Elhamdülillahi rabbil alemin vessaletü vesselemu ala rasuluna muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Hadis ve sünnet, İslam’ın toplum hayatındaki yerini ve değerini incelerken, hem Kur’an’ın tefsiri hem de teşriin Kur’an’dan sonraki ilk kaynağı olması sebebiyle Hz. Peygamberin hayatında gerçek değerini bulmuştur. Sahabe arasında aranan, müzakere edilen ve büyük bir titizlikle korunan mukaddes bir emanet olmuştur.

Hal böyleyken sünnet üzerinde ihtilaflar ve fitneler nasıl vuku bulmuştur? Ne zaman başlamıştır ve sebepleri nelerdir? Sünnet nasıl arka plana atılarak Kur’an’dan ayrı bırakılmak istenmiştir? İnşaallah bu konulara bir kapı açarak anlamaya ve anlatmaya gayret edeceğiz.

İlk olarak Hz. Peygamber daha hayatta iken sünnete karşı oluşan bir hareket var mıydı, ona bakalım;

Hadis tarihi kitaplarına baktığımızda buna ait deliller ve teşebbüs olmadığını görüyoruz. Şayet öyle bir teşebbüs olsaydı hem Peygamber Efendimiz ve ashabı tarafından hem de sonraki devirlerde hadisçiler tarafından ağır bir şekilde kınanır, teşhir edilir ve lanetlenirdi. Bu konuyla ilgili olarak Hz. Peygamberin söylediklerine ve yaptıklarına hasretmenin (bir şeyin bütününü birine, bir şeye ayırmak, vermek) güçlüğünden dolayı bazı kimselerin hadis vaz’edip Hz. Peygambere nispet etmeyi mubah saydıklarını ileri süren ‘Fecrul-İslam müellifi Ahmed Emin, ‘vaz’ işinin Hz. Peygamberin zamanında olduğunu ve bu sebeple Hz. Peygamber’in ’Her kim benim üzerime kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın ’ hadisini söylemek zorunda kaldığını iddia etmiş, fakat bu iddiasını doğrulayacak bir delil ortaya koyamamıştır. Ayrıca Peygamber zamanında Müslümanların büyük bir imanla etrafında toplanmış olduklarını da düşünürsek bu zamanda böyle bir fitneye de fırsat verilmeyeceğini mantıken de anlarız.

Herhangi bir sahabenin hadis uydurup onu Hz. Peygambere isnat etmeyeceği kesin olmakla birlikte Hz. Peygamber devrinde yaşamış, görünüşte Müslüman olmuş, içlerinde inançsızlıklarını giderememiş, gizlemiş ‘münafık’ denilen bazı kimselerin teşebbüs edebilecekleri düşünülürse de sahabe tarafından çok iyi tanının bu kişilere hadis naklinde hiçbir değer verilmemiştir.

Hz. Peygamberin vefatından sonra da devlet idaresini eline alan iki halife Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hadis rivayetinde gösterdiği sert tedbirler sebebiyle onların devrinde sünnete ve hadise el uzatılamamıştır. Kaynaklarda da bunun aksini gösterecek bir işarete rastlamıyoruz.

Ancak için için yanan münafıklar ve İslam karşıtları boş durmamış ve çalışmalarına devam etmişlerdir. Nihayet Hz. Osman’la birlikte ve Onun şehadetine kadar uzanan zaman diliminde özellikle vaz’ yani hadis uydurma hareketleri başlamıştır. Özellikle hilafetin ikinci yarısında ihtilaflar ve hoşnutsuzluklar ortaya çıkmıştır. Hz. Osman şehid edilmiştir. Hz Osman’ın öldürülmesiyle başlayan ihtilafların çıkışında aslen Yahudi olan Abdullah ibni Sebe büyük rol oynamıştır. İbn Sebe Hz. Osman zamanında Müslüman olmuş ve Müslümanlar arasına girerek onları fitneye sürüklemiştir. İşe önce Hicazdan başlayan İbn Sebe oradan Basra’ya sonrada Şam’a gelerek faaliyetine devam etmiştir. Ancak buralarda emellerini tam yerine getirememiş ve Muaviye tarafından Şam’dan çıkarılınca Mısır’a gelmiştir. Burada “İsa’nın bir gün yeryüzüne tekrar döneceği iddia, halbuki Muhammed’in son peygamber olduğu ve İsa’ya nispetle Onun yeryüzüne dönmeye daha çok hakkı bulunduğu; her peygamberin bir vasisinin olduğu, Muhammed’in vasisinin de Ali’den başkasının olamayacağı” gibi fikirleri yaymaya başlamıştır.

İbni Sebe İslam itikadını yıkmak için, ona tamamıyla zıt fikirler yaymaya çalışmış ve siyasi havayı da bulandırmayı ihmal etmemiştir. Ona göre Hz.Ali madem peygamberin vasisidir; o halde peygamberden sonra imamet, hilafet ve de devlet reisliği herkesten ziyade Ali’nin hakkıdır. Osman bu hakkı ondan gasp etmiştir. Müslümanların hemen harekete geçip bu hakkı sahibine vermeleri gerekir. İbn Sebe bazı meşhur sahabelerin vilayetlerden azledilerek onların yerine halifenin yakınlarının getirilmesi fırsatını çok iyi değerlendirmiştir. Halk hoşnut olmamış ve bu hoşnutsuzluk Hz. Osman’ın öldürülmesi ve Müslümanların tefrikaya düşmesi ile sonuçlanmıştır.

Hz. Osman’ın şehadetiyle Müslümanlar Ali bin Ebi Talib’e beyat etmekle beraber bir taraftan Hz. Ali’yi sorumlu tutarak Ondan Hz. Osman’ın demini (kanını) talep etmişlerdir. Bu olaylar Müslümanlar arasında büyük bölünmelere sebebiyet vermiştir. Bunun sonucunda Hicaz ve Iraklıların takviye ettikleri Ali karargâhı oluşurken, diğer taraftan Şam ve Mısır halkının desteklediği Muaviye karargâhı iki cephe olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslümanlar Hz. Ali’den bir devlet reisi olarak katillerin cezalandırılmalarını istemiş fakat Hz. Ali bu istek karşısında çeşitli sebeblerden dolayı hareketsiz kalmıştır. Başta Hz. Peygamberin zevcesi olan Aişe olmak üzere, Talha, Zübeyr ve diğer vilayetlerden gelen sahabiler, katillerin cezalandırılmasını sağlamak için Mekke’de bir toplantı yapmışlar, Basra halkının da yardımlarını alabilmek için Basra’ya gitmek üzere hareket etmişlerdir. Basra civarında Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında bir anlaşma zemini hazırlanır gibi olmuşsa da, neticede iki taraf arasında meşhur CEMEL savaşı çıkmıştır. Bu harpte Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr gibi iki büyük yardımcısını şehit vererek geri dönmek zorunda kalmıştır. Ancak iş, bununla sona ermemiş, o zamana kadar Hz. Ali’ye beyat etmiş olan Şam Valisi Muaviye ‘Osman’ın katilleri cezalandırılmadıkça beyat etmeyeceğini’ açıklamış ve Hz. Ali’ye karşı cephe açmakta ısrar etmiştir. Bu ısrar ise, Hz. Ali ve Muaviye kuvvetlerinin Sıffin Mevkiinde karşı karşıya gelmelerine yol açmıştır. Sıffin savaşının da tahkim (hakem) hadisesiyle neticelenmesiyle, bilindiği gibi Hz. Ali’nin hilafet makamından hal’i (alınarak) ve Muaviye’nin nasbı (makama getirilmesi) ile sonuçlanmış fakat daha önemlisi Kuranı Kerim yerine insanları hakem olarak kabul ettiğinden dolayı Hz. Ali’yi destekleyen büyük bir grubun Hz. Ali’den ayrılmalarına ve Havaric (haricilik) adı altında hilafet makamını daima meşgul eden korkunç bir kuvvet olarak tarih sahnelerine çıkmalarına yol açmıştır. Hariciler bu şekilde ortaya çıkarken Muaviye’nin hilafetini kabul etmeyen ve Hz. Ali’ye sadık kalan şia fırkası Hz. Alinin bir Harici tarafından öldürülmesinden sonra oğlu Hasan’a beyat etmiş, hatta Hasan’ın bir müddet sonra hilafetten vazgeçip bütün işleri Muaviye’ye devretmesi bile onların Irak’a hâkim bir şekilde hayatiyetlerini devam ettirmelerine engel olmamıştır.

Kısaca özetleyecek olursak bu siyasi ihtilaflar ve ortaya çıkan şia ve hariciler hadis uydurma hareketinin başlıca amili olmuşlardır. Her fırka kendi siyası görüşlerinin doğruluğuna halkı inandırabilmek için bu görüşleri teyid edecek dini nasslara şiddetle ihtiyaç duymuşlardır. Bu nassları Kur’an’da ve sahih hadisler arasında bulamadıkları zaman, yeni hadisler imal etmekten başka çıkar yol bulamamışlardır. Hariciler, Şiiler kadar hadis vaz’ında ileri gidememişlerdir; çünkü itikadlarında büyük günah sahibi kâfirdir, yalan söylemek büyük günahlardan sayıldığı için kâfir sayılır. İbni Teymiyye ‘Haricilerin şer olduğunu ifade ettikten sonra onlara yalan isnat etmeğe dilimiz varmaz’ der.

Siyasi olaylara paralel olarak düşünsel alanda bir takım gelişmeler söz konusu olmuştur.

1-Müslümanların karşılaştıkları sorunlar dini açıdan yorumlanmaya başlanmış ve bu olaylarda yer alanların sorumlulukları irdelenmeye başlanmıştır. Öldürme fiilini işleyen büyük günah sahibinin durumu, amel- iman ilişkisi, kulun iradesi, kader, adalet, fiillerin yaratılması, Allah’ın sıfatları, Kuran’ın mahlûk olup olmaması gibi. Yani yaşamın her alanı inceden inceye sorgulanmaya başlanmıştır.

2-Fetihlerin genişlemesiyle karşılaşılan eski kültürlerle birlikte inanca dair bazı konular felsefi zeminde tartışılmaya başlanmıştır. İslam’ı kabul edenlerin eski kültürlerinden taşıdıkları yeni bakış açısı ve İslam’a uymayan bazı bakış açıları aşırı değerlendirmelere ve sapmalara neden olmuştur.

3-Büyük oranda hadislerin yazılı nakledilmemeleri, farklı görüş sahiplerinin kendilerini destekleyen rivayetleri ön plana çıkarmaları, ortaya çıkan problemlere Peygamberden destek sağlamak için piyasaya rivayetler sürmesi dinin ikinci kaynağı olan hadislere karşı endişelerin oluşmasına sebebiyet vermiştir. İbni Sirin’in şu sözü bu hususu tespit etmektedir: ‘Önceleri isnad sormuyorlardı, ne zaman fitne zuhur etti, bize ravilerinizin isimlerini söyleyin’ demeye başladılar. Böylece ehli sünnet olanlara bakılıp hadisleri alınır ehl-i bidat olanlara bakılıp hadisleri alınmaz oldu.

İşte bu üç sebep nedeniyle her şey tartışılmaya başlanmış, Kur’an özellikle inanca nispeten de ahkâma dair ayetlerde kastedilen mananın ne olduğuyla münazara edilirken, sünnet malzemesi daha ziyade sıhhat açısından tartışılmıştır.

Bazı cahil dindarlar halkı kötülüklerden uzaklaştırıp iyiliklere yöneltmek maksadıyla hadis uydurmuşlardır. Halbuki Kur’an ve sünnet yeterli olmasına rağmen aynı maksatla her surenin faziletini belirten hadisler uydurulmuştur. Bu düşünce ile hadis uyduranlar din için büyük tehlike oluşturmuşlardır. Bunlar halkın sevip saydığı, hareketlerini örnek aldığı kişiler olduğu için onların hadis diye tanıttıkları sözler hiç tereddütsüz, hadis olarak kabul edilecek, aksine ihtimal bile verilmeyecektir. Bu sebeple onlar, dini bozmak için özel gayret sarfedenler kadar zararlı olmuşlardır.

Şimdi hadis ve sünnetlerde değişen bakış açısını daha iyi anlamak için bazı örneklere bakalım;

1-Ubade bin Samit (r.a): ’Rasulullah iki dirhemin bir dirhemle değiştirilmesini yasakladı’ deyince oradakilerden biri ‘peşin para olduktan sonra ben bunda bir beis görmüyorum’ der. Ubade kızar ve ’ ben Rasulullah şöyle buyuruyor diyorum, sense bir beis görmüyorum diyorsun. Vallahi seninle aynı yerde bulunmam’ diye çıkışır. Bu bağlamda baktığımızda insanlar sünnete karşı artık kendi görüşlerini dillendirmişlerdir.

2-İmran bin Husayn (r.a) şefaati anlatır veya bu konu konuşulur. Oradakilerden bir tanesi: ‘ey ebu Nuceyd! Siz bizlere hadisler anlatıyorsunuz fakat biz bunlarla ilgili Kuran’da bir asıl bulamıyoruz. (Başka bir rivayette ‘Bırakın bu hadisi yahu! Bize Kuran’dan bahsedin) deyince, İmran (r.a) kızar ve adama şöyle der: ’Sen Kuran’ı okudun mu?’ ’Evet. ’’Peki Kur’an’ın hiçbir yerinde yatsı namazının farzının 4, akşamınkinin 3, sabahınkinin 2, öğle ile ikindinin 4 olduğuna rastladın mı?’’ Hayır. ’’Peki, bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasulullah’tan öğrenmedik mi? Peki Kuran’da kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar dirheme şu kadar zekât düştüğüne rastladın mı? ’’Hayır.’ İmran (ra) şöyle der :’Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasulullah’tan öğrenmedik mi? Keza Kuran’da Eski Evi (Kabeyi) tavaf etsinler (Hacc,29) ayetini okumadınız mı? Peki orada Kâbe’yi 7 defa tavaf edin, Makamın arkasında 2 rekat namaz kılın, diye bir ifadeye rastladınız mı?

Aynı şekilde Allah Rasulü’nün buyurduğu şu hususlar Kuran’da var mı? Zekât tahsildarının bir yerde konaklaması, zekât düşenlerin mallarını yanına getirmesini istemesi, zekât vereceklerin mallarını uzağa götürüp tahsildara meşakkat vermeleri, kız kardeşleri birbirine vererek mehirsiz evlenmek İslam’da yoktur. ’’Peki Allah Tealanın Kuranında şöyle buyurduğunu duymadınız mı?’’ Rasul size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının” (Haşr 7).

İmran (r.a) daha sonra şöyle söyler: “Sizin bilginizin olmadığı, Rasulullah’tan işittiğimiz daha başka şeyler de var.’ Bunun üzerine adam: Beni ihya ettiğin gibi, Allah da seni ihya etsin, diye duada bulunmuştur.

3-Tabiinden Said b. Cübeyr bir gün Rasulullah’tan bir hadis rivayet edince adamın biri itiraz eder: ’Allah’ın kitabında buna muhalif ayet var. ’’Said ona şöyle der; Bakıyorum da sana Rasulullah’tan  hadis rivayet ediyorum, sense Allah’ın kitabına muhalif olduğunu söylüyorsun. Oysa Allah’ın Rasulü, Allah’ın kitabını senden iyi bilirdi.

4-Eyyub es Sehtani şöyle demektedir: ’Bir kişiye bir sünneti aktardığında, Bunu bırak sen bize Kuran’dan haber ver’ derse bil ki o sapıtmıştır.

5-İmamı Azam Ebu Hanifenin yanında hadis okunurken biri içeri girer ve “bırakın bu hadisleri”der. İmamda ona kızar ve ‘Sünnet olmasaydı hiçbirimiz Kur’an’ı anlamazdık’ der.

Buraya kadar ki örneklerden anlaşılan şudur ki Rasulullah (sav)’in sünnetini bir tarafa bırakarak sadece Kuran’la yetinme düşüncesi, bidat bir düşünce olarak hicri birinci yüzyılın ortalarında başlamıştır. Sünneti inkâr fitnesi ise, sistemli olarak ilk önce hicri ikinci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bunu ilk başlatanlar da hariciler ve mutezile olmuştur.

Haricilerin düşünce ve politikası şöyledir;

Müslüman toplumunda çıkarmak istedikleri anarşiyi engelleyen, bu toplumu belli bir düzen üzerinde kuran, Resulullah’ın (a.s) sünnetidir. Allah Rasulünün sözleri var oldukça toplumda Haricilerin aşırı görüş ve düşünceleri kök salamaz. Bu nedenle Hariciler, hadislerin doğruluğundan şüpheye düşürme ve sünnetin uyulmaya layık oluşunun inkârı gibi iki yönlü bir politika izlemişlerdir.

Mutezilenin düşünce ve politikası ise şöyledir;

Müslüman, Acem ve Yunan felsefeleri ile karşı karşıya kalmıştır. Bu karşılaşma akide, usul ve hükümlerle ilgili olarak zihinlerde şüphe ve kuşkuları doğurmuştur. Mutezile mensupları, olayı ve olguyu iyice anlamadan, karşılaştıkları bu yeni atmosferi şöyle ya da böyle çözümlemek istemişlerdir. Mutezile bu felsefeler konusunda bir yetkinliğe sahip değildi. Aynı şekilde söz konusu inanç ve kuralları eleştirel bir şekilde inceleyip doğruluklarını ölçecek kadar bilgi ve basiret sahibi de olamamışlardır. Onlar felsefe adıyla gelen her şeyi tamamen aklın ve akılcılığın gereği sanmış ve İslam inanç ve kurallarının tamamıyla bu sözde akılcı ölçülere uyacak şekilde yorumlanmasını istemişlerdir. Ne var ki bu yol da yine hadis ve sünnet engeliyle karşılamışlar. Bu nedenle onlar da Hariciler gibi hadise şüpheyle yaklaşmışlar ve sünneti hüccet kabul etmekten çekinmişlerdir.

Bu iki fitnenin amacı ve tekniği aynıydı. Kur’an’ı Rasulün sözlü ve pratik yorumlama ve açıklamalarından; Peygamberin düzeninden soyutlayıp mücerret bir kitap haline getirmekti. Onun kendilerince gelişi güzel tevillerini yaparak amacının dışına çıkarmaktı. Hedefleri İslam etiketini taşıyan bambaşka bir düzen kurmaktı.

Bu amaç için benimsedikleri tekniğin iki hedefi vardı:

1-Hadislerin gerçekten Rasulullah’a (a.s) ait olup olmamaları konusunda kalplerde kuşku uyandırmak.

2-Eğer bir söz veya hareket Hz. Peygambere (a.s) ait olsa bile bizim ona uymamız veya onu uygulamamız şart değil gibi bir kural ortaya koymak.

Onların ileri sürdüğü görüş şuydu: Rasulullah bize Kuran-ı Kerimi getirmek ve ulaştırmakla görevliydi. Bu görevi de hakkıyla yerine getirmiştir. Bunun ötesinde Muhammed bin Abdullah tıpkı bizim gibi sıradan bir insandır. O halde Onun söyledikleri ve yaptıkları bizim için nasıl hüccet olabilir?

Mutezile ile başlayan bütün ehli bidat fırkalarının ortak özelliği haline gelen Sünnet- hadis düşmanlığı, Kur’an İslamı düşüncesinin günümüze kadar Ehli Kur’an, Kur’aniyyun, Mealciler gibi farklı isimlerle gelmesinde de ön ayak olmuştur.

Şimdi günümüzdeki durumu daha iyi anlayabilmek için 19. Yüzyılın başlarından itibaren İslam coğrafyasındaki siyasi ve fikri durumu kısaca özetleyelim:

  1. asır İslam coğrafyasının önemli kültür merkezlerinin istilaya uğradığı bir dönemdir. Hindistan ve Mısır içlerinde en dikkat çekici olanlarıdır. Hindistan 1849, Mısır ise 1882 yılında İngiliz işgaline uğramıştır. İşgalle birlikte bu iki bölge insanları batının gücüyle karşı karşıya gelmişler, sömürgecilerle birlikte yaşamak zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda da tek taraflı bir etkilenme olmuştur. Sömürgecilerle yüzleşme, peşinden sorgulamayı getirmiştir. Eş zamanlı olarak her iki ülkede Müslümanların düştükleri yerden kalkmalarının, batılılar gibi kalkınmalarının, fikri durgunluğun içinden çıkmalarının en önemlisi de İslamı evrensel bir din olarak başta kendilerine sonrada bütün insanlığa sunabilmenin yolu aranmaya başlanmıştır. Bu arayış sırasında, çabalarının önündeki engellerin neler olduğu tespite çalışılmış ve bunların bertaraf edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Bu yaklaşım tarzı Müslümanları Kur’an etrafında toplanmaya ve onu yeniden yorumlamaya yöneltmiştir. Hadisler ise birtakım gerekçelerle, ya önemli oranda tenkide maruz kalmış, ya da tamamen bırakılması gerektiği görüşü seslendirilmiştir.

Oluşan yeni hareket; Batılıların eğitim faaliyetleri, sömürgecilerin değiştiremedikleri Kuran karşısında öncelikli olarak sünnete olan güveni sarsma çabaları, Batıya giden bazı Müslümanların buradan etkilenmeleri gibi faktörlerden etkilenmiştir. Batılı oryantalistlerin etkin çalışmaları ve batıya karşı eziklik duygusu birleşince 19. Asrın ikinci yarısında Kur’anla yetinmeyi benimseyen bir hareket doğmuştur. Kuraniyyun gibi hareketler Seyyid Han, Çırağ Ali, Abdullah Çekralavi, Ahmeduddin Amritsari, Eşlem Ceracpuri ve Gulam Ahmed Perviz haraketin öncülerindendir.

Asrımızda sünnete en büyük şüphe gölgesini düşüren Pr. Goldziher’dir. Bu kişi İslam hukukunun ikinci kaynağı olan hadislerin, Rasulullah’ın sözlerinden çok, Şam bilginlerinin görüşleri olduğunu iddia etmiştir. Hadis diye kitaplarda yazılı olanlar peygambere ait sözler değil bir kısım insanların sözlerinden ibarettir demiştir. Maksat sünneti sarsmak, Peygamberimiz ve sünneti konusunda zihinleri saptırıcı şüphe tohumları atmaktır. Bunun gibi başka oryantalistler de İslam fıkhının Roma hukukundan alıntı olup orijinal olmadığını ileri sürüp değerini küçük göstermek, Müslümanların zihninde bu kanaati pekiştirmek istemişlerdir. Arapça’yı küçük düşürerek anlaşılamaz olduğuna insanları ikna etmeye çalışmışlardır. Akademik çalışmalar aracılığıyla açtıkları koridordan misyonerleri yürüterek Müslümanları Hristiyanlaştırmaya gayret etmişlerdir. Onlar biliyorlardı ki Müslümanları kendi dinlerine davet ederek onlar dinlerinden dönmeyeceklerdi. Onlar Müslümanları bilgisiz bırakarak amaçlarına ulaşabileceklerini düşünerek Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmak için ellerinden gelenleri yaptılar. Oryantalistlerin ana kaygısı Kuran-ı Kerim’in İncil ve Tevrat esas alınarak Hz. Peygamber tarafından yazıldığını böylece Kuran’ın ilahi bir kitap olmadığını ispat etmekti.

Ünlü Hollandalı oryantalist Snouck Hurgronje kıyafet ve isim değiştirip (Abdulgaffar) adını alarak bir yıl süreyle Hicaz’da bulunmuş bir isimdir. Burada özellikle hac mevsiminde ümmet coğrafyasının dört bir yanından gelen Müslümanlar üzerinde son derece hassas gözlemlerde bulunmuştur. Gözlemlerini gerek batıdaki meslektaşlarına yazdığı mektuplarda, gerekse 19. Yüzyılın ikinci yarısında Mekke isimli iki ciltlik kitabında dile getirmiştir. O döneme kadar ağırlıklı olarak Kur’an merkezli yürüyen oryantalist çalışmalar Hurgronge’nin uyarılarından sonra Sünnet üzerine kaymıştır.

Özetle şöyle diyor: ’İslam coğrafyasının farklı kesimlerinden olan buraya gelen Müslümanlar arasında çarpıcı bir davranış birlikteliği var. Dilleri, renkleri, kültürleri farklı Müslümanlar sokakta birbirlerini selamlıyorlar. Selam veren hep aynı cümleyi söylüyor, selam alanda hep aynı cümleyi söylüyor ve fakat bu cümleler hiç değişmiyor. İbadethanelerine sağ ayakla girip sol ayakla çıkmaya gayret ediyorlar. Yemeğe oturduklarında bir kelime söylüyor, sağ elleriyle yemek yiyor, sofradan kalkarken başka bir kelime söylüyorlar. Bunlar da hiç değişmiyor. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şu ki; bunların hiç biri Kur’anda yazmıyor. Benim tespitime göre bu, onların peygamberlerinin geleneğidir.’ İşte o tarihten sonra saldırılar sünnet üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bir oryantalist; “Elli yıl durmadan çalıştık sadece 5 kişiyi Hristiyan yapabildik, fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam’dan uzaklaştırabildik ve İslam’a karşı lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmiştir” diyor.

Mısır da da aynı dönemde Kuran etrafında toplanma ve yenilenme hareketi başlamıştır. İlk olarak Cemaleddin Afgani Kahire’de başlattığı hareketle bütün insanlığı İslami yenilenmeye çağırmıştır. Ardından öğrencisi Muhammed Abduh‘la birlikte sürgünde bulundukları Avrupa’da yayın yoluyla Kuran merkezli İslama çağrıda bulunmuşlardır. Muhammed Abduh’a göre, haberin Buhari ve Müslimin Sahihlerinde veya diğer hadis mecmualarında olması bir kıymet ifade etmemiştir. Yine Abduh’un öğrencisi Reşit Rıza İslamın modern dünyaya ayak uydurmasını isteyip, çok evliliğin yasaklanması, kadınlara medeni hakların verilmesi gibi istekleri seslendirmekle beraber, hadisleri Mısır’da o dönemde dini tartışmanın tam ortasına çeken insan olmuştur.

  1. yüzyılın başlarında sadece Kuran’la yetinmeyi net olarak açıklayan Kur’an İslamı tabirine lafzen en yakın ifadeyi kullanan Mısırlı tıp doktoru Muhammed Tevfik Sıdki’dir. O İslam’ın yalnız Kur’an olduğunu savunan makale yazarak, hadislere hiç gerek kalmadığını, ibadetin ayrıntılarının ve muamelatın tamamının Kur’an metnine istinaden tespit edilebileceğini savunmuştur. O bu görüşüyle sünnete ihtiyaç kalmadığını açık bir dille ifade etmiştir.

Yine 1934’de İsmail Edhem “Sahihandakiler (Buhari ve Müslim) de dâhil olmak üzere mevcut hadislerin asılları ve tespitleri mümkün değildir” demiştir. “Bilakis bunlar şüphelidir ve uyduruldukları yönündeki düşünce ağır basmaktadır” demiştir. Yoğun tepkiler sonucunda Mısır hükümeti tarafından kitabı toplatılmıştır.

Ülkemize baktığımızda hadis ve sünneti inkâr eden ve kendilerine Kuran İslamcısı adını veren kişiler mevcuttur. Özellikle sistem tarafından kendilerine bir takım payeler verilmiş olan Allah’ın dinini az bir paha karşılığı satan ilahiyatçılar tarafından insanlara empoze edilmeye çalışılmaktadır. Medyanın da imkânları kullanılarak geniş kitlelere ulaşılmaya başlanmıştır.

Yaşar Nuri Öztürk Peygamber Efendimizin hadislerine bakış açısını şu cümlelerle ortaya koyar: “O’nun bıraktığı Allah’ın kitabıdır. Zaten gerek Kur’an vasıtasıyla gerek kendi sözleriyle O, daima kendisinin kendisine vahyedilene tabii olduğunu söylemiş ve vahiyden ayrı olarak kendi sözlerine bir değer vermemiştir. Hayatında yanıldığını anladığı hükümlerinden dönmüş: ‘Siz dünyanızı benden iyi bilirsiniz’ demiştir. Böyle iken kendi sözlerini ve hareketlerini, Allah’ın Kitabından ayrı bir kaynak olarak bıraktığını söylemiş olması makul değildir. Çünkü O bilirdi ki insan davranışları, bulunan ortama, yaşanılan zamana göre değişir. Bir yerde bir davranışı gösteren aynı insan başka yerde başka davranış gösterebilir, insan davranışları dondurulamaz. O halde insanlar için değişmeyecek, çağlar boyunca uygulanacak genel prensipler gerekir ki, işte bunlar ilahi vahiy ile ona bildirilen Allah sözleri, yani Kur’an-ı Kerim’dir”. Yine aynı yazar; “Ümmet-i Muhammed, Sahabe ve âlimler de dâhil olmak üzere Kur’an’a sahip çıkmadıkları için suçludurlar. Rasulullah (sav) vefatından sonra Kur’an devre dışı bırakılmıştır. Kur’an’dan başka kaynak kabul etmek şirktir. Çünkü Kur’an dışında hiçbir kaynağın korunma garantisi yoktur. Mirac hadisesi uydurmadır. Hadislerin yazılmasını emreden rivayetler uydurmadır. Hadis diye yazılanlar, Rasulullah (sav)in sözleri diye Ona isnad edilmiştir. Hadisler bağlayıcı değildir. Hüküm kaynağı da olamaz, çünkü çelişkilerle doludur”. (Kur’an’daki İslam-yeni boyut yayınları)

Yine Edip Yüksel şunları diyebilmektedir: “Kur’an’ın apaçık, mufassal ve hidayetimiz için yeterli biricik kaynak olduğuna iman ettim. Peygamberimiz Muhammed’den yüzlerce sene sonra düzenlenen yüzlerce cilt hadis ve fıkıh kitabı arasında belirsizleşen ve işin içinden çıkılmaz bir ihtilaflar yığını haline dönüşen İslam dini, bu kararımdan sonra birden netleşti. Falana göre şu haram, filana göre şu helal, falanca rivayete göre şu vacip, falanca rivayete göre şu mekruh gibi binlerce ihtilaf, Kur’an’ın ışığıyla aydınlandı. (Edip Yüksel, Sakıncalı Yazılar) “İlgi çekicidir ki Peygamberin bir numaralı düşmanlarından olan Buhari, Peygamberimize iftira ve hakaretlerle dolu kitabını Peygamberin vefatından iki yüzyıl sonra yazmıştır.’ (E. Yüksel –Müslüman Din Adamlarına 19 Soru)

Sonuç;

İşte dünküler de bugünküler de hemen hemen benzer iddialarla ortaya çıkmaktadırlar. Esasen bu iddiaların altında akılcılık, rasyonalizm yatmaktadır. Yani Kur’an’ı anlamak için yalnızca akıl yeter, bunun dışında ne sünnete ne de başka bir kaynağa ihtiyaç yoktur iddiası yatmaktadır. Birinci iddiaları budur. İkinci olarak ta bu iddianın altında sahabeye karşı güvensizlik ve itimatsızlık yatmaktadır. Zira sünneti Rasulullah’tan sözlü olarak bize aktaran sahabe efendilerimizdir. Eğer hadislerin bize aktarılması konusunda sahabeye herhangi bir itimatsızlık isnat edersek o zaman Kur’an’a da itimat etmemek gerekecektir. Kur’an’dan da şüphe etmemiz gerekecektir. Zira Kur’an’ı yazıp, hıfzedip toplayan ve bize ulaştıranlar da Sahabe efendilerimizdir. Görülüyor ki bu iddianın altında Kur’an’ı reddetme sinsi planı yatmaktadır. Yani bugün sünnet diyecekler bu tuttu mu yarın Kur’an diyecekler. Kur’an’ı itimat edilmez, çünkü hadislere bir sürü yalan şeyler katanlar, elbette Kur’an’a da katmışlardır diyecekler ve dini bitirecekler. Üç aşağı beş yukarı dertleri İslam’a saldırmak yok etmeye çalışmaktır. Bu alan sadece hedeflerine ulaşmak için yaptıkları çalışmaların bir kısmını teşkil etmektedir.

Rabbim inşallah onları emellerine kavuşturmayacaktır.  Bizleri de onların uşakları haline gelenlerden eylemesin. Aramızdaki ihtilafları gidersin. Bizleri ümmetin vasıflarına haiz eylesin. (Amin)

 

 

KAYNAKLAR: HADİS TARİHİ-Prof. Dr. Talat Koçyiğit

SÜNNETİN ANAYASAL NİTELİĞİ- Ebu’l Ala Mevdudi

AHİR ZAMAN MÜSLÜMANINA NOTLAR-Muhammed İmamoğlu

HADİS TARİHİ VE USULÜ-Yardımcı Doç. Dr. Erdinç Ahatlı ve değişik makaleler