Her din ve ideoloji müntesiplerinden kendisine tam bağlılık ister ve bu bağlılığını tabiri yerinde ise, cümle aleme ilanını bekler. Bu ilanda insanların inandıkları değerlere kendi dışındakileri davet etmesiyle gerçekleşir. Yani bir din ancak kendine tabii olanların davetiyle hayatın yaşam alanında yer bulmasıyla hayatta kalabilir. Pratikte karşılığı olmayan teorilerin bir hükmü yoktur.

Buradan, iman edenlerin, yani Müslümanların davet sorumluluğunun ne kadar önemli bir durum arz ettiğine gelebiliriz.

kuraklik_ve_el

Bu gün İslam’ı din olarak kabul etmiş ve dinin daveti konusunda kendisini mükellef gören Müslümanların, dinlerini davette ne kadar ağır ve duyarsız olduklarını görüyoruz. Her hangi bir farzdan bir ayrıcalığı olmayan davet konusunda, bu duyarsızlığa anlam vermek neredeyse imkansız bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

Müslümanların bilgi birikimine ve kapasitelerine bakıldığında, olağan üstü bir yapıya sahip oldukları, dinleri hususunda kendilerine gerekli olan her konuyu bildikleri, her Müslüman’ın adeta ayaklı birer kütüphane gibi dolaştığı, davet etme konusunda her türlü donanıma sahip olduğu net olarak görülmektedir. Ama buna rağmen vurdumduymazlık denebilecek derecede İslami Davetin gereği gibi yerine getirilememesinin mutlaka sorgulanması gereken bir yanı olmalıdır. Nerde bir sorun varda, bugün bunca davetçinin varlığında, insanlar İslam’a azim bir gayretle gereği gibi davet edilemiyor?

Sanırım sorgulanması gereken taraf, davetçilerin bilgi ve kapasite olarak yeterli ya da yetersizliği değil de, davet konusuna gerektiği gibi önem verip vermemesi, eski aşk ve şevkini kaybetmesidir. Davetin, bir yaşam tarzı olduğunun, davetin dünya ahret kurtuluşuna vesile olduğunun, davetin, kulluk, ibadet, kurtuluş olduğunun, çok hızlı ilerleyen hayatta unutulmasa da birinci sırayı yitirmiş olması, İslami Davetin gereği gibi yapılmasına mani olmaktadır.

Allah(c.c.), son din olan İslam’ı yeryüzüne indirirken, insanlık tarihinin hiç görmediği bir planı da uygulamaya koymuştur ki, daha önce tarih böyle bir projeyle hiç karşılaşmamıştır. Bu da, yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar mücadeledir. Yani yeryüzünde var olan her insanı Müslüman yapma, yeryüzünde yaşayan her insana İslami Daveti götürme mücadelesidir. Ve Allah(c.c.) bu muradını kendisine iman eden kulları, Müslümanların elleriyle gerçekleştirmek istemektedir. Yani iman edenleri kendisinin yardımcıları kılarak aynı zamanda şükrünü eda edemeyeceğimiz bir lütufla mükâfatlandırıyor.

Allah(c.c.), yeryüzünde fitnenin tamamını kaldırmak istiyor, bütün yetimlerin başını okşanmak, yüzlerini güldürmek, nerde gözü yaşlı var ise gözyaşını silmek, aç-açıkta kalanı örtmek doyurmak istiyor. Bacası tütmeyenlerin ocağını yakmak, sahipsiz mazlumlara sahip olmak, ihtiyaçlıların ihtiyacını gidermek, muhacirlere ensar olmak istiyor. Ve Allah, bütün bu murat ettiklerini, Müslümanların eliyle, Müslümanların vesilesiyle, Müslümanlara yaptırmak istiyor.

Allah(c.c.), Müslümanlara, kendisinin yardımcısı olmalarını söylüyor, dinin yardımcıları olarak gösteriyor, siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah’ta size yardım edecektir diyerek Müslümanları onurlandırıyor. Buradan çok önemli bir noktaya işaret ederek, Müslümanların davet sorumluluğunu kendilerine hatırlatıyor.

Müslüman’ın davet sorumluluğunu, birçok nebinin, nasıl bir çaba sarf ederek yerine getirdiğini, getirmek için nelere katlandığının örnekliğini sanki an be an yaşanan bir atmosferde işaret ederek bir kurtuluş vesilesi olduğunu belirtiyor.

Bir insanı diriltmenin bütün insanlığı diriltmek olduğunu, bir insanı diriltenin bütün insanları diriltmiş gibi ecir alacağını müjdeleyerek, davetin hakkını verenleri cennet ile müjdeliyor. Çünkü İslam, kendisinden başka dinlere iman edenlerin birer ölü olduğunu kabul ettiği için, davetçilerine ölü olanların diriltilmesi gerektiği talimatını vermiştir.

Rasulullah(a.s.v.) bir insanı diriltmenin Allah(c.c.) katındaki değerini, ashabına sürekli anlatarak, onların birer örnek davetçiler olmasını sağlamış, az bir şey bilseler bile, çeşitli yerlere göndererek bildikleriyle insanları İslam’a davet etmelerini emretmiş, görevlendirmiştir.

Hayber kuşatmasında gelişen bir olay bize bu konuda çok önemli ipuçları vermekte, davetçiler olarak insanları diriltmenin ciddiyetini tekrar düşünmemizi sağlamaktadır. Hayber kuşatılmış, Yahudiler uzun bir süre direnseler de, dirençleri kırılmaya başlamıştır. Hayber’in düşmesi an meselesidir, bugün yarın teslim olacaklardır, artık dayanacak güçleri kalmamıştır. Bu durum İslam Ordusu arasında sevinçle karşılanır, çünkü Arap Yarımadası’nın en zengin kavminin ganimetleri kendilerinin olacaktır. Arap Yarımadasının en verimli hurmalıkları onların olacaktır.

Bu durumdan Rasulullah’ın(a.v.s.) haberi olur ve ashabını toplar sonra şöyle der: “Ashabım; Hayber’den bir kişinin sizin vesilenizle iman etmesi, bu dünyada üzerine güneş doğan her şeyden daha hayırlıdır.” Rasulullah için Hayberin ganimetlerinin, Hayber’in hurmalıklarının hiç önemi yoktu. O’nun için Hayber’liler önemliydi, Hayber’lilerin kalbi önemliydi. O, bir kişiyi kurtarma derdinde, bir kişiyi diriltme heyecanıyla elçilik görevini yapmanın derdindeydi.

Aynı benzer hadiseyi Mekke fethinde de görüyoruz. Mekke fetih edilmiş, İslam Ordusu şehre giriyor, artık egemenlik Müslümanlardadır. Rasulullah’ın(s.a.v.) yanından hiç ayrılmayan Hz. Ebu Bekir, Mekke’ye girerken ortalarda görünmüyor. Her daim Rasulullah’ın(s.a.v.) gölgesi gibi duran Hz. Ebu Bekir’in bu kez peygamberin yanında olmaması ilk bakışta nedeni anlaşılamayacak bir olay olarak görünüyor. Mekke fetih edilmiş, kahraman ordunun başında Peygamberle(a.v.s.) beraber şehre girmesi beklenirken, O’nun ortalarda olmaması şaşkınlık yaratıyor.  Oysa Hz. Ebu Bekir’in derdi başkadır, O’nun derdi daha Müslüman olmamış babası Ebu Kuhafeyi bulup İslam’a davet etmektir. Mekke sokaklarında dolaşırken babasını buluyor, sevinçle sarılıp İslam’a davet ediyor. Ama babası yine kabul etmiyor. Ebu Bekir üzgün, Ebu Bekir perişan bir halde kolundan tutarak babasını Rasulullah’ın yanına getiriyor. “Ya Rasulullah, bu benim babam, ben daha öncede babamı İslam’a davet ettim kabul etmedi, şimdi yine davet ettim, yine kabul etmedi, ben şimdi ne yapacağım? Allah rızası için babamın hidayete ermesi için duacı olamaz mısın?”  Ebu Bekir’in derdi başkaydı, Mekke fetih edilmiş, ganimet gelecekmiş, O’nun için bir önemi yoktu. O’nun için önemli olan babasının, bir kişinin hidayete ermesiydi, bir kişinin dirilmesiydi. Rasulullah(a.v.s.) Ebu Bekir’e, “Ya Ebu Bekir, bu yaşlı adamı neden yordun, söyleseydin de biz onun ayağına gitseydik” der.

Mekkeliler fetihten sonra meydana toplanır, hepsi Peygamberin karşısındadır. Bir zamanlar yerinden yurdundan sürdükleri hemşerileri şimdi onlara galip gelmiştir. Rasulullah(a.s.v.) Mekkelilere sorar: “Sizin bizlere ne yaptığınızı, siz bizden daha iyi biliyorsunuz. Allah bizi size karşı muzaffer kıldı, şimdi güç bizim elimizde, size ne yapmamızı beklersiniz?” Mekkeliler; “Sen Kerim bir kardeşsin, bize zulmetmezsin” diye cevap verirler. Rasulullah genel bir af ilan ederek iki bin Mekkelinin Müslüman olmasına vesile olur. Rasulullah(a.v.s.) için Mekke’nin sokakları, caddeleri, ganimetleri önemli değildi, Rasulullah için Mekkelilerin kendileri önemliydi.

İslam Orduları bir beldeyi fethi ettiklerinde, o beldenin insanlarından İslam’a girenler olduğunda, toprakları fetih ettiklerinden daha çok insanların iman etmelerine seviniyorlardı, davetlerine icabet eden olmadığında ise, sanki kazandıklarını geri kaybetmiş gibi üzülüyorlardı.

İşte Rasulullah’ın(a.s.v.) ve yetiştirdiği neslin, İslam’a davet hususundaki hassasiyeti bu denli yüksek ve takdire şayandı.

Bu gün dünya, tarihinde hiçbir zaman görülmemiş bir ifsat, fitne, fesat, kaos, kargaşa, kimlik bunalımı yaşamaktadır. Bu gün insanlık yeryüzünün her yerinde, aşağılanmış, horlanmış, ezilmiş, sömürülmüş, şahsiyeti, ırzı namusu çiğnenmiş, kimliksizleştirilmiş, adamları katledilip, kadınları dul, çocukları yetim bırakılmıştır. Tarihin hiçbir döneminde insanlık bu kadar pervasız zulüm görmemiştir.

Ve bu günkü insanlık da, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar İslam’ın ilahi adaletine, güvenine, eminliğine, şefkatine ihtiyaç duymaktadır.  Bu gün sadece sömürülen halklar değil, refah içinde kendini, yönünü kaybetmiş yığınların da İslam’a ihtiyacı vardır. Bu gün her zamankinden daha çok insan, dirilmek için kendisine uzanacak bir el beklemektedir.

Bu el İslam Davetçilerinin elidir, davetçilerin dilidir, rehberliğidir, bilgisini paylaşmasıdır, çabalamasıdır, durmadan koşmasıdır, Kur’anla insanları uyarmasıdır. Kendisini kurtuluşa götürürken, eşini, dostunu da yanına almasıdır.

Davete gönül verenler için davet, şimdi çok önemli bir kazanç kapısıdır. Hayırlı bir ümmet olmak kurtuluşa ermek için.