Her insanın hayatına yön veren, bakış açısı kazandıran ve ona, hayata ve sonrasına dair öğütler verip yol gösteren benimsediği bir inancı, bir hayat felsefesi ya da kutsalı vardır. Yeryüzünde binlerce inanç sistemi var ve her inanış, kendi bağlısını bir şekilde o inanışın ekseninde tutmaya çalışır. Bu inanışlar, toplumlar içinde dinamik bir yapıya sahiptir. Kimi zaman durağanlaşsa da her an aktif hale gelmek üzere kendini hazır tutar.

Tarihsel süreç içerisinde din, toplumların her daim var olagelmiş sosyolojik bir kurumudur. Hatta çoğu zaman toplumların gelenek ve göreneklerini, hukukunu ve dahi medeniyetini din şekillendirir. Hayatın bu kadar içinde olan ve toplumlarla böylesine ünsiyet kuran bir kurum olarak din’in elbette ki elinde bazı güçleri barındırıyor olması kaçınılmaz oluyor.

Her din ya da inanış (bu din, gerek ilahi gerek beşeri olsun), kendi müntesiplerine bir kimlik ve kişilik kazandırmak üzere öğretiler verir. Bu kimliğe bürünen bireyler, kendi gibi inanan başka bireylerle iletişime geçer ve inançlarını daha verimli yaşamak için “cemaat” ve “grup” oluştururlar. Bu oluşum eylemi, planlı olsun olmasın, kaçınılmaz bir sonuçtur. İşte varılan bu sonuçta uyulması gereken kurallar, özelden genele doğru bir eğilim gösterir. Bütün bu birliktelik ve kurallar, müntesibe, bir ahlak ve yaşama biçimi kazandırır.

Kişi, artık sadece kendisi için değil, bağlı olduğu topluluk içinde kurallara ve kaidelere uymak zorunda olur. Aslında bu, zorunda olmaktan ziyade tâbi olduğu inanışın (din) o bireyle olan diyaloğuna bağlı olarak iman ve gönüllülük esasına dayanır. Kısaca insan-din-toplum ilişkisini yukarıdaki gibi değerlendirebiliriz.

Şimdi Müslüman halklar olarak karşımızda birçok problemin olmasının yanında bir ahlaki yozlaşmanın olduğu bir hakikattir.

Kelime anlamı olarak “ahlak”; doğuştan gelen ya da sonradan kazanılan huy, tutum, davranış, seciye ve karakter. Şu şekilde de tarif edebiliriz: İnsan ilişkilerinde “iyi” ya da “kötü” veya “doğru” ya da “yanlış” olarak adlandırdığımız değer yargılarımızı ifade eder. İnsana has bir değer olan ahlak, şekillenmesi bakımından doğuştan gelen yeteneklerin yanı sıra dış etkenlere bağımlı olarak da işlenmeye ihtiyaç duyar.

“Sen, yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir” (Rum, 30) ayet-i kerimesinden anlaşılacağı üzere iç etkenlere bağlı olarak ahlaktan söz edebiliriz. Bu, doğuştan gelen ve yaratıcı tarafından insana öğretilen bir davranışlar bütünü olan İslam fıtratıdır ve zorunlu bir yöneliştir. “İslam” diyorsak bununla, sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v) tebliğ ettiği dini kastetmiyoruz. Bundan kasıt, ilk Peygamber ve ilk vahiyden son Peygamber ve son vahye kadar olan bir bütünün adı olan İslam’dır.

Yaradılıştaki fıtrat nasıl değişmez bir yasa ise bu fıtrata uygun bir yaşam sunan İslam da değişmez bir yasadır. Bu, külli irade’nin tecellisidir. İç dinamiklere bağlı olarak ahlakı yukarıdaki gibi değerlendirirken, dış etkenlere bağlı olarak şekillenen ahlaktan bahsedebiliriz.

“Dünyaya gelen her insan, İslam fıtratı üzere doğar; sonra anne ve babası onu Yahudi, Hristiyan, Mecusi (farklı bir rivayete göre müşrik) yapar.”

Allah’ın Resulü (s.a.v), yukarıdaki hadis-i şerifte; sonradan edinilen, zoraki olmayan, tercihen seçilen ve öğrenilen bir ahlaktan bahsediyor. Allah’ın insana doğuştan bahşettiği bu ahlak ve fıtrata paralel olarak gönderdiği peygamberler ve vahiyle bu fıtratı desteklediği, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan bir hakikattir. Yeryüzünde insanın ilk boy gösterdiği andan günümüze değin bozulmadan, ilk gönderildiği gün gibi taptaze ve korunmuş olan tek vahiy, Hz. Muhammed’in (s.a.v) tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim’dir. Bu kitap ve tebliğ edip ilk uygulayıcısı olan Hz. Muhammed (s.a.v), iman edip Allah’a teslim olanlara bir ahlakı tevdi eder.

İlk nesilden itibaren bu ümmetin en belirgin nişanesi; savaşta ve barışta, ticarette, ilimde ve gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda ahlaklı duruşu idi. Değişen dünya, gelişen teknoloji, modern kentler ve iletişimin hızı insanı öyle bir noktaya getirdi ki “yozlaşma” gibi daha birçok kavramı insan üzerinde görür olduk.

Yozlaşma; özündeki iyi ve insani nitelikleri, bazı dış etkenlerin tesiriyle zamanla yitirmek, soysuzlaşmak, özünden uzaklaşmak, bozulmak, tereddi etmek ya da dejenere olmak gibi anlamlara gelir. Başka bir tanımla iyi olanı terk edip kötü olanı benimsemektir.

Ahlaki yozlaşma, bir toplumda vücut bulmuşsa bu, bir önceki neslin ektiği tohumların hasadıdır. Çünkü toplumsal bir değer olan güzel ahlak, öyle kolayca yozlaşamaz. Önce itibarsızlaştırılır, ahlaklı ve erdemli tutumlar para etmez, değer görmez olur; sonra yavaş yavaş “aman bir şey olmaz”lar başlar. “Biz görmedik, çocuğumuz görsün yaşasın,” “biz giymedik o giysin” derken kendi çocuklarımızı kendi ellerimizle yozlaşmanın çarkına dişli yaparız haberimiz olmadan.

Evet, “rüzgâr eken, fırtına biçer” derler. Belki fırtına henüz kopmamıştır da bizden sonraki nesilleri beklemektedir. Yarının nesillerinin güzel ahlaklı olmaları, erdemli ve hikmetli, bilginin içinden bilgeliğe ulaşmaları, ahlaklı bilgiyi bulmaları ve yaşamaları, yeryüzünde can çekişen adaleti tekrar tesis etmeleri bizim gayretimize bağlı. Sermayeden yeme alışkanlığımızdan vazgeçip düşünen, üreten, yapay ve uyduruk gündemin seline kapılmayıp kendi gündemini oluşturan bir Ümmet bilinci ile hareket etmeli her Müslüman.

Yaygın bir tutum olan yozlaşma, kimlik kaybı ya da alçalma karşısında nasıl direnç gösterebiliriz? Aslında İslam, sistematik olarak koruyucu ve denetleyici bir inançtır. Hatta bu koruyuculuğu güçlendirerek Müslümanları daha seçkin bir birey haline getirmeyi hedefler.

İslam, insanın kişilik ve karakterini korumaya ilk cümleden yani kelime-i tevhid ile başlar ve insanın günlük hayatında yaptığı bütün amellerde vasat (orta yol) olmasını ister. Vasat olmak demek, her zaman orta yolu tutarak, ne ruhbanlığı ne de dinlerini oyun ve eğlence edip ya da az bir paha karşılığında satmamaları gerektiğini; vasat olmak demek, her şeyde orta yol olmak demek, mesela abdest aldığın su akarsu olsa bile israf etmemek demek. Ya da adaletin gerçekleşmesi için anne baba aleyhine olsa dahi hem adaletten hem de şahitlikten çekinmemek demek.

“Böylece biz, sizi, insanlara şahit (örnek) olmanız için vasat bir Ümmet kıldık…” (Bakara\143). “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah, aşırı gidenleri sevmez” (Bakara\190). Aşırı gitmek kadar önemsememek, basite indirgemek de (ki bu, ahlakta yozlaşmadır) İslam tarafından yasaklanmıştır.

“Dinlerini bir oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur’an’la) hatırlat ki bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin…” (En’am/70).

Şimdi Müslüman! Ey Allah’a teslim olan! Sen, dünya hayatının bir oyun ve eğlence olduğuna iman edensin. Sen, izzetin ve şerefin, şan, şöhret, makam, estetik, dünyanın bin bir çeşit ziyneti ve zenginliği, silah ya da kalabalık olmadığına iman edensin. Bir Müslüman bilir ve gönülden iman eder ki mülkün yegâne sahibi ve hükümranı, sadece ve sadece Âlemlerin sahibi, yaratıcısı ve Rabbi olan yüce Allah’tır. Eğer bu dünyada izzet ve şeref arıyorsan Kur’an-ı Kerim’e kulak vermelisin:

“Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler, Allah’a yükselir. Fakat bunları O’na yükseltecek olan da salih ameldir. Buna karşılık sinsi sinsi kötü işler tasarlayanlar için ise çetin bir azab vardır. Üstelik böylelerinin kurdukları tuzaklar boşa çıkmaya mahkûmdur” (Fatır/10).

“Onlar, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost ve sırdaş ediniyorlar. Yoksa onlar, kâfirlerin yanında izzet, şeref ve kuvvet mi arıyorlar? Boşuna aramasınlar. Çünkü izzet, şeref ve kuvvet, tamamıyla Allah’ a aittir” (Nisa/139).

“Kalkmış bir de, ‘hele Medine’ye bir dönelim, izzetli ve şerefli olanlar zelil ve alçak olanları oradan mutlaka çıkaracak!’ diyorlar. Hâlbuki asıl güç, izzet ve şeref; Allah’a aittir, Rasulü’ne aittir ve mü’minlere aittir. Fakat münafıklar bunu bilmiyor” (Munafikun\8).

Evet, izzet ve şeref, üstünlük, kuvvet ve zenginlik tamamıyla Allah’a ve O’na hakkıyla iman edip uyanlara aittir. Artık hiçbir Müslüman, bundan başka bir yol aramasın. Kur’an-ı Kerim’e; aklı, kalbi ve imanı ile başvuran hiçbir insan, yozlaşmanın hiçbir türüne maruz kalmaz. Yozlaşmaya maruz kalan insan, çoğu değerinden vazgeçmiş demektir. Ve bu değerler, aslında kaybedilince yerine çok zor gelen değerlerdir. Yozlaşarak elde ettiği menfaatler ise her an elinin altında ulaşabileceği metalardır. Yani kaybettikleri, kişiye vasıf ve seçkinlik kazandırırken elde ettikleri, sıradan ve her insanın ulaşabileceği şeylerdir.

Peki, insanı değerlerinden vazgeçiren nedir?

Nefsi arzuların ağır gelmesi olabilir mi?

Ya da dünya malının süsü veya değer yargılarının değişmesi mi?

Veyahut yanlış olanı doğru olarak algılaması mı?

Hakikati basite indirgenmiş olması mı?

Sebep her ne olursa olsun, bir canlı olarak insan, belli ve geliştirilebilir bir donanıma sahiptir. Yüce Allah, yarattığı bu donanımlı ve üstünlerin üstünü olan insanı, sadece dünya hayatı için yaratmadığını, asıl varılıp durulacak yerin Kendi katında olduğunu ve insanın gerçek ihtiyacını karşılayacak nimetin asıl yurtta olduğunu, insana bildirmiştir. Artık kim ne yol tutarsa kendisi için tutmuştur.

“Biz, her insanın amelini (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kendi kitabını oku; bugün hesap sorucu olarak nefsin sana yeter. Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azap edecek değiliz” (İsra\13-14-15).

Erdal TUĞRUL