Devrim, çağımızın ya da son üç asrım efsunlu kelimesi. Şiddeti olumlama aracı, bireysel olarak düşünmekten dahi çekemeyeceğimiz fiilleri kitlesel olarak yapabilme içgüdüsünü körükleyen katalizör, liderlerin bol keseden dağıttığı ulufe, veya siyasi ya da dini alanlardaki ani değişim biçiminin kanlı veya kansız süreci. Tarihçilerin belki de en heyecan duydukları çalışma alanları, genç dimağların bir parçası olmak için canları pahasına atıldıkları dünya sahnesi. Başta söylediğim gibi belki kolaycılık belki de faydacılık namına sürekli olumlanan kelime. Daha geniş kitlelere kabul görmek için olsa gerek, yazarı olsun lideri olsun, tarihçesi olsun, imamı olsun her türlü yönlendirici unsur bu kavramın büyüsünden yararlanmaktan imtina etmez. Kimi kendini devrimci olarak telakki yeter, kimi peygamberini devrimci gibi vaaz eder, kimi tarihteki örnek şahsiyetleri kimi de müridi olduğunu düşünürü.

devrimcilik

En çokta işi şiddet ve katl olan odakların ekmeğindeki yağ olur devrim. Sonunda devrim varsa istediğiniz kadar öldürebilirsiniz ve ölenler yeni düzenin inşasında tuğla harcı olacağı için sayılar önemli olmaz. Devrim için yıkıyorsanız, akabinde yenisini yapmanızı dahi gerekmez çünkü devrimde akabini düşünmek ayıptır. Devrimciyseniz aileniz, toplum ve çevre gibi değerler önemsiz ve ontolojik yancılar olur büyük davanıza ve değersizleşir. Peki bu dezavantajlara rağmen devrimcilik çekiciliğini neden yitirmez. Devrim liderlerinin karizması ve onlara benzeme çabası, insan ruhunun yaratılışta üflenen mistizim ihtiyacını gidermesi veya bir şekilde karşılaması, ahlaki çöküş yaşayan toplumlarda ahlak birliği savunması, yeni kabul edilebilir ahlak normları getirmesi, bir topluluğu ortak düşmana karşı bilemesi, tabir yerindeyse milli şuur enjekte etmesi veya yılgınlık veren yönetici sistemler, egemen güçler devrim fikrinin küllenmiş beyinlerde yeniden kabullenmesini sağlayabilecek bazı değişkenler olabiliriz. Toplumsal değişimleri sınıflayan birçok araştırmacı veya tarihçi peygamberleri (doğu dinleri de dâhil) hatta mezhep kurucularını bazen aktif bazen de pasif olarak devrimci olarak nitelerler. Misal Gustave Le Bon Hazreti Muhammedi (sav) parçalanmış olan Arap toplumunun yeni bir milli birlik içine sokan öncü olarak tanımlıyor. Bunu yaparken de çok önemli bir çıkış noktası yakaladığını belirtiyor. Le Bon’a göre peygamberimiz Araplar arasındaki bütün ayrılık sebeplerini görmezden gelerek ortak problemleri olan ahlaki yozlaşmaya dikkat çekmiştir ve buradan yürüyerek süper güç diyebileceğimiz bir devlet meydana getirmiştir. Sonrasında bu devlet Avrupa’nın içlerine kadar ilerlemiş, bu da bir ulusa ahlaki birlik vererek o ulusa maddi güç kazandırılabileceğinin tezini ortaya çıkarma yetmiştir. Tabii burada Le Bon ümmet idealini ve başka toplumların da İslam’ı kabul görüp evrensel boyutta geçişini atlamış olsa da, toplumsal değişimin pozitif yönde ahlak birliği ile nasıl gerçekleşebileceğine dikkat çekmiştir. Dini devrimlerin çeşitli alt şubeleri sıralanabilir veya başka başlıklar halinde siyasi kökenli devrimler, ekonomik devrimler gibi çeşitlemeler yapılabilir ama benim amacım devrim kavramını derinlemesine incelemek değil devrimcilik  payesinin insana ve çevresine nasıl tahribat verdiğini ve sebeplerini anlamaktır.

İnsan ruhunda yaratılış gereği mevcut bulunan mistik şubelerin tatmininden bahsetmiştim. İnsanı ve kitleyi şiddete yönelten birincil motive kaynakları bunlardır. Kişi bir şeyi tahrip etmeden önce hep kendi kaybedeceklerinden korkar ama metafizik moraller bu korkuları sıfıra kadar indirebilir. Genelde devrimlerin başlangıç noktaları- ki buna dini devrimlerde dahil- rasyonel olgulardan çıkar. Ne var ki devrimi fikri alt yapısı tamamlanmamış görünüp hareket ve farklı olanı yıkma aşamasına geçildiğinde mistik güçlerin moral desteği ve duygusallık ön plana çıkarılmaya başlanır. Sol devrimlerin materyalist fikre dayanıp, bahsettiğimiz moral değerlerden faydalanmadıkları ise tamamen yanlış bir görüştür. Örneğin Marksist öğretide yetiştirilen pkk militanları tüm dini kurumlara savaş açmış gibi görünseler de tamamen dini bir kavram olan şehadet inancından kopamazlar. Güneydoğu’da çokça rastlayacaksınız pkk şehitlikleri buna örnektir. Bu militanların öldüklerinde şehit olduklarını inanmaları ve bu uğurda intihar eylemleri dahi gerçekleştirmeleri güçlü bir ahiret inancına sahip olduklarını gösterir. Bir devrimi tahrip gücü yüksek bir patlayıcıya çevirmenin en iyi yolu farklı inançları ön plana çıkarmak değil, mevcut inançları iflah olmaz tutuculukla savunan kitleler yetiştirmektir. Yani burada anahtar kelime din değil nefrettir. İnsan doğasının iki kardeş duygusu olan nefretle sevgi arasında çok ince bir çizgi vardır. Etkili liderler ise devrimin eğitim safhasında sevgi tarafına topladıkları kitleyi, devrimin terör dönemindeyse nefret tarafına toplarlar. Devrim sürecinde sadece kalabalıklar mistik güçlerin vaat edilen zaferlerin etkisine inanırlar. Liderler ise bu güçleri halkın üstünde etki etmek için kullanırlar bu süreçte en katı Jakobenler bile birer kutsiyetçiye dönüşürler. Bilimsel devrimler dışında kalan bütün devrim türlerinde belli bir kitle ihtiyaç duyulur. Aynı zamanda şiddetten uzak yegâne devrim türünün bilimsel devrimler olmasının bu olgu ile ilişkisi yadsınamaz olmalıdır. Devrimlerin nasıl şiddete zemin oluşturduğunu anlatabilmek için kitle-şiddeti ilişkisini kavrayabilmek gerekir. Topluluk psikolojisini ve hareketlerini inceleyen bilim insanları bu alanda bireysel davranışların aksine daha standart sınırlara sahip kitle davranışlarının yönlendirilebilir olduğunun farkına varmışlardır. Sayıları ne kadar çok olursa olsun kitleyi yönlendirmek ve şiddete manipüle etmek tek bir kişiyi kontrol etmekten daha mümkün olduğu ortaya çıkmıştır. Sözgelimi altı milyar insan varsa altı milyar davranış biçimi tasavvur etmemiz mümkünken, kitlenin daha çok ortak hareketleri mevcuttur. Bir çoğunluğa dâhil olan kişi, aidiyet hissini arttırdığı oranda var olan karakterinden sayılmaya devam eder. Normal yaşamında bir kediyi bile incitmeyecek biri, kendini bir linç kalabalığının arasında bir insanın kemiklerini kırarken bulabilir. Ne yazık ki kitle psikolojisini harekete geçiren moral değerler çoğu zaman şiddetle akraba durumdadırlar. Devrimin şanlı! yolunda bu moral değerleri ile yoğrulan kitle artık daha az soru soran, daha az yorumlayan, daha çok düşmanı yargılayan, mahkum eden ve infaz eden rollerine bürünür. Bu haliyle kitle artık kitle olmaktan çıkıp sürü halini alır. Sürülerini özellikleri ise daha belirgin bir hal alır ve dolayısıyla yönlendirmesi daha kolay olur. Örneğin liderlerine karşı sonsuz saflık barındırırlar, bunların hassasiyetleri ve sinir uçları organize olmamış gruplara göre daha keskindir. Ve abartılmış durumdadır, ileri görüşlü değil günübirlik düşünürler, mantıklı davranışlar ve düşünme bu sürülerin semtine bile uğramaz. Bu durumda iken karizmatik ve usta bir yönlendirici olan bir lidere de sahiplerse devrim adına şiddete yönelmeye hazırdırlar. İşte bu liderler koşulsuz itaat ve sorgusuz şiddet yönelimi için bazı taktikler geliştirmişlerdir: Bütün güncel meseleleri devrim yönünde doğrulama, etki alanını sürekli güncelleme ve genişletme, bildikleri doğru da olsa yanlışta olsa sürekli tekrarlama ve devrimin itibari kadar kendi itibarını da sağlamlaştırma çalışma bunlardan bazıları olarak sayılabilir. Yukarıdaki saydığımız kitle ve lider özelliklerini şiddetle ilişkisini saptamaya çalışırken yine ülkemizdeki en yakın örnek olan Kürt silahlı hareketinden örnek vermek istiyorum; bu hareketin içinde ekstra bir özellik olarak Öcalan’a tam bağlılık yemini etmiş gençlik yapılanmaları ve bunların intihar eylemlerine varacak şekilde sınırsız şiddet düsturunu benimsemiş olmaları lider kitle bağlamında görülebilir. Yine bu Kürt liderlerin kitleden Sürüye evirdikleri insanları akıl ve izana sığmayacak propagandadan içerikleri ile manipüle etmeye çalışmaları ve çoğunlukla da başarılı olmaları buna örnektir. Mesela güneydoğuda öğretmenlik yaptığım yıllardan bir örnek; sivil kaybın yaşandığı her bombalı saldırı sonucunda biri çıkar ve bombayı yerleştiren aslında asker kıyafetli biri olduğunu söyler ve örgütün kesinlikle böyle bir eylem tarzının olmadığı kitleye anlatılmaya çalışılır ama eylemde sadece resmi görevler öldüyse bunun gururla sahiplenilmesi sağlanır. Böyle durumlarda hikâyenin mantıklı olup olmaması çokta mühim değildir, önemli olan hikâyeyi anlatan taraftır, çünkü kitle olmak mantıklı düşünmeyi değil, kolektif düşünmeyi önceler.

Son olarak devrimlerinin şiddete dönüşmesinde inanç, kitle, hareketleri, lider gibi değişkenlerden bağımsız olarak tarihsel bir gerçeklik olarak terör safhası kaçınılmaz bir durum olarak gözükmektedir. Özellikle inanç değişkeni ile bağlantılı değerlendirirsek mistik öğelerin dışlandığı devrimlerin daha kanlı olduğunu görüyoruz. Bunun sebebi olarak da bu boşluğu doldurmak için devrim esnasında halk kutsanmıştır ve bu kutsiyet zırhı kitleye sınırsız şiddet özgürlüğü vermiştir. Bu durumun en uzun ve en kanlı yaşlandığı Fransız devriminde adeta terör dönemi hiç bitmeyecek gibi vahşet sarmalına dönüşmüştür. Devrimlerin gidişatı nasıl olursa olsun terör safhasını kitle için adeta bir hasat vakti gibi ya da yağma hakkı gibi görülmüş ve ileriki dönemlerde tarihçiler örülen kutsiyet zırhını aşıp bu dönemleri tenkit dahi edememişlerdir. Önemli bir dipnot olarak belirtmeliyim ki burada kullandığımız terör kelimesi güncel manası ile kontrolsüz, kötücül şiddet olarak değil, devrimin kısımlarını sınıflandırılırken kullanılan bir bölüm olarak kaydedilen terimdir. Güncel manada terörle tek ortak özelliği ise kontrolsüz olmasıdır. Her devrim kendi içinde farklı tasnif edilse bile genel olarak devrimlerin fikir, komün, gerilla, terör ve konvansiyon gibi safhaları olabilir. Bu bağlamda silahı Kürt hareketinin terör dönemi denemesi olarak 6-7 Ekim olaylarını görebiliriz. Bu terör dönemlerinin özelliği kendi konjonktürlerini oluşturmaları ve devrimin taraflarını neredeyse tamamen fanatiğe dönüştürmeleridir. Nefret tek geçerli duygu halini alır, nefreti eksik olanlar, barıştan bahsedenler hain ilan edilir. Devrimciler sadece karşı taraftan değil, kendi kitlelerinden bile nefret ederler. Bu dönem sona erdiğinde devrimin sahipleri! çoğu zaman terörün bıraktığı enkazı sahiplenmek istemezler. Terör dönemi sırasında kutsadıkları ve sınırsız güç atfettikleri halkı alt tabaka olarak suçlarlar ve arda kalan pisliği onların üstüne yıkarlar. Terör döneminde fanatizm ve nefret her ne kadar genele yayılsa da, vahşetin boyutunu korkutucu hale sokan gerçekten de kitle içindeki alt tabaka kesimidir. Fransız devriminde kimsenin umurunda olmayan öğrenciler, işçiler ve serseriler terör döneminden önce devrimci şairler ve yazarlar tarafından tabir yerindeyse gazlandıkça gazlandılar, devrim sonrasında ise ülkeyi yöneten yeni sınıflar türedi ve bu kesimler yine kenara atıldılar. Bu durum ise uzun yıllar süren ihtilallar dönemini ve bitmek bilmeyen şiddeti getirdi. Yine silahlı Kürt hareketinden örnek verecek olursak, kürtçü şairler, yazarlar, şarkıcılar ve siyasetçiler gençliğe yönelik propaganda çalışması yaparak, az gelirli Kürt mahallelerindeki kaybedecek bir şeyi olmayan eğitimsiz gençleri Kürt devrimine inandırdılar. Bu gençlerin şiddete yönelmesi uzun sürmedi ve genelde sivil kayıpların yaşandığı bu eylemler sonrası ana gövde olan örgüt dışında değişik gençlik hareketleri olan örgütler adeta suçlandılar ve sahiplenmediler. Biz yapmadık ”Tak” yaptı gibi bahaneler ürettiler.

Yazının başında dediğimiz gibi devrim efsunlu ve neredeyse eleştirilemez kabul edilen bir kavram olarak karşımızda duruyor. Zaten bizim derdimiz de kelimenin kendisi ile değil oluşturduğu şiddet ortamıyladır. Beşeri odaklı düşünürler yine benzer bir yol izleyip kutsal olanı yıkmak için yola çıktıklarını söyleyerek yeni kutsallar yaratmışlardır. Devrim kutsalını yaratıp gençliğin bitmek bilmeyen ama aynı oranda kontrolsüz olan enerjisini şiddete yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu insanlığa yapılmış en ahlaksızca ve ikiyüzlü harekettir. Hangi devrim iyi hangisi kötü veya hangi devrimci iyi hangisi kötü bunları ayırmak güç olmakla birlikte bizim de işimiz değildir. Ancak şiddetin, insana kıymanın kötü olduğunu söyleyebilir ve en azından hep birlikte konumunuzu buna göre sabitleyebiliriz. Zaten değişim veya devrim insanın fıtratından söküp atamayacağı birer gerçekliktir. Lakin devrimin sadece yıkım değil, sonrasında yüklenecek bir inşa süreci de olduğunu hatırlatıp gençliği kolaycılıktan uzaklaştırabiliriz. Şiddete ve ölüme ortak bir tepki vererek devrimi bile devirebiliriz.

 

 

Kaynaklar:

Sosyolojik Düşünmek, Zygmunt Bauman

Devrimin Psikolojisi, Gustave Le Bon

Kitleler psikolojisi,   Gustave Le Bon