• Haydar Özalp

    Davetçinin Niyeti, Davetteki İstikametidir

    - 25 Nisan 2021

“… Gücüm yettiğince davet etmekten başka bir isteğim yoktur. Muvaffakiyet, ancak Allah’ın inayeti iledir. O’na dayandım, O’na yöneldim” (Hud, 88).

İslam’ın, insanları hakka davet etmekteki unsurları, çok çeşitli ve her insana ulaşabilecek şekildedir. İslam toplumunun özelliği, her alanda Allah’ı hatırlamak ve hatırlatmaktır. Davet, bundan dolayı ehemmiyet kazanır. Davetçinin tek görevi, zamanın meşru imkânlarını kullanarak, insanları, dünyalarını ıslah edecek vesileler ile buluşturmaktır.

“Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!” (Tirmizî, Birr, 55).

Kavram olarak davet, İslam’a ve onun esaslarının uygulanmasına çağrı anlamına gelir. “Tebliğ”, “irşat”, “vaaz”, “inzar”, “tebşir”, “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” gibi kavramlar, sözlük anlamı farklı da olsa, uygulama ve amaç olarak aynı şeyi ifade eder. Şer’i ilimlerde davet kelimesine verilen anlam, lügatçilerin verdiği manadan daha özeldir. Davet kelimesi, bir şeyle kayıtlanmaksızın söylendiğinde: Ben, ‘Allah’a teslim olanlardanım’ diyen, yararlı iş işleyen ve Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır” (Fussilet, 33) ayet-i kerimesinden hareketle, Allah’a davet manasına gelir. İmam Nevevi ise: Ma’rufu emr ve münkeri nehiy çalışmasının farziyeti üzerinde; kitap, sünnet ve icma-ı ümmet mutabakat halindedir. ‘Din Nasihattir’ hadisinin de sahasıdır,” der.

Davetçi olabilmek için, öncelikle, Peygamberin (s.a.v.) siretini özümsemek gerekir. Peygamberlerin görevi; tebliğ, tebyin ve davettir. Davet ehlinin felsefik dayanakları, kişisel beklentileri olmaz. Allah’ı anlatır, O’nun emirlerini hatırlatır ve O’ndan ecir bekler. Ayetin ifadesi ile: “Anlattıklarımdan dolayı, sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim,  âlemlerin Rabbi olan Allah katındadır” düsturuna bağlıdır. Buradaki “ecir” kelimesi, nekre olarak geldiği için, insanlardan gelebilecek her türlü menfaat tuzağı hatırlatılmış, bunlardan uzak durulması istenmiştir. Parasal getirilerden daha tehlikeli olan, alkışlanmak veya üst mevkidekilerin yakınında olabilmek ve önemli övgüler almaktır. Kur’an ve Sünnet temelli davet, önemlidir; en sahih yol, budur. İmam Malik’in, “Öncekiler ne ile ıslah oldular ise sonrakiler de onunla ıslah olacaklar” görüşü, ıslah dilinin ve metodunun kıyamete kadar değişmeyeceğini en güzel şekilde ifade etmektedir.

Dikkat edildiğinde, hidayet bulan kişiler, Kur’an’ın ayetlerinden ve Müslümanların ahlaki yaşantısından etkilenmişlerdir. Hâl ve kâl ehli olmak, davetçinin önemli iki özelliğidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey iman edenler! Siz, nefisleriniz(i ıslah etmey)e bakın. Kendiniz doğru yolu bulunca, sapanlar size zarar vermez” (Maide, 105). Ferve b. Amr el Cüzamî, Rum topraklarının itaat edilen, sevilen, itibarlı Arap komutanıdır. Mute savaşında, Müslümanların cesaretine, samimiyetine ve daha birçok güzel vasıflarına şahit oldu. Müslüman olup Resulullah’a hediyeler gönderdi. Kavmini de Müslüman olmaları için davet etti. Davetine, şiddet ile karşılık verdiler. Müslüman olmasına kızan Hıristiyanların ileri gelenleri, ona zulmettiler. İki seçenek sundular: “Ya İslam’dan dön ya da öldürüleceksin.” O da ölmeyi tercih etti. Bu örneği vermekteki amacım, İslam tarihinde az bilinen ve kahraman diyebileceğimiz Müslümanlardan birini, hatırlatmak istememdir.

Her şey Allah için olunca ihlâs, asli yurdu olan gönüllere dönüş yapıyor ve niyetler, aklın bin bir türlü fesadından, karmaşasından, dünyalık cazibelerden Allah’ın istediği sahih hale dönüşüyor. “… En büyük olan, Allah’ın rızasıdır” (Tevbe, 72) buyurur Rabbimiz. Halkın yanındaki rızayı terk edince, Müslüman güzelleşiyor, güzel bir davetçi vasfına bürünebiliyor. Davetçilerin rol modeli, dillerinin süsü yani piri Mus’ab b. Umeyr’in sözü ne güzeldir: “Hak yolunda biraz cefa çektik diye, Allah’a naz mı yapacağız?” Mükemmel bir ifade! Günümüzde, Müslümanların ağızlarının belası olan şu cümleler ile kıyas edildiğinde, bu sözün kıymeti daha net görülebiliyor: “Ne yapsak olmuyor (yılgınlık), ben emekliliğe ayrılayım (rahata kaçmak), bu gücün karşında bizler ne yapabiliriz ki (yenilgi psikolojisi)… Dünyalık azapları, Allah’ın azabına denk tutar gibi korkuyu, direk veya dolaylı olarak hayatına tesir ettirenler için Mus’ab’ın (r.a.) sözü yeterlidir. Huzeyfe (r.a.) şöyle nakleder: Peygamberimiz, yemin ederek şöyle dedi: “Sizler, ya iyiliği emreder kötülükten nehy edersiniz ya da Allah, üzerinize azabı musallat eder. Sonra dua edersiniz de duanız bile kabul edilmez.” Gayemiz, Allahın rızası ise bu yılgınlık niçin? Moral bozma hakkımız bile yok! Sadece zayıf olan insanlığımız gereği, bazı yanlış düşüncelere düşebiliriz. O düşünceler hâsıl olunca da tövbe ile af dilemek gerekir. Onların incitici sözleri seni üzmesin, seni mahzun etmesin. İzzet ve şeref, kudret ve hükümranlık, bütünüyle Allah’a aittir. O, her şeyi işitiyor, her şeyi görüyor” (Yunus, 65).

Davet, ağır bir mesuliyettir. Davetçi, neye talip olduğunu bilmelidir. İstekli olmak yani halis bir niyete sahip olmak, başarıya götürecektir biiznillah. Davetçi, davet yolunda davete mecbur olan/olunan değil, gönüllü olarak kabul edip ibadet şuuru ile kendisine görev addeden kişi olmalıdır. “Okunulan ayet ve hadisler, tam da şu kişi ile alakalı; anlatsam etkilenir” meselesi değildir. Okuduğu zaman, kendini tezkiye etmeyi öncelemektir. Davette davetçi, kendini tezkiye etmek ve ibadet gayesiyle davet görevi ile meşgul olmalıdır. Buna, aynen namazdan, oruçtan, tesbihattan beklediği ecir ve fayda gibi bakmalıdır. Ebû Hûreyre (r.a.), Peygamber’den (s.a.v.) şöyle rivayet etti: İslâm; Allah’a, ibadette (din ve dünya işlerinde, hüküm vermede ve şartsız itaatte) her ne şekilde olursa olsun ortak koşmaman, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman, Allah’ın evini haccetmen, ma’rufu emredip münkerden nehyetmen ve hakkı ehline teslim etmendir. Kim bunlardan birini ihmal etmez ve bu hususta kusur işlemezse o, İslâm’dan alacağı nasibini almıştır. Kim de bu görevlerin hepsini terk ederse o kimse, arkasını İslâm’a çevirmişti” (Hâkim-Müstedrek).

İmam İbn-i Teymiyye de: İmkân ve şartların elverdiği nispette ma’rufu emredip münkeri nehyetmeye çalışmak, Allah’a ibadet ve emirlerine itaattir” demiştir.

İbadet, riyayı sevmez; riya, “Ben olmasam…”ın akla hâkim olmasıdır. Biz olmasak, filanca kişi olmasa, hepimiz olmasak ne olur? Bu din, sahipsiz mi kalır? Allah’ın dini, insanların becerilerine mi kaldı? Hâşâ! Allah, kuluna muhtaç mı oldu? Bu din, kâfirler eliyle yine yayılır. Mekke müşrik çetesi, Resulullah’tan önce İslam’ı birçok kabileye duyurmuştur. Ebu Cehil ve onun gibiler, “insanları, uyarıp engel olalım” derlerken, aslında bu yaptıklarıyla birçok kişinin merakını uyandırmış oldular. Böyledir Rabbimin işi. Bir işe yürü demiş ise, o işin ehlini mükâfatlandırmak istemiş ise, işi büyütür, yayar; umut ve istek, yürekleri gençleştirir, hareketli kılar. Şunu da bilmek lazım, Hasan el-Benna: Nice kardeşimiz vardır ki bu dava, onların gayreti ile ayakta durur ve güçlenir. Fakat birçoğunu kimse tanımaz, bilmez. Tanınmak da istemezler; sadece Allah’ın rızasını, O’nun bilmesini talep ederler” ifade etmiştir.

“… Kendinizi (beğenip) temize çıkarmayın. O, fenalıktan sakınanın kim olduğunu çok iyi bilir” (Necm, 32). Elmalılı, bu âyeti şöyle tefsir eder: “Kendinizi; günahsız, kusursuz ve tertemiz addederek övmeyin. Zîrâ farkında olmadığınız birçok kusurunuz bulunabilir” (Hak Dini Kur’an Dili). “Gerçekten temizlenen ve Rabbinin ismini zikredip O’na kulluk eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir” (A‘lâ, 14-15).

İslam ümmeti, söylem olarak anlaşılırlık ve birliktelik noktasında bütünleşmede, dar bir alana kendisini hapsetmiştir. “Yeni bir söylem” adına, amaç-metot sapması yaşamaktadır. Ekmeğini yediği yerin kılıcını kuşanma gafleti, yeni hale ikna olma sürecini beraberinde getirmektedir. “Eski hal muhal, ya yeni hal ya da izmihlal” diyerek, yeniye bir şekil vermek istediler, veremediler. Eskiye de artık uyum sağlayamıyorlar. Sonuçta bir seçenek kaldı; o da izmihlal yani batmak, yok olmak… Bu kargaşalardan kurtulmak için davetçinin, temelde dört vasfı olmalı. Her güzel ahlak, bu dört özellikten doğar. Bunlar; adil olmak, akıllı-anlayışlı olmak, cömert olmak ve cesur olmak. Adalet, keskin bir kılıçtır; hakkı zayi edeni tehdit eder, hakkı ayakta tutanı ödüllendirir. Müslümanlara karşı alçak gönüllü olmak, adaletin; kâfirlere karşı izzetli olmak, cesaretin öğrettiğidir. Davet ehli, zora talip olduğundan donanımı kuvvetli olmalıdır. “Doğrusu biz, sana, taşınması zor bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece vakti, etki ve uyum yönünden daha uygun ve sözün zihne yerleşmesi bakımından daha elverişlidir. Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır” (Müzemmil, 5-6-7).

Neye davet ettiğini bilmek, daveti anlamlı kılar. İkna olmak için, okumak ve düşünmek; ikna edici olmak için, anlattıklarını yaşamak gerekir. Şahısların, tabelaların davetçisi olmamak için, taassup şaşkınlığından kurtulmak elzemdir. Yoksa mücadele, “fi sebilillah” yerine, “fi sebil…” Noktaların yerine başka isimler getirilmeye başlanır. Tebliğ ve davette, yalnızca Allah’ın doğruları temel alınarak, insanlara duyurulması hedeflenir. İslam daveti, hassastır ve eğitimli olmak şarttır. Yoksa insanların hidayeti bid’at ve çileye döner. Hatta İslam’dan nefret edilmesine sebep olunabilir. Davetin sınırlarını, Allah çizer, davetçi uygular. Davetçi, yorgunluk, yılgınlık göstermez. Ashabu’s-Sebt kıssasında, şöyle bir bölüm vardır: İçlerinden bir topluluk; ‘Allah’ın helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme, niçin öğüt veriyorsunuz?’ dediler. Onlar, dediler ki: Rabbimiz, (emirlerim çiğnenir iken niçin uyarmadınız diye sorarsa) katında bir mazeretimiz olsun, bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz)” (A’raf, 163-164)

Bugün Müslümanlar, gündem belirlemiyor, belirlenen gündemleri yaşıyorlar. İslam’ın ıslah eden dili değiştirilmek isteniyor. Buna karşı davetçinin, akli ve nakli kabiliyetinin kuvvetli olması gerekiyor. “Kasa”, “masa”, “nisa” yani meta, şeytanın en kuvvetli engelleme hileleridir. Davetçinin niyeti halis olmazsa, her gün kendini hesaba çekmeyi başaramazsa nasıl aşar bu yokuşları? Bugünün İslam toplumunun, itikat ihtiyacı var. Allah’ın mülkünde, kendini mülk sahibi sanan ve insanların şirkine sebep olan itikat bozucu kişiler ve kurumlar var. Allah’a güvenecek, onu sevecek, ona yönelecek, O’nun hududunu, hayatının hudutlarını belirleyici kılacak bir itikadî şuurdan bahsediyorum. Yoksa sadece yapraktan, çiçekten, böcekten vb. bahsederek Allah’ın varlığını ispat edecek bir itikattan değil.

İslam dünyasının anlaşılır bir dil kullanmaması, ümmetçi bir dil yerine cemaat reflekslerini öncelemesi, feraseti ve birlik gücünü kaybettirmektedir. Davetçi, korkak maalesef. Adil değil, tedbirin kölesi durumunda. Taassubun kapıları, sonuna kadar açık. Akli melekeler, yığınla maslahat (taviz) ile perdelenmiş durumda.

Hz. Peygamber, İbn-i Ömer’den nakledilen bir hadisinde: Benden bir ayet de olsa tebliğ ediniz” (Buhari) diye buyuruyor.

Solunum yetmezliğinden vefat eden birinin attığı son mesaj: İnsanın en değerli varlığı, nefestir. Boş işlere harcamayın.”

Allah’ım! Bizi, her türlü zahiri ve batini fitnelerden koru.” Âmin.

Haydar ÖZALP