Geçen ayki yazımızda Değişim konusunda ‘Allah’ın Değiştirmesi ve Toplumun Değişmesi’ ana başlığıyla değişimin temel kodlarını vermeye çalışmıştık, bu sayıda konumuza devam ederek tamamlamaya çalışacağız inşallah. Rabbimden muvaffakiyetler dilerim.

Toplumun Kendini Değiştirmesi

Dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken mesele; bir kavim bir toplum olarak bize özgü olan değişimin gereğidir. Gerçekleştirmemiz gereken bu değişim öncelikle “nefislerde” var olana ilişkindir.

Gerçekte Allah (c.c) insana “nefsinde olanı değiştirme ve bir durumdan diğerine geçebilme” yeteneği vermiştir.
Aşağı durumdan yüksek duruma geçiş Allah’ın şu kelamında geçen “emanet” sözcüğüyle kastedilen şeydir; “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler; ondan korktular da emaneti insan yüklendi. İnsan cidden çok zalim, çok cahil’dir.” (Ahzab,72)

Çok zalim, çünkü bunu bildi de gereğini yapmadı; çok cahil, çünkü öğrenmek yerine tutup cehline kanaat etti, oysa isteseydi öğrenebilirdi.

Esasen insanoğlunun temel çabası, gayreti; toplumu nefislerden başlayarak şer’den hayra doğru (yada aksi yönde) değiştirmektir.

Peki, nedir bu nefisler denen şey? Kur’an-ı Kerim’de mahiyeti hakkında pek durulmaz. Daha çok “nefislerde olanı” değiştirme uğraşı üzerinde durur. İşte burada sorular başlar; Nefisle birlikte var olan şey, başından beri nefisle birlikte mi vardır, yoksa tüm bu şeyler nefse sonradan mı konmuş yada yerleşmiştir? Bu şeyleri ortadan kaldırıp başka bir şeye dönüştürmek nasıl mümkün olacaktır? İnsanın bu alanda karşılaşacağı zorlukların derecesi nedir?
Allah Teâla insandan, nefsini arındırmaya veya azdırmaya muktedir bir varlık olarak söz etmektedir: “Nefsini arındıran kurtulmuştur; azdıransa ziyanda.” (Şems, 10)

Peki, nedir kurtuluşa götürücü niteliğiyle nefsi arındırmanın ilkeleri ve ziyana sokucu niteliğiyle nefsi azdıran faktörler?

Göründüğü kadarıyla nefis’te “fücur ve takva” yeteneği dışında orijinal bir şey yoktur. Nefis denen, yapısı şaşkınlık uyandıran bu yaratığı Allah takvaya da fücura da eğilimli olarak yaratmıştır. Nitekim Yüce Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “(Andolsun) nefse ve onu düzenleyene ki nefse fücurunu da takvasını da ilham etmiştir.” (Şems, 7–8)
Allah (c.c) nefsi yaratmış, şaşırtıcı biçimde düzenlemiş ve sonra ona takva ve fücuru ilham etmiştir. Bu düzenleyiş ve ilham, Allah’ın işlerindendir. Sonra buyuruyor: “Nefsini arındıran kurtulmuştur, azdıran ise ziyanda.”
Bu da insana ait bir eylemdir. Allah azdırma ve arındırmayı kula, düzenleme ve ilhamı da kendi münezzeh zâtına nispet etmektedir. Ancak, kula nispet edilen şey, yalnızca Allah’tan ve O’nun kereminden kendisine bağışlanan bir güçle gerçekleşir. Allah (c.c) buyuruyor: “Onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe …”
Bu ayet, bir kere fikirlerin nefislere yerleştirilebileceğini ifade eder. Aynı şekilde nefiste yer tutmuş kavramların kaldırılıp, yerine başkalarının konulabileceğini de ifade eder. Ancak bazı fikirler nefislerde pek erken bir vakitte, ilk çocukluk dönemlerinde oluşur. Nefsin derinliklerine kadar inerek onu, davranışları planında evirip çevirir. Bu meyanda olmak üzere Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Her doğan, fıtrat üzere doğar. Sonra onu babası Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.”

Bu değişim yalnızca hadiste sözü geçen inanç biçimlerine münhasır olmadığı gibi, bu değişimi yalnızca babalar yönlendirmez. Mesele tüm akideleri, inanç ve fikirlere yön veren tüm araç ve etkenleri kapsamaktadır.

Fıtratın Anlamı

Fıtrat üzere doğmanın anlamı Allah’ın şu ayetinde belirtilmektedir: “Ve (andolsun) nefse, onu düzenleyip fücurunu, takvasını ona ilham edene… Nefsini arındıran kurtulmuştur; azdıran ise ziyanda.” (Şems, 7–10)

Yoksa fıtrat üzere doğmak demek, Müslüman olarak doğmak demek değildir. Çocuk İslam’a meyilli olarak doğmuştur; bunu bilfiil Müslümanlığa dönüştürmesi ancak nefsi arındırması işlemiyle olur. Çünkü çocuk, etrafı yalıtılmış bir şekilde bırakılırsa bilfiil Müslüman olmaz. Onu Müslüman kılan şey yine de çevresinin, ana-babasının ya da onların yerine geçecek faktörlerin etkisidir.

Fıtratın anlamı, gerçeğe meyletme yeteneğidir. Bu yetenek, kendisine seçme şansı tanındığı zaman fıtrata gerçeği seçtirir. Böyle olmuyorsa yetenek deformasyona uğramış demektir. Boş, önceden bir saplantıya düşmemiş bir zihne sahip kişinin önüne iki seçenek konsa, kesinlikle gerçeğe eğilim duyacaktır. Boş, geçmişin kalıntılarını kendisinde barındırmayan bir zihne sahip insana, bir İslam, bir de diğer inançlar teklif edilse, kesinlikle İslam’ı seçecektir.
Müslim’in rivayet ettiği Kudsî Hadis’te: “Ben kullarımızın hepsini hanif olarak yarattım. Şeytanlar uğradı ve dinlerinden alıkoydu onları.”

İbn-i Teymiye’nin de fıtrat üzerine yorumları vardır;

Zaruri/Fıtrî bilgiler, fıtratın sağlam ve esen olduğu bir ortamda oluşurlar. Fıtrata bozukluk ve hastalığın ârız olması halinde hak bâtıl görünür.

Başka bir yerde de İbn-i Teymiye şunları söylüyor: “Allah (c.c) kullarını bir fıtrat üzere yarattı; onlara peygamberlerini gönderip, kitaplarını indirdi. Kulların mükemmel biçimiyle fıtrata ve indirilen şeriata uygunlukları, onların esenlik içinde olmaları demektir. O filozoflar yok mu; Allah’ın şeriat ve fıtratını değiştirdiler de değiştirdiler…”

Zemahşeri de bu esasa ilişkin olarak şunları yazmaktadır: “Allah mahlûkata fıtratını verdi. Göklere yaratılışlarındaki fıtratı veren Allah’tır. Ve her doğan fıtrat, yani hak dini kabule yatkın bir tabiat üzere doğar.”

İnsanın Psikolojik Yapısı ile Davranışları Arasındaki İlişki

İnsan, bir şeye sebep olur ve sonuç Allah’ın yaratmasıyla oluşur; sanki yaratan insanmış yada bitkiymiş gibi görünür. Aynı şekilde zihinlerimize (nefislerimize) yerleştirdiğimiz fikirlerden de Allah (c.c) fiilleri yaratır.
Nasıl, toprakta zeytin, nar, üzüm vs. yetiştirebiliyorsak, aynı şekilde kendilerinden sonuç olarak belirli eylem ve davranışların oluştuğu fikirleri nefsimize yerleştirebiliyoruz. Nasıl, her ağacın bir meyvesi varsa, her fikrin davranışa dönüşen belli bir sonucu vardır. Biz dilediğimiz meyveyi yetiştirebiliriz ama hurma ağacından karpuz yetiştiremeyiz; düşünceler de böyledir.

Şu örneğe bakacak olursak; Allah (c.c) bazı cisimleri iletken, bazılarını yalıtkan yaratmıştır. Böyle bir durumda araştırmamızın konusu Allah’ın bir maddenin elektriği iletmesine karşılık, diğerini niye yalıtkan yarattığı mı olacak? Hayır, yalnızca elektriğe hükmetmek için bu özellikten nasıl faydalanacağımız olacak.
Aynı durum insanın eylemlerine nispetle de böyledir. “Bu eylem, niye bu fikirle önceleniyor?” (yani niye bu eylemin sebebi bu fikirdir?) gibi bir soruyu sormanın yararı yoktur. Ama “Bu fikrin şu eylemle sonuçlanmasını nasıl sağlarız?” ya da “Şu fikri davranışa dönüştürmek üzere zihnimize nasıl yerleştiririz?” türünden soruların karşılıklarına gücümüz elvermektedir. Bu gücü bize Allah (c.c) vermiştir ve işte bu yüzdendir ki, insan eylemlerinden sorumludur.
Artık şunu diyebiliriz: İnsanın davranış ve tasarrufları fikirlerinin bir sonucudur. Psikolojik yapı söz konusu olduğunda, en keskin yorumuyla şu söylenebilir ki; insan ister kendisinin, isterse başkasının gayretiyle psişik yapısını (nefsinde olanı) değiştirdiği zaman, kaçınılmaz olarak davranışları da değişecektir. Bu değişimin aşırı noktalara varması da mümkündür. Psişik yapısı atılganlıktan, çekingenliğe dönüşebileceği gibi, sevinçten kedere veya cesaretten çöküntüye de dönüşebilir.

Müslümanlar önce nefislerinde olanı (psişik veya zihinsel yapılarını) değiştirmelidirler ki, yapmış olduğu eylemler de değişsin.

Bir masal anlatılır:

Gücü insanı dehşete ve hayrete düşüren, şöhreti ufukları tutmuş bir dev varmış. Bu deve dair ağızdan ağza dolaşan rivayetler yakın bir kentte oturan başka bir devin kulağına da gelmiş. Bu dev, insanların ağızlarında dolaşan rivayetlere bakarak onunla tanışmak istemiş ve iltifatlarla dolu bir mektup göndererek dostluğunu arz etmiş, muhabbet talebinde bulunmuş. Ne var ki cevap hiç de umduğu gibi çıkmamış; ondan, haddini bilmesini isteyen küstahça bir cevapmış bu. Bunun üzerine edepsizce karşılıkta bulunan bu gururlu dev karşısında onurunu kurtarmak için intikam almaya karar vermiş. Yola çıkmış; koşa koşa mağrur devin bulunduğu kentin yüksek varoşlarına ulaşmış. Hasmının arzı titreten ayak seslerini duyan mağrur devin dizlerinin bağı çözülmüş, rengi atmış. Durumu anlayan karısı biçare kocasına işaretle, yatağa girmesini istemiş ve üstüne de yorgan atmış… Öfkeli dev oraya ulaşınca o insan kadri bilmeyen mağrur, utanmaz herifin nerede olduğunu sormuş ve ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğini, insanlara nasıl karşılık verilirmiş öğreteceğini eklemiş… Diğer devin karısı “hişt” demiş, “yavaş konuş, çocuğu uyandıracaksın!” ve yorganın altından uzanan iki ayağı göstermiş öfkeli deve. Bu iki ayağı gören öfkeli devin kalbine bir korku düşmüş. Başından bir kova soğuk su dökülmüş gibi kalakalmış. “Çocuk” diye söylenmiş kendi kendine, “Çocuk buysa babası kim bilir nasıl öyleyse!” Sonra da paldır küldür, kaçarak dönmüş geldiği yoldan.

Bu masalı dinlediğimizde; “masal bu” der geçeriz. Ama masaldaki olaylar bizi ilgilendirmektedir. Zira bu olaylar psikolojik yasalarla ilişkilidir. Bu masal bir kurgudur ama biçimsel değeri ne olursa olsun, kendi içinde bir takım anlamlara işaret eder. Masalın anlam olarak gösterdiği şey, insanın kuvvet karşısındaki edilgenliği olabileceği gibi, insanın gerçeği üstün tutmasını da öne çıkarıyor olabilir.

Nitekim Firavun’un huzurundaki büyücülerin durumu da böyleydi. Günün erken saatlerinde dedikleri neydi? “Firavun’un izzetiyle kesinlikle biz galip geleceğiz.” (Şuara, 44) Akşam olunca dünyayı nasıl hiçe saydıklarını gördün: “Seni, gelen açık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Neye hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatında hükmedebilirsin.” (Taha, 72)

Anılan kıssa, doğuştan getirilen bir güdünün toplumsal yansımasını açıklamaktadır. Bu güdü, kuvvetli olunduğu durumlarda büyüklenme, zayıf olunduğunda ise boyun eğme psikolojisinde ifadesini bulur. Bu ikisi birbirlerini gerektirirler.

Büyüklenip, böbürlenen kimse kuvvet durumu ortadan kalktığında zillete düşer. Gerçek insan ise, kuvveti elinde tuttuğunda büyüklenmez, kaybettiğinde ise zillete düşmez.

Hz. Yusuf (a.s)’un kıssasına bakarsak, onda da şehvetin galeyanı karşısında direnme gücünü yitirmeyen insanı örnekleyen, çarpıcı bir anlamla karşılaşırız.

Anlatılan masalda geçen insan davranışlarına baktığımızda; psikolojik karakter değişince insan davranışları da değişir. Onun, nefsine empoze ettiği şeyin egemenliğine mutlak anlamda boyun eğer. İşte bu yüzdendir ki nefsinde olanı değiştirme gücüne sahip olan, toplumu da değiştirme gücüne sahiptir.

Masala dönecek olursak; kadın zekâsıyla öfkeli devin psikolojik durumunu değiştirmiş, tıpkı bir düğmeye basılmış da vantilatör sarsılarak dönmeye başlamış gibi, devi tir tir titretmiştir. Bunun örneğini İslam dünyasının davranışlarındaki birçok tavırda görmek mümkün.

Başka bir örnekleme:

Bu sefer kurgu değil, olmuş bir olay. Zira Resulullah (s.a.v)’ın hayatından alınma. Bu olayı, nefiste olanı, bu yüzden de toplumu değiştirme gücünü elinde bulunduran insanın egemenliğine canlı bir örnek olarak sunulmaktadır.
Hendek gazvesini anlatırken İbn-i Kayyım el-Cevzi Zâdül Meâd adlı eserinde şunları zikretmiştir:
“Sonra Allah Teâlâ, düşmanın arasına tefrika girmesini, toplulukların dağılmasını ve hudutların parçalanmasını takdir buyurdu. Bunu kolaylaştıran sebeblerden biri şu olmuştur: Gaftan kabilesinden Nuaym b. Mes’ud, Allah Resulü (s.a.v)’ne gelmiş ve ‘Ey Allah’ın Resulü, ben Müslüman oldum; dilediğini emret, yapayım! Demişti. Allah Resulü de ona ‘Sen tek
kişisin, gücünün yettiği hileyi lehimize planla. Kuşkusuz harp hiledir.’ Buyurmuştu.
Nuaym, o hızla Ben-i Kurayza kabilesine gitti. Cahiliye döneminde onlarla arası iyiydi; yanlarına vardı. Ne var ki, onlar henüz Müslüman olduğunu bilmiyorlardı: ‘Ey Ben-i Kurayza’ dedi. ‘Siz Muhammed’le savaştınız. Kureyş ise fırsatları değerlendirecek yerde, ne yaptı? Kendi bölgelerine çekildi ve sizi terk etti; Muhammed’de sizden intikam aldı.’ Ben-i Kurayza Yahudileri; ‘Mesele nedir Ey Nuaym’ dediler. Nuaym: Kureyşlilerle birlik olup, savaşmayın. Tâ ki size (teminat olarak) rehineler versinler.’ Deyince Ben-i Kurayza Yahudileri : ‘haklısın’ dediler. Nuaym sonra tuttu, Kureyşlilere gitti: ‘Size olan sevgi ve iyi niyetimi bilirsiniz’ diye başladı söze. Onlar da: ‘Evet’ diye doğruladılar. Nuaym devamla: ‘Yahudiler Muhammed ve ashabıyla yaptıkları anlaşmayı bozdukları için pişman olup ona tabi oldular. Sizden rehineler alıp ona teslim edecekler. Eğer sizden rehine isterlerse sakın vermeyin’ dedi. Sonra Gatfan’a gitti. Onlara da aynı meyanda şeyler söyledi.

Şevval ayının Cumartesi akşamı Kureyş nabız yoklamak üzere Yahudilere haber saldı: ‘Hayvanlarımız telef oldu. Bize destek olun da Muhammed’in işini bitirelim.’ Yahudilerin karşı haberi şu oldu: ‘Bu gün günlerden Cumartesi. ‘Bugün çalışmaları nedeniyle öncekilerimizin başına neler geldi, siz de bilirsiniz. Kaldı ki, siz bize rehineler göndermeden sizinle birlikte savaşmayız.’ Bu haberi alan Kureyş: ‘Nuaym’ın dediği çıktı’. Diye düşündü. Böylece iki fırkaya bölünmüş oldular…

“Allah inkâr edenleri kinleriyle geri çevirdi; Bir hayra ulaşamadılar.”(Ahzab,25)
Toplumsal psikolojinin değişimi için başvurulan bu yöntem belirli şartlarla ilgilidir ve bu uygulama Resul (s.a.v)’den açık bir işaret niteliğindedir.

Hendek, savaş şartları bakımından avantaj teşkil edecek biçimde sağlamdı. Yanı sıra Allah Resulü’nün karşı karşıya bulunduğu problemin tarihî şartlarını bilmesi, özellikle iki fırka ile ilgili özel ilişkileri içinde bulunulan durumu iyi değerlendirmesi Peygamberimize tartışmasız bir üstünlük sağladı.
Nuaym b. Mesud’un kıssası, mevcut şartları değiştirmede, psikolojik şartları değiştirme gücünü sağladığı avantajın gerçekten apaçık bir örneğidir.

Üçüncü Örnekleme:

Yaşadığımız çağda insan zekâları “değişim” konusuna önem vermeye başladı. Amaç; Toplumların psikolojisini, tarihlerini, neyi kolayca kabullenip, neyi tereddütsüz reddedebileceklerini bilmekten ve tüm bunları süper güç’lerin çıkarına uygun olarak değişim sürecine kanalize etmekten öte bir mahâret gerektirmeyen, az bir çabayla zorunlu sonuçlara ulaşmaktır.

Gerçekten de dünyanın kontrolü üzerine çekişen ve onu çıkarlarına uygun yöne sevk etmek isteyen süper güçler bu alana gereken özen ve önemi göstermeye başladılar.

ABD’li bir Profesöre ait “Dış Politikanın Yöntemleri” adlı kitapta şöyle denilmektedir: “Ne var ki diplomasinin, Amerikan diplomasisindeki biçimiyle, amacına ulaşmak için yabancı devlet adamlarının iradesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan başka seçeneği yoktur. Amerika bunun için dış politikanın politik, askerî, ekonomik ve psikolojik tüm araçlarını çıkarları doğrultusunda kullanmak zorundadır.”

Aynı kitapta, kültürel-ideolojik dış politikadan da söz edilmektedir: “Amerika, psikolojik araçlarla dış politik hedeflerine ulaşmaya çalışır.” denilmektedir.

Günümüzde de Amerika, İsrail, İngiltere ve Rusya gibi süper güç ülkelerin özellikle üçüncü dünya ülkelerine karşı yürüttükleri psikolojik savaş sayesinde kendilerinin yenilmezliğini kabul ettirmeye çalışmakta, bunu kabule yanaşmayanları ise, askerî-terör yöntemiyle üstünlük sağlamaya ve böylece kendi dünya görüşlerinin hâkimiyetini sağlamaya çalışmaktadırlar.

Değişim Yasasıyla ilgili tekrar İbn-i Haldun’a kulak veriyoruz.

İbn-i Haldun değişim yasasını açıkça devletlerin ömürlerine bağlar.

Mukaddime’nin “Şahıslar gibi Devletlerin de Tabii Ömürleri Vardır” başlığı altındaki fasılda İbn-i Haldun bireylerin ömürlerinden söz ettikten sonra, devletlerin ömürlerini ele alır. Şöyle ki;

Çoğunlukla bir devletin ömrü üç kuşağı geçmez. Bir kuşak bir şahsın ömrü kadardır ve bu da ortalama 40 yıldır. Bunun nedenine gelince; birinci kuşak bedevilik ve sert mizacın özelliklerini sürdürür…

İkinci kuşak da mülk ve lüks hayat nedeniyle bedevilikten uygarlığa gider. Üçüncü kuşağa gelince; bir zamanlar sanki hiç öyle yaşamamış gibi bedevilik ve sertliği unutur. Sonunda evladı iyal gibi devletin üstüne kalırlar… Görüldüğü gibi üç kuşak vardır. Devletin ihtiyarlayıp gerilemesi bu üç kuşak süresinde meydana gelir.

Bu üç kuşağın ömrü daha önce geçtiği üzere yüz yirmi senedir. Devletler çoğunlukla bu ömrü aşamazlar. Üç aşağı beş yukarı böyledir ancak, devlete içerden ya da dışardan talip olanların bulunmaması halinde bu böyledir. Talip bulunmayınca kendiliğinden gelen ihtiyarlık her yanda belirtilerini göstermeye başlar. Eğer içerden ya da dışardan devlete bir talip çıkarsa, devlet bir savunucu bulamaz. “Ecelleri gelince ne bir an geriye bırakılırlar, ne de bir an önceye alınırlar.(Nahl 61)”

Netice olarak da; günah işlediğini bilmeyen ondan nasıl tevbe eder ki! (Neyin içinde bulunduğunu) kavramak tevbe’nin şartıdır. Nefiste olanın değişimi şarttır. Tevbe eden nefsinde olanı değiştirmiş demiştir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR
1-Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said
2-Mukaddime, İbn-i Haldun

NOT: BU YAZI GENÇ BİRİKİM DERGİSİNİN AĞUSTOS 2013 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.