Konumuza öncelikle “Değişim” in ne olduğunun izahı ile başlamak gerekmektedir.
Değişim; Hoşnut olunmayan, beğenilmeyen bir durumdan, daha iyi bir duruma geçiş demektir.
Değişim konusunda bizleri asıl ilgilendiren Rad suresinin 11.ayetinde geçen “Bir toplum kendi özünde (nefsinde) olanı değiştirmedikçe Allah (c.c) da onların durumunu değiştirmez.” mealindeki ayet-i kerimesidir.
Bu ayetin eksen olarak ele alınması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu konudaki diğer ayetlere bakıldığında da değişim konusunda hep bu ayete işaret edilmektedir. Değişimin özetini görmekteyiz bu ayette.
Genel olarak Kur’an’ın insanoğluna öğretmek istediği şey değişim probleminin çözümünü nefs’te aramak gerektiğidir. İnsanı hariçten kuşatan zulüm yoktur Kur’an’a göre, insanın nefsine ettiği zulüm vardır. Tarihin özü, toplumun yasası budur.
Problemler karşısında insan aklının alacağı iki mümkün tavır vardır: Ya problemlerin yasalara bağımlı olduğunu varsayacak ve böylece problemin yasalara egemenlik ve buyruğuna boyun eğmesi mümkün olacak, ya da problemlerin yasalara boyun eğmediğini ya da yasaların keşfedilmeyeceğini varsayacaktır.
Müslümanlar çözüme giderken bu iki tavırdan hangisini seçecekler? Birinci durumu seçip problemlerin kendilerine boyun eğdiği, keşfedilebilir yasaların var olduğunu kabul edecekler mi, yoksa problemlerin böyle yasalara falan boyun eğmediğini öngörüp, bu yasaları keşfetmeye kalkışmanın boşuna bir uğraş olduğunu mu düşünecekler? Yoksa kimilerinin inandığı gibi, bu yasa denilen şeylerin (Sünnetullah) insan hayatında anlaşılmaz sebeplerin hüküm sürdüğünü mü ileri sürecekler?
Konunun Müslüman bilincini esas alan bir yaklaşımla ele alınmış olması, Müslüman’a Değişim problemi karşısında takınacağı tavrı belirleyebilmesi bakımından yarar sağlayacaktır. Teorinin çelişkilerden uzak olmasının çözüme ulaşmada önemli bir etkisi vardır. Hatta denilebilir ki; Çözüm teorinin sıhhatinde ve açıklığında yatmaktadır.
Müslümanlar cevaplandırılması mutlaka lazımmış gibi usanmadan, ısrarla şu soruyu soruyor: Ne yapmamız gerek? Müslüman bu soruyu sorduğunda seçimi de yapmış olmaktadır; çünkü bu soru aklın problemler karşısında takınabileceği iki tavırdan birincisini yani karmaşık olanını seçmesi gerektiğini de içermektedir. Demek ki akıl henüz seçimini açıklıkla yapamamıştır. Demek ki problemlerin bağımlı olduğu yasaların varlığına bu yasaların keşfedilebilir olduğuna ve insanın kendi çabalarıyla onu halledebileceğine inanmamaktadır.
Bu konuda olumsuz tavır takınanlar, onlar ümmetin genelidir. Hepsi Mehdi (kurtarıcı) beklemekte yahut kıyamet alametlerinin dökümünü yapmaktadır. Zihinlerinde kök salmış olan düşünce şudur: Bu problemleri Allah’tan başkası halledemez, bilginlerin âlimlerin çabası boşuna…
Problemlere özgü yasaların olduğunu görmeyenler yahut onları yanlış yorumlayanların sonuca (yani değişime) ulaşması mümkün değildir.
Toplumsal zıtlaşmalar, zor şartlarda yardımlaşmadan yüz çevirme, bireylerin birbirini türlü biçimlerde çekiştirmeleri, itham etmeleri, ilmi istemek hususunda geneli içine alan bir atalet, tarihin verdiği derslerden yüz çevirmek (ders almamak).
Tüm bu toplumsal hastalıklar, insan organizmasına isabet eden hastalıkların tehlikesinden daha az değildir. Sözünü ettiğimiz toplumsal hastalıklar insanların akıllarına isabet eder ve onları atıl bırakıp aptallaştırır.
Kur’an-ı Kerim ‘hastalık’ (maraz) sözcüğünü çeşitli yerlerde anmaktadır. Fakat bununla kastedilen bireyin bedeninde oluşan rahatsızlık değildir. Kur’an’da adı geçen hastalık toplumun nefsinde oluşan hastalıktır. ‘Kalp hastalığından söz edildiğinde kastedilen kalp romatizması, çarpıntı, damar tıkanıklığı, kısaca ani bir kalp durmasıyla ansızın ölüme neden olabilecek bir hastalık değildir. Kur’an’ın kalp hastalığıyla kastettiği şey insana, fikirlerle münasebetinin ardından oluşan ‘fikrî’ hastalıktır. Bu hastalık kişiyi ümmet içinde toplumsal görevini yapamaz durumuna getirir. Nasıl kalp yetersizliği bedeni güç sarfı isteyen herhangi bir işe koyulmaktan alıkoyuyorsa, toplumun fikrî odaklarına çöreklenen zafiyet de toplumu hem bünye, hem bilgi planında güçlü olmayı gerektiren herhangi bir probleme yönelmekten alıkoyar.
Müslümanlara düşkünlük ve yumuşaklıkta üstüne olmayan Peygamber (s.a.v) başından sonuna kadar zihinlere şunu yerleştirmeye çalıştı; Belli yasalara uymak bakımından hayat, toplum ve madde arasında bir benzeşme vardır. Yani cismin doğal konumunu nasıl koruduğunu açıklayan, canlının sağlık üzere olmasını sağlayan ve toplumu çözülmekten koruyan yasalar karşılıklı olarak benzeşirler. İşte bu yüzdendir ki Allah Resulü (s.a.v) yaptığı maddi bir örneklemeyi toplumsal plana uyarlamakta, sonra canlı organizmalara ilişkin bir örneklemesini toplumsal ilişkilere benzetmektedir.
İkinci benzetmesinde ise Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır; “Mü’minleri birbirine karşı merhamet etmede, sevgi göstermede, temayül etmede, bir organı şikâyetçi olduğunda diğer organlarının sabah akşam bu şikâyete karşılık verdiği bir beden gibi görürsün.”(Buhari)
Bir problemle karşılaşan ve fakat çözümüne inanan insan, değişim olgusuna inanan insandır. “Değişim” hoşnut olunmayan bir durumdan, daha iyi bir duruma geçiş demektir. Bu geçiş insanın potansiyeliyle, araç ve amaçlar arasındaki ilişkileri belirleyen bir yasaya bağlıdır.
İslâmî hayatı açmazlara sokan ve seyrini durduran söz konusu yanlış görüşlerin aslında zorlu bir niteliği yoktur; aksine fikre tahammül edemeyecek kadar zayıftırlar. Ama her ne hikmetse bu ucuz gaflet tarihin akışını durdurmaya yetmektedir. Nitekim Muhammed İkbal bu konuda vurguluyor;
“Dostum gafletle geçirdiğin bir an
Menzilden bin mil uzağa patlar.”
Müslümanlar problemlerin bağlı olduğu Değişim yasalarını kavradıkları an, içinde bulundukları derbederlik ortadan kalkacak, yerine bu kavrayıştan çıkardıkları kararlı bir tavır gelecektir.
İnsanlığın Genel Yasası
Ayet-i kerime’de yer alan kural, tüm insanları kapsamına almaktadır. Ayette geçen ‘Kavm’ teriminin özellikle belli bir kavmi belirtmemesi bunu kanıtlıyor.’Kavm’ tüm kavimlerden her hangi bir kavim anlamındadır.
Müslümanların değişim konusunda içinde bulundukları acizlik, büyük ölçüde psikolojik (neftse olan) değişim yasalarının onlar için açık-seçik olmamasına bağlanabilir. Bir de bu değişim uzun asırların ardından katlana katlana gelmişse… İşte burada psikolojik değişim yasalarını bilmenin önemi ortaya çıkmaktadır.
Değişimler hakkında açık-seçik bir bilgiye sahip olmak, arzulanan değişim yasalarına egemen olmak bakımından zorunludur.
Demek ki;
1) Psikolojik (yani neftse mekân tutmuş her şeyin) değişim yasalarını bilmek kaçınılmaz derecede zorunludur.
2) Aynı şekilde değiştirmemiz gereken şeyi bilmek zorunludur. Yani değiştirmemiz gereken vehimleri ve tespit etmemiz gereken gerçekleri bilmek.
3) Ve psikolojik durumlarını bu değişime tabi tutacağımız kimseleri bilmek. Kişisel denge ve alışkanlıkları ister bozulsun, ister bozulmasın fark etmez. Çünkü asıl başları belâda olanlar onlardır.
Ayette zikredilen köklü değişim sürecini başlatmak için tüm bunları bilmek kaçınılmaz biçimde gereklidir.
Bireysel Değil Toplumsal Bir Yasa
Konumuzun ekseni olan ayet, içeriğindeki yasayı açıklamakla toplumsal bir yasayı açıklamış olmaktadır, bireysel bir yasayı değil. Zira “kavm” sözcüğü, ümmet ya da toplum kavramına atfedilecek biçimde bir toplam ve bir topluluğu ifade etmektedir.
Ayetten belirli bir bireyin kastedildiği anlamını çıkarmak mümkün değildir. Öyle olsaydı Allah (c.c) “Şüphesiz Allah kendini değiştirmedikçe bir insanın durumunu değiştirmez” derdi. Kadın ya da erkek, mü’min ya da kâfir diye bir niteleme de yok. Kadınıyla, erkeğiyle, seçkiniyle, avamıyla belirli bir toplum ya da ümmetin tüm muhtevasını kapsayan özelliklere sahip bir kavim ya da topluluktur söz konusu edilen.
Buradan kalkarak, “bir kimse nefsinde olanı değiştirince, Allah da onun durumunu değiştirir,” gibi bir hükme varmış olmayız.
Bundan çıkan sonuç şudur ki; bir kişinin nefsinde olanı değiştirmesi şart değildir. Aynı şekilde değiştirmemesi de öyle. Çünkü söz konusu olan belirli bir kişi değil, öz anlamıyla yani tek bir beden oluşu, tek bir varoluş arz etmesi itibariyle toplum’dur. Bu yüzden birey, nefsinde olanı değiştirirse birtakım yönleri değişebilir ancak ve bu değişim her yanıyla süreklilik arz eder.
Topluma özgü olgulara gelince, onların değişmesi kaçınılmazdır ve bu değişimden birey de pay alır. Böylece “Şüphesiz Allah bir kavmin durumunu değiştirmez” ayetinin kapsadığı anlam, hemen ayetin akabinde belirtildiği gibi bu “toplum ya da toplumsal varoluş kendi özünde olanı değiştirmedikçe” biçiminde bütünlenmiş olur.
Bilinç toplumun bünyesine yayılmalıdır. Zira toplum düzenini sağlamak toplum bilincine düşer. Toplumsal bilinç, her bireye, onun sorumluluk alanına giren bir görev yükler. Ve bu sorumluluk kişi için sağduyuya ulaşma ve onu yaygınlaştırma fırsatları arttığı oranda fazlalaşır.
Konuyu bu düzeyde algılayan kişi, kendisine heba edegeldiği ömrünü nerede tükettiği sorulacağı zamanı hatırladıkça ürperecektir. Kendisine diğer imkânlardan da sorulacaktır. Allah’ın kendisine bağışladığı ve fakat düşünceden fiile geçiremeyip ihmal ettiği emanetlerden. Sözgelimi, insandaki okuma-yazma yeteneği bir imkân’dır. İnsanın öğrenim yolunda sarf ettiği çaba ile okur-yazar olur olmaz bu yeteneğini pratiğe dönüştürmesi ise, insandaki bilfiil imkân’dır. İnsanda açığa çıkmayı bekleyen diğer yetenekler için de durum aynıdır.
Ahirete değil, dünyaya ilişkin bir yasa
Değişim yasasıyla ilgili bu ayet uhrevi bir probleme, ahirete ilişkin bir hesaba değil, “içtimâi/dünyevî” bir muhasebeye yöneliktir.
Dünyadaki muhasebe toplumsal, ahiretteki muhasebe ise bireysel’dir. Zira ahirete ilişkin sorumluluk da bireysel’dir. Bu birçok ayette gösterilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ buyuruyor; “O dediği şeye biz varis olacağız ve bize tek başına gelecek.”(Meryem, 80) ve ayrıca “ Hiçbir günahkâr, başkasının yükünü yüklenmez, insana kendi yapıp ettiklerinden başkası yoktur. Ve ne yapıp ettiği de yakında görülecektir.”(Necm, 38–40)
Toplumsal sorumluluğa yani toplumun tümden yargılanmasına gelince; bu da Allah’ın şu âyetiyle açıkça belirtilmiştir; “Bir de içinizden yalnızca zalimlere isabet etmekle kalmayacak olan bir fitneden sakının ve bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin olandır. (Enfal, 25)
Suçlu, günahkâr bir topluma bir musibet indiğinde bu, suçsuz bireyleri de içine alır. Buna karşılık esenlikli bir toplumda suçlu bireyler de mutlu olurlar.
Buna Resul (s.a.v)’ün hadisi de işaret etmektedir. Kendisine “İçimizde Salihler varken de mi helak olacağız? Diye sorulduğunda, “Evet” demiştir. “Kötülük çoğaldığında bekleyin bunu.” Demek ki nasıl nimet ve musibet geneli içine alıyorsa, toplumun dünyadaki muhasebesi de toplumsal olacaktır doğal olarak. Toplumun tanımı konusunda bunu anlamak gerekmektedir.
Ayetin Vurguladığı İki Değişim:
Allah’ın Değiştirmesi ve Toplumun Değişmesi
Gramer kuralları gereğince ayetin metninde geçen birinci değişimin faili (yani öznesi) Allah Teâla’dır; ikinci değişimin faili ise kavim ya da toplum’dur. İkinci değişime ait dinamiklerin kaynaklandığı güç, Allah’ın topluma bir bağışıdır ya da Allah’ın toplumu değişime yetenekli kılmasıdır.
İki değişim arasında öncelik–sonralık sıralaması vardır. İlk önce oluşması gereken değişim, Allah’ın topluma görev ve sorumluluk olarak verdiği değişimdir. Allah bu değişim gücünü topluma vermiştir.
İki değişimin kendine özgü alanları vardır. Allah’ın doğrudan oluşturduğu değişimin alanı toplumsal alan’dır. O’nun topluma isnad ettiği değişimin alanı ise toplumu oluşturan bireyler alanı, toplumun “enfüsi” (duygu ve düşünceler) planıdır.
Toplumu tek bir birey gibi değerlendirmek, bünyesinde meydana gelen değişimi daha kolay anlamamızı sağlayacaktır. Sözgelimi bireye olduğu gibi, topluma da hastalık-sağlık olgusuna dayanarak bakılabilir. Toplumdaki sağlıklı sayısına bakarak; tam anlamıyla sağlıklı bireylerinin oranı % 50 olan bir toplum, bu oranın % 90’a ulaştığı bir toplumdan daha az avantajlı demektir, denilebilir. Bunun yanı sıra birinci toplumda yaşayan bireyler de, ikinci toplumda yaşayanlardan daha az avantajlı demektirler.
Ama bu yasanın uhrevi değil, dünyevi olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Mesela, zenginlik-fakirlik bağlamında da böyledir.
Konuyu daha ayrıntılı biçimde ele alabilmemiz için Allah’ın toplumsal planda meydana getirdiği değişimin alanına dönmemiz gerekmektedir.
Bu “toplumsal alan” terimi ayette şöyle geçmektedir; “Şüphesiz Allah, bir kavmin durumunu (mâ bi kavmin)… “ durumunu, yani içinde bulunduğu toplumsal şartları… Bu şartlar, zenginlik-yoksulluk, hastalık-sağlık, izzet-zillet gibi olguları bir bir kapsamaktadır. Rad suresindeki ayette ‘mâ’ (olan) sözcüğüne karşılık, Enfal suresindeki başka bir ayette nimet sözcüğü kullanılmaktadır.
“Bu, bir kavim durumunu değiştirmedikçe Allah’ın da o kavme bağışladığı nimeti değiştirmeyecek olmasından dolayı böyledir.”(Enfal, 53) Nimet sözcüğünün anlamı ‘mâ’ (olan şey) sözcüğünden daha özeldir. Çünkü ‘mâ’ sözcüğü nimeti de, cezayı da kapsar.
Nimet sözcüğü sağlığı da kapsar ve hatta o en büyük nimettir. Bu konuda Yüce Resul (s.a.v) şöyle buyuruyor: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu onlardan gafildir; “sağlık ve feragat”.
Rızık da bir nimettir. Bunun gibi zenginlik, organların sağlamlığı, çoluk çocuğun esenliği, meskenlerin temizliği, sevgi, kardeşlik hep nimettir bunlar.
“O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”. (Ali İmran, 103)
“Allah’ın rahmetinden dolayı onlara yumuşak davrandın”. (A.İmran,159)
“Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız”.(İbrahim,34)
Anılan ya da anılmayan tüm bu nimetlere tekabül eden cezalar da vardır. Bu durum, “Şüphesiz Allah, bir kavmin içinde bulunduğu durum, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez”. Ayetinde belirtilmiştir.
Bunlar Allah’ın toplumlar üzerinde meydana getirdiği türden değişimlerdir. Doğrudan toplumların oluşturduğu değişimlere gelince, Allah bu tür değişimleri nefislerde olana ilişkin değişimler olarak belirlemektedir. Peki, nedir bu nefislerde olan şeyler? İnsanoğlunun Allah’ın içlerine yerleştirdiği bu nefsi değiştirmeye gücü yeter mi?
“Nefislerde olan” terimiyle kastedilen; bilinç ya da bilinç dışı planındaki fikirler, kavramlar ve sanılardır. Sözünü ettiğimiz iki tür değişim arasındaki ilişkiyi belirlemek ve değişim yasalarını uygulayabilmeyi başarmak insana, tarihin yasasına egemen olma imkânını sağlayacaktır.
Değişim konusunda en köklü değerlendirmeyi İbn-i Haldun yapmıştır. Gerçekten bir düşünür olarak olayların akış sürecine etki eden faktörlerden hangisi kendisine değin karanlıkta kalmışsa, o bölgeye kuvvetli bir ışık tutmuş, aydınlatmıştır. Ünlü tarihçi Tonybe İbn-i Haldun hakkında “tarih felsefesinin yularını elinde tutan adam” biçiminde söz etmiştir.
Toynbee, “Mukaddime’’ hakkında şunları söylemektedir:’’ Bu eser, hangi çağda ve dünyanın neresinde olursa olsun beşer aklının ortaya koyabileceği tüm buluşların en büyüğüdür.”
Muhammed İkbal vurguluyor: “Varlığın zaman içinde sürekli bir hareket olarak tasavvuru.” Bu yorum İbn-i Haldun’un tarihe bakışında bulduğumuz görüşü ortaya koymaktadır. Şu söylenenler ise ondan medhü sena ile bahsetmekte: “Platon, Aristo ve St. Augustin… Hiçbiri İbn-i Haldun’la eş değerdeki düşünürler değildir. Geriye kalanlar ise onunla birlikte anılmaya layık bile değiller.”
İbn-i Haldun şöyle diyor: “Kavim ve devletlerin başlangıçları, tasarruf ve değişim sebepleri konusunda geriye söylenmedik söz bırakmadım. Umran (olgusuna) ilişkin olan devlet-ulus, kent hayatı-kırsal hayat, izzet-zillet, çokluk-azlık, ilim-sanat, bedevilik-uygarlık, olan-olması beklenen… Her ne varsa hepsini geniş geniş ele aldım; burhan ve illetlerini açıkladım. Bu kitap, içinde garip ilimler, aşina fakat örtülü hikmetleri tazammun ettiğinden dolayı eşsiz, alışılmadık bir hale geldi. Ve kitap bittikten sonra asırların getirdiği bilgiler arasındaki eksikliklerimi yakinen görüyor ve aczimi itiraf ediyorum. Yed-i Beyza ehlinden olanların kitabıma onaylayıcı değil, eleştirici gözle bakmaları bana hoş gelecektir. İtiraf, kınanmaktan kurtuluş demektir. Dostlardan beklenense hoşça tutumdur.’’ (Mukaddime)
(DEVAM EDECEK)

YARARLANILAN KAYNAKLAR
1-Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said
2-Mukaddime, İbn-i Haldun