yönlendirme vardır. Yoksa nefsin ıslahından anlaşılan ve yanlış temellere oturtulan, bir din anlayışı olarak yer edinmiş, içe dönük bireysel zikirler ile çevresinden, dünyadan kopmuş çarpık bir anlayış değildir. İslam hayatın kendisidir.

İnsan canını ve nefsini korumaya yönelik tüm girişimler kulluk ve toplumsal barış, huzurlu ibadetler, dayanışma, İslam düşmanlarına tek vücut olma, Allah’ın kelimesini yeryüzünde zulüm olan her yerde hâkim kılma eksenlidir. İslam’ın insan canına ne kadar değer verdiğini İsrail oğullarına atfen indirilen şu ayetten anlayabiliriz. “Bu nedenle, İsrail oğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde taşkınlık yapanlardır.” 2

Ayette dikkat çekici önemli birkaç husus vardır.

1-Haksız yere bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir.

2- Bir insanı diriltmek (öldürülmesine engel olmak) bütün insanlığı diriltmek gibidir.

3- Fesada karşılık cana karşılık can alınabilir. İslam’da bire bir kısas hükmü ile fesat çıkarma karşılığı olarak öldürme istisna tutulmuştur. Eğer İslam bu istisnai durumu bildirmemiş olsaydı bu konudaki direktif ve öğretiler eksik kalırdı. Buda adalet değil zulüm demek olurdu. Fesadı yaygınlaştıran ve bu ayeti katliamlara meşru bir zemin olarak kullanan zalimlere karşı İslam çaresiz kalırdı. Fitne ve fesat bir toplumun ifsad olmasının, bozulup çözülmesinin, zalim bir dikta rejiminin meydana gelmesinin ve insanların temel haklarının yok olmasının diğer adıdır.  “…Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür…”3   Fitne çıkaranlara karşı kuran hükümleri oldukça net ve açıktır. Bu ayetin baş kısmı şu şekilde başlar: “ Onları bulduğunuz yerde öldürün…”

Bakara Suresi 193. ayette ise bu hükmü genele yansıtır Rabbimiz ve fitne çıkarmayı Din ile aynı ayette zikrederek Müslümanların üzerine bir sorumluluk yükler: “(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”

Bir yanda canın kutsallığı, diğer yanda bir canın değersiz ve ortadan kaldırılması gerektiği… Her iki ucu çok iyi kavramak gerekiyor. Dengeyi kurmak için ferdi yaklaşım tarzı kadar ümmet bilinci ile de olaya bakabilmemiz gerekiyor.  Mevdudi bu iki uç konusunda “aşırılık” boyutlarını şu şekilde dile getirir: “Bir yanda insanın canına her hangi bir değer biçmeyen ve hadleri aşan, ileri giden bir topluluk vardır. Diğer yanda meseleyi yanlış anlayan, kanın kutsallığını benimseyerek ebediyyen onu dökmenin haram olduğunu ileri süren, şartlar ne olursa olsun kan dökülmesini helal görmeyen bir başka topluluk vardır.

Birinci topluluğun görüşüne göre insan canını nefsani arzuların önünde kurban edip feda etmek, olabilen ve uygun karşılanan bir iştir. İslam şeriatı bir taraftan insan canının Allah adı anılarak kesilmesi, yakılması ve böylelikle bir eğlence ve hoşça vakit geçirmek için bir araç haline getirilmesine karşı olduğu gibi kişisel arzuların gerçekleşmesini engellediği için, ortadan kaldırılmasını veya hurafelerden kaynaklanan vehimler ve yanlış gelenekler uğruna feda edilip kurban edilmesini de uygun görmemiştir. Bu gibi aşağılık arzu ve maksatlar uğrunda canın öldürülmesi ebediyyen haramdır ve büyük bir isyandır.

İslam şeriatı ikinci topluluğun yani ne olursa olsun insan canına kıyılmaz diyenlere, insan canından daha değerli başka bir takım şeylerin olduğunu göstermiştir. İşte bu başka şey “hak”tır. Eğer “hak” insanın öldürülmesini gerektiriyor ise, artık o canı öldürmek sadece caiz bir iş olarak kalmaz, aksine farz olur.

Böyle bir canın öldürülmemesi de birinci dereceden bir isyan olur. Öldürülmesi gereken öldürülmez ise kötülük ve bozgunculuk kök salar. İyi olanlar kötülerin fitnelerinden kurtulamaz. Hak sahibi hakkını elde edemez. İnanan kimselerin, inanç, akide ve vicdan hürriyetini elde etmeleri imkânsızlaşır. Eğer böyle bir öldürmeyi kabul ediyor diye bu noktadan İslam itham altında tutuluyorsa şunu bilmeliyiz ki böyle bir ithamı kabul etmek, İslam için zerre miktarı utanç sebebi olarak görülemez.”4

İslam şeriatı bizlere iki aşırı uç arasındaki dengeyi, itidal olan dosdoğru yolu göstermiştir. İşte İslam ümmeti bu iki ümmetin arasında yer alır. Zira İslam şeriatı doğruluktan uzaklaşmış bu iki topluluğun anlayışına karşı çıkmıştır.

Rasulullah (s.a.v.) fesat çıkaran, İslam aleyhinde propaganda, fiili ve sözlü saldırı yapan İslam düşmanlarına karşı tereddüt etmeden ölüm emri vermiştir. Ka’b bin Eşref’in öldürülmesi konusunda bu görevi üstlenen sahabeye kendi aleyhinde ve İslam aleyhinde konuşmaya ruhsat vermiştir.

Ka’b b. Eşref, hırslı bir Yahudi, meşhur bir şairdi. Bedir galibiyetinden sonra kıskançlık ve düşmanlığından Rasulullah’ı (s.a.v.) ve Müslümanları hicveder, Mekke’ye giderek de müşrikleri Müslümanlara karşı tahrikte bulunur, Bedir’de öldürülen müşrikler için mersiyeler düzerek onların intikam ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı.5

Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.v.): “Ka’b İbnu’l-Eşref’in hakkından kim gelecek? Zira bu Allah ve Resulüne eza veriyor!” buyurdu. Muhammed İbnu Mesleme (r.a.) atılarak: “Onu öldürmemi ister misiniz?” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: “Evet!” deyince Muhammed İbnu Mesleme: “Hakkınızda menfi şeyler söylememe de izin veriyor musunuz? (Güvenini kazanmamız için buna gerek olacak)” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: “İstediğini söyle” buyurdu.6 Bunun üzerine Mesleme birkaç arkadaşıyla korunaklı ortama girer ve hem İslam aleyhine konuşarak hem de Ka’b b. Eşref’e iltifatlar ederek yanına yaklaşarak kafasını keser.

İslam’ın kendilerine geldiği toplum, cana zerre miktar değer vermiyor ve kan dökmeye her an meyilli bir toplumdu. Bırakın başkalarının canını almadaki rahatlığı, çok kolay bir şekilde vicdani rahatsızlık duymadan kendi çocuklarını bile diri diri toprağa verebiliyorlardı. “(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşru bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”7

Allah rasulü (s.a.v.) sürekli olarak o topluma canın değerli olduğu bilincini yerleştirdi ve cana, nefse saygılı olunması gerektiğini öğretti. Enes b. Malikten rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Büyük günahların en büyükleri Allaha ortak koşmak, cana kastetmek, anne babaya kötü davranmak ve yalan sözdür.”8

İslam ile diriltme hedefi Rasulullah (s.a.v.) de o kadar önemliydi ki her yönüyle bu hedefe kilitleniyor, gündemden ve etrafında olan bitenden uzak kalmıyordu. Muhatap olduğu ya da olacağı kimseler hakkında detaylı bilgiye sahip oluyor ve onlarla karşısına çıkarak davetinde ikna yöntemlerini kullanıyordu. “Bir defasında Tayy kabilesinin ileri gelenlerinden Adiyy bin Hatem eman dilenmek üzere Hz. Peygamber’in (s.a.v.) huzuruna gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) onu tekrar tekrar dine davet etti.  Adiyy, ‘Benim dinim var’ diyerek teklifi geri çevirdi. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.v.), ‘Ben senin dinini senden daha iyi bilirim. Sen Rakusiyye Dininde (Hristiyanlık ile Sabiilik arası bir din) değil misin? Ve sen kavminin elde ettiği ganimetin dörtte birini almıyor musun? Hâlbuki bu yaptığın, senin dininde caiz değildir.’ dedi. Adiyy, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendi kültürüne vakıf olmasından hayrete düştü ve bu diyalog, onun İslam’ı seçmesiyle sonuçlandı.9

Huneyn savaşından sonra kalpleri İslam’a ısındırmak için kendilerine ganimetten daha fazla pay verilenler arasında yer alan Mekke ileri gelenlerinden Safvan şöyle demişti: “Allaha yemin olsun, Allah rasulü bana verdiğini verinceye kadar, gözümde dünyanın en nefret edilecek kimsesiydi. Fakat bu ihsandan sonra, gözümde dünyanın en sevimli insanı oluverdi.”10

Yine Huneyn gazvesinden bir örnek verelim. Rasulullah (s.a.v.), kaçarak canını kurtaran ve gizlenen Hevazin reisi Malik b. Avf’a hususi bir muamelede bulunup ona elçi gönderdi. Müslüman olduğu takdirde, esirleri serbest bırakacağını, kendisine has bir uygulamayla ganimet olarak dağıtılan mallarını geri vereceğini; hatta ona pek çok hediyeler sunacağını vadetti. Kendisine gösterilen bu alaka karşısında, Allah Rasulü’nün (s.a.v.) huzuruna gelerek İslam’ı kabul eden Malik b. Avf, daha sonra hararetli bir İslam taraftarı oldu.11

Diriltme ve İslam ile hayat verme mücadelesini kendisine şiar edinen Rasulullah’ın (s.a.v.) davranış biçimleri, yüzüne yansıyan eminlik ve güvenlik hissi, muhataba değer verdiğini karşıdakine hissettiren olgunluğu ve huzur verişi insanların İslam ile dirilmesine vesile oluyordu. Hicretten sonra İslam’ı kabul eden Yahudi âlimlerinden Abdullah b. Selam, ilk bakışta, Allah Rasulü’nün yüzündeki samimiyeti okumuş ve İslam’ı seçmişti.12

Gatafan kabilesinden Gavres ile Usame bin Zeyd olayları Rasulullah ile Sahabenin olaya bakışını ortaya koyması açısından iki güzel örnektir.

Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur (diğer namıyla Gavres), Gatafan kabilesine mensup Sa’lebe ve Muharip oğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye ve Müslümanlara gözdağı vermeye karar verir.  Tepeden Rasulullah’ı (s.a.v.) izler ve dinlenmek üzere sahabeden uzaklaşıp bir ağacın dibine uzanan Rasulullah’ın (s.a.v.) başına gelerek: “Seni benden kim kurtaracak” der. Rasulullah (s.a.v.): “Allah” der ve şöyle dua eder: “Allah’ım beni onun şerrinden koru.” Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yer ve kılıcı elinden düşerek yere yuvarlanır. Rasulullah’ı (s.a.v.), kılıcı eline alır ve “Şimdi seni kim kurtaracak?” der.

Gavres, “Hiç kimse” der sonra da, “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Resulüdür. Artık bundan sonra hiçbir zaman senin aleyhinde kimseyi toplamayacağım” diye devam eder.13

Bundan sonrası önemlidir. Rasulullah (s.a.v.), “Ölüm anında iman ettiğini söylüyorsun” demez. İmanına şahitlik eder ve affeder çünkü bir insanı diriltmenin, kazanmanın bilincinde ve görevinin şuurundadır. Gavres, giderken bir ara Rasulullah’a  (s.a.v.) döner ve “Vallahi, sen benden hayırlısın!” der. Kavmine dönünce, hayretler içinde, “Ne oldu sana, neden bir şey yapamadın?” diye soranlara: “Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum” diyerek kavmi içinde diriltme hareketine başlar.

Usame’nin kendisinden rivayet edildiğine göre; katıldığı seriyyelerin birinde, düşman safında Müslümanlara karşı savaşan birine karşı kılıç çekince, o şahıs; şehadet getirerek Müslüman olduğunu dile getirdi. Fakat Usame yine de onu öldürdü. Dönüşte, durumu Rasulullah’a (s.a.v) haber verince, Allah Rasulü, “Lâ ilâhe illallah” diyen birini ne diye öldürdüğünü sordu. Usame; “Ey Allah’ın Rasulü! O ölümden kurtulmak için böyle söyledi” dedi. Fakat Rasulullah, bu soruyu ayni şekilde defalarca sordu. Usame, neredeyse Müslümanlığından şüpheye düşecek hale geldi. Kendi kendine; “Allah’a söz veriyorum, bundan böyle lâ ilâhe illallah diyen hiçbir kimseyi öldürmeyeceğim” dedi14

Rasulullah (s.a.v.), devamlı insan kazanma ve İslam’la diriltmeye olan hassasiyetini kendi şahsında ve nefsinde örneklik göstererek sahabeye de bunu yansıtmanın gayreti içerisinde olmuştur.

Hz. Ali (r.a.) ile ilgili bir örnek verelim:  Hayber stratejik açıdan önemli bir bölgedir ve fethinden sonra Mekkeli Müşrikler Medine’ye bir daha saldırma cesaretinde bulunamamışlardır. Bu kadar önemli bir bölgenin ele geçirilmesi elbette Müslümanlar için hayati değerdedir. Ama toprak ve üzerindekilere sahip olmak, o topraklarda yaşayan insanları İslam ile şereflendirmekten daha önemli değildir. Rasulullah (s.a.v.) bu konuya her zaman önem göstermiştir. Hayber fethi öncesi Hz. Ali (r.a.), heyecanlı bir şekilde elinde kılıç, at üstünde şiirler okuyarak bir sağa bir sola gidip gelmekte iken, Rasulullah (s.a.v.) yanına çağırır ve şunları der. “Sakin ol ya Ali, vallahi senin elinden bir kişinin imana ermesi senin için üzerine güneş doğan her şeyden (ya da) kızıl tüylü develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”15

Hz. Ömer’in  (r.a.) halifeliği döneminde yaşanan bir örneği nakledelim: Afrika’nın en değerli bölgesi olan Mısırı fethetmek için izin mektubu yazıp Hz. Ömer’e gönderen Amr b. el-As, Halifenin cevap mektubunda ne yazdığını tahmin etmesine rağmen, mektubu Mısır’a girene kadar açmamıştı. Mektupta Hz. Ömer (r.a.), şunları yazmıştı: “Eğer bu mektup Mısır’a girmeden eline ulaşırsa, kesinlikle girme ve geri dön” Amaç ganimet ve toprak fethi değildi. İnsanların İslam ile diriltilmesiydi. İnsan hedefli olmayan ve fetih için girilen topraklarda zulmün olması kaçınılmazdı.

Rasulullah gerek birey gerekse toplum olarak davete muhatap olanlara karşı izlenecek yolu kendi hayatında olmak üzere sahabeye de göstermiş İslam’a birer nefer olmaları konusunda çok hassas davranmıştır. Bu düşünce ve yaklaşım tarzı ile herkes ile muhatap olmuştur. İnsanları İslam ile diriltme konusunda o kadar kendisini vermişti ki Ümmi Mektum yüzünden Rabbi tarafından uyarılmıştı.

Sahabeye bu hassasiyeti kazandırmak için devamlı uyarılarda bulunuyordu. Hz. Peygamber(s.a.v.), Halid b. Velid’in komutasında Cezme oğulları kabilesi üzerine bir askeri birlik göndermişti. Halid onları İslam’a girmeye davet etti; fakat onlar “Biz Müslüman olduk” demeyi beceremediler. “Eslemna: Biz Müslüman olduk” diyecek yerde, “Saba’na: Şirkten çıktık” dediler.

Halid bunu kasıtlı yapıyorlar zannıyla bunların bir kısmını öldürmeye, bir kısmını esir olarak dağıtmaya başladı. Esirleri dağıttıktan sonra her askerin kendi esirini öldürmesini emretti. İbn. Ömer bu emre karşı çıkmış ve arkadaşlarıyla birlikte emri uygulamayacaklarına dair yemin etmişlerdi. Olay Hz. Peygambere (s.a.v.) arzedildiğinde Rasulullah (s.a.v.) iki defa: “Allahım, ben Halid’in yaptığı bu işten sana sığınıyorum” diyerek Halid’in yaptığından memnun olmadığını dile getirmiştir.16

Dip Notlar

  1. Nisa:92-93
  2. Maide: 32
  3. Bakara:191
  4. Mevdudi; Cihad, İslam’da Savaş Hukuku:27
  5. İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 58-59
  6. Kütüb-i Sitte-Prof. Dr. İbrahim Canan 12.111
  7. Enam:151
  8. Buhari, Eyman:16
  9. Dr.Fahri Hoşab: Nebevi Davet ve Propaganda, s. 76
  10. Müslim
  11. Dr.Fahri Hoşab: Nebevi Davet ve Propaganda, s. 102
  12. Tirmizi, İbn Mace
  13. İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 35; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 365
  14. İbn Sa’d, a.g.e. II,119; İbn Hişam, a.g.e. II, 622
  15. Buhari, Müslim
  16. Doç.Dr. Cemal Ağırman; Hz. Peygamberin Sünnetinde İtaat; s.437