• Fatih Pala

    Deizm ve Ateizm, Sebep Değil Sonuçtur!

    - 16 Kasım 2023

Hamd, övgü, sena, teşekkür âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a; salat ve selam da biricik örneğimiz, rehberimiz, önderimiz, öğretmenimiz olan Efendimiz Hz. Muhammed’edir.

Yüce Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilmemenin, tanıyıp bilmek istememenin sonucunda tezahür eden deist ve ateist dünya, öyle ya da böyle insanlar arasında yaygınlaşabiliyor. Sorumluluğun olmadığı, başıboşluğun, nemelazımcılığın doğurduğu, büyüttüğü iki olgu olarak ateizm ve deizm, birbirinin tamamlayıcısı gibidirler.

Tamamen itaat etmeyle kendimizi bulduğumuz ve itaatin, teslimiyetin ta kendisi olan İslam, bağlılarına dolayısıyla Yüce Allah’ın kullarına belli başlı görev ve sorumluluklar yükler. Görevi olmayan ve sorumluluk bilincinden uzak olan insan, kendi bakış açısı ve değerlendirmesiyle insan olabilir belki ama gerek vahiy gerek tüm toplumlarda geçerli olan evrensel değer ve ilkeler, onu manen insan göremez.

“Kâfirler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya, 21/30).

Bu âyette, insanın zihnine, hislerine ve kalbine hitap eden delillere değinilmiş ve bunların aracılığıyla, kişinin hissedip akledebildiğinden yine kendi irâdesiyle Allah’a îmân bilincine yükselmesi istenmiştir. Günümüzde insanlığın maruz kaldığı akl-ı selîm ve sağduyuya meydan okuyan en büyük zorluklardan biri, Batılı toplumların giderek gerekçelerini pragmatik/çıkarcı akla bağlamasının yanı sıra, inanç alanlarını çelişkiler üzerine kurmuş olmaları ve kendilerini buna mecbur hissetmeleridir. Sözgelimi, erken dönem Kilise Babası Tertullian, Hristiyan doktrine saçma olduğu için inanılması gerektiğini savunmasıyla ünlüdür. Bu yaklaşım ise Batı düşünce sisteminde ateizm ve deizm kırılmalarına sebep olmuştur. İslâm düşünce sisteminde ise ilgili âyette görüleceği üzere aklî deliller muhteşem bir belâğatla muhataba sunulmuş, akıl-inanç ilişkisi kurularak serd edilen delillerin nasıl inkâr edilebileceği muhataba sorgulatılmış ve diğer pek çok âyette de görülen bu Kur’ânî metot İslâm’a özgü karakteristik bir yapı ortaya koymuştur. Zaten aksi takdirde ne özgür düşünce, ne irâde ne de tartışmadan bahsedilebilir. İşte İslâmî düşünce metodu ve ahlâkı bu yapı üzerine inşâ edilmiş, kişinin îmânında bilinçli olması hedeflenmiştir.

Yunanca ‘theos’tan türetilmiş olan ateizm (atheism), teorik olarak Tanrı’nın varlığını kabul etmeme, pratik anlamda ise dine dair verileri tamamıyla reddederek Tanrı yokmuş gibi davranma felsefesidir. Deizm ise vahye dayalı Tanrı inancını diğer bir ifadeyle nübüvvet müessesesini mümkün görmeyen, bu yüzden peygamberliğe dayalı dinî inanç sistemlerini kabul etmeyen düşünceleri ifade eder. Tanrı kavramının Antik Yunancası ‘Teos’, Latincesi ise ‘Deus/Deiuos’dur. Dolayısıyla ‘teizm’, Yunanca; ‘deizm’ ise Latince kökenlidir. Dilsel açıdan bakıldığında teizm ve deizm eş anlamlı iki sözcük olsa da, XVII. yüzyıldan itibaren felsefe literatürü açısından manaları farklılaşmış; teizm, genel olarak bir dine inanmayı ifade ederken deizm, başlangıçta Hıristiyanlık içindeki hurafeleri temizleme amacında iken daha sonra;

  1. Tek bir Tanrı’ya inandığı halde O’nun âleme ve insanlara müdahale etmediğini iddia eden;
  2. İlâhî takdir ve tasarrufa inanmakla birlikte mevcut bir inancın ortaya koyduğu Tanrı olgusunu ve sistemini mümkün görmeyen düşünceler için kavramlaşmıştır. Dolayısıyla Ateizm, Tanrı’nın varlığını reddetmekte; Deizm ise nübüvvet müessesini ve ona bağlı Kutsal Kitap, Peygamber ve Vahiy gibi olguları kabul etmemektedir. Bu açıdan klasik Kelâm kaynaklarında konu edilen Berâhime ekolünü günümüz deistlerinin ilk örneği sayanlar da olmuştur.

Mesele, günümüz ve Kur’ân açısından ele alınacak olursa, aslında bizzat tabiatın işleyişini inceleyen pozitif ilimler, ateizmin de deizmin de temelsiz iddialardan ibaret kaldığını, zihni kadar gönlü gerçeklere açık her akl-ı selîm sahibine kanıtlamış durumdadır. Ancak her ne kadar Tanrı’nın varlığını veya nübüvveti reddetme iddiasında olsa bile gerçekte ‘bizzat kendi aklını veya nefsânî arzularını tanrı edinmiş olan’ bir kısım günümüz insanı, fikren veya fiilen ateist veya deist olma yoluna girebilmektedir. Sözgelimi ‘yüce bir Tanrı’nın varlığına inandığını iddia eden ancak ‘O Peygamber göndermemelidir veya gönderemez’ diyen aslında kendi aklını ilâh edinmiş, ‘yüce’ olarak vasfettiği ilâhı da aslında aciz olarak gördüğünü ifade etmiş olmaktadır.

Tarihte bozulmuş, tahrife uğramış Yahudilik ve Hıristiyanlık içinde olan çelişkilerin ateizm veya deizm gibi kırılmalara sebep olduğu doğrudur. Hatta Batılı düşünürler, Spinoza’nın ateizm düşüncesinin temelinde Yahudiliği reddetmenin yattığını söylemişlerdir. Nitekim gerek Yahudilik gerekse Hıristiyanlık tahrif olduğu için akılla ve bilimle çelişmiş, bu sebeple Batı düşüncesinde akılla/bilimle dinin asla uzlaşmayacağını ileri süren pek çok düşünür olagelmiştir. Sözgelimi, MS. 160-220 yılları arasında yaşamış Kilise Babası Tertullianus bile Hz. İsa’nın yemek yediği, acı çektiği, başına vurulup kanadığı, çarmıhtan kaçmaya çalıştığı halde insanların en şerlisi kabul ettikleri Yahudiler tarafından yakalanıp öldürüldüğü ama onun aslında Baba’dan tevellüd etmiş sonsuz kudret sahibi Tanrı olduğu, insan olan Meryem’den doğmasına rağmen (Theotokos) Baba’dan doğan ve Baba ile aynı tabiata sahip ve ona denk uknûm oluşu… gibi pek çok çelişkiler karşısında “Credo quia absurdum”: “saçma olduğu için inanıyorum” demiş, sadece paradoks/çelişkilerin îmâna konu olabileceğini ifade etmiştir. Böylece Batı düşünce geleneğinde îmânla akıl/bilim ve mantığa uygunluk karşı karşıya getirilmiş; ateist ve deistler adeta “İnanmıyorum çünkü saçma” felsefesini savunurken; bilim adamları yanı sıra Tertullianus gibi Hıristiyan ilâhiyatçılar ise, “İnanıyorum çünkü saçma” düşüncesi içerisinde olmuşlardır.

İslâm inanç sisteminde ise bu iki uç anlayışa rastlamak mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm, îmân konularını gayb alanı olarak ifade etmekle birlikte, insanın, varlık ve oluş üzerine analitik bakış ve değerlendirmeler yapmasını bizzat istemekte, bilgiyi inkâr ederek değil “bilerek îmân etme” esasını düstur almaktadır. Akletme niteliğine sahip insana önerilen üslûp taklîdî değil, istidlâli esas alan düşünme yöntemleridir. Dolayısıyla kişiden akıl yürüterek, varlık ve oluşu Allah’a bağlaması istenir ve bunu kolaylaştıracak deliller serd edilir. Diğer bir ifadeyle kişi, hem âlem hem de Kur’ân üzerinde dikkatlice düşündüğü takdirde akıl yürütmeleri ile zihnindeki tanrı tasavvuruna değil, Kur’ân’ın ortaya koyduğu ilâh anlayışı olarak Allah’ı tanır. Âlemin varlığını, Allah’ın varlığı ile anlamlı kıldığı için, bunu çürütecek hiçbir ilmî veya aklî delil ile de karşılaşmaz.

Mü’min, hikmetlerin ve bilgilerin meydana geldiğini görüp, âlem gibi, bunların da tesadüfî değil, ancak Allah’ın verdiği imkânlarla gerçekleştiğini anladığında yine aklını kullanmış olacaktır. Çünkü insan, neticelerle yetinmeyip, onlardan yola çıkarak sebeplere doğru geçebilecek yapıya sahip bir varlıktır. Bu şekilde tezekkür ve tefekkür gerçekleşir. Ancak bir kimse bütün bu işleri kendi nefsine mal etmiş, kendisini evrenin merkezine koymuş ve bizzat kendi aklını gerçek nihai bir sebep ve müessirmiş gibi inanmışsa o zaman bu kişi, neticelerden sebeplere geçememiş, tefekkürde bulunamamış demektir. Aslında dikkatlice incelendiğinde bu nitelikteki kişilerin inkârlarının, kâinatı yaratan ve idare eden yüce varlığa gerçekten yok olduğu için değil, ona inanmanın, aşağı arzularını olması gereken tabii sınırlarına çekeceği içindir. Nitekim İslâm’da ateizm veya deizmi gerektirecek bir husus söz konusu değildir.[1]

Aslında inanca dair tüm yoldan çıkmaların, sapmaların temel kaynağı, İlahi Vahyin insanların tarafından -iyi ya da kötü niyetle- bir şekilde bozulmasından kaynaklanmaktadır. Müslümanlar açısından tek bir din vardır ve bu dinin adı da İslam’dır. Hz. Âdem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar gelen vahyin buyruklarının tümü de İslam’ın buyruklarıdır. Yüce Allah, peygamberler aracılığıyla buyruklarını iletmiş ve insanlar, zamanla bu mesajları unutarak değiştirmişlerdir. Bu tepkiler, bazen iyi yönde değişimlere sebep olurken bazen de etkisiz kalarak daha farklı bir yöne insanları sevk etmiştir. Deizm ve Ateizm de aslında bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan deizm ve ateizm, bir sebep değil, sonuçtur.[2]

Günümüzde deistler ve ateistler, tarihteki atalarından daha aktif ve teknik imkânlar bakımından daha donanımlıdır. İnternet, sosyal medya, sosyal ağlar, dijital pazar gibi iletişim teknolojisinin en yeni ürün ve icatları onlara, sanal ortamlarda daha geniş ve daha sistemli biçimde örgütlenme imkânı sunmaktadır. Bu insanların pek çoğu, günlük hayatta birbirlerini tanımasalar da sanal ağlar üzerinden birbirleriyle sürekli iletişim halindedir. Bir kısmı, güçlerini, dinin esaslarını ve kurumlarını ve de dindarları aşağılayarak test etmektedir. Onları, vahşi kapitalizmin dine, dindarlara, değerlerine ve kurumlarına yönelik pervasız tasallutunun taşeronları olarak görebiliriz. Burada, öncülüğü, ‘militan’ ateistler üstlenmiştir. Onların peş peşe neşrettikleri din karşıtı eserler, kendini deist olarak tanıtan zümrelerin de besin kaynağıdır. Aralarındaki en belirgin ve belki de yegâne fark, Tanrılı ve Tanrısız olmadır. Kökleri, Yunan felsefesine kadar uzanan ve daha ziyade Tanrı, insan, hayat, tabiat, ölüm gibi konularda zihne takılan varoluşsal sorunların cevaplarını vahiy ve dinden bağımsız biçimde tabii dünyadan bulma gayretlerinin, deizme kapı araladığını bilmek önemlidir.[3]

Müslümanlar olarak bizlerin asli vazife ve sorumluluklarımızı yerine getir(e)meme gediğinden sızan boşlukların sonucunda oluşan deizm, ateizm ve daha nice küfür, şirk, batıl ve zulüm menşeili anlayış ve olgular, daha çok davet ve tebliğe sarılmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatmış oluyor bizlere. Hayatımızın en ciddi parçası olarak görmemiz gereken davet vazifesinde bizleri muvaffak etmesi için Yüce Rabbimize duacıyız.

Fatih PALA

fatihpalafatih@gmail.com

[1] Doç. Dr. Hasan Tevfik MARULCU, S. D. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Enbiyâ 21/30 Bağlamında Kelâm-Belâğat İlişkisi –Ateizm ve Deizme Bir Reddiye–, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2018/2, Sayı: 31, s. 304-325. (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/557270)

[2] Ömer Faruk ERDEM, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Bir Müslüman Deizm ve Ateizm’e Nasıl Bakmalı?,  Beyan Yay., s. 22-23.

[3] Adnan Bülent BALOĞLU, Son Hurafe Deizm, DİB Yay., s. 12.