• Ömer Köşü

    Dava Bilincinde Cemaat ve Cihad

    - 23 Haziran 2014

İslam’ın temsil etmiş olduğu, bu ilahi nizamın, sadece Allah tarafından gönderilmek keyfiyetiyle yeryüzünde tahakkuku mümkün değildir, Mücerret olarak insanlara tebliğ ve beyan etmekle de bu dava gerçekleşmez. Yıldızların akışı ve feleğin deveranı müddetince kanun-u ilahi’nin nice defalar tecelli ettiği gibi kahrı ilahi ile de tahakkuk etmez. Çünkü neticeler, tabii sebeplere dayanır. Ancak beşeri bir cemaatin ona sahip çıkması ve tatbikatını devam ettirmesiyle bu dava tahakkuk edebilir. Bu cemiyet, ona kâmilen ve samimiyetle iman eder. Gücü yettiği kadar onun dosdoğru yoluna suluk eder. Onu, varlığının en ulvi gayesi ve hayatın en büyük vazifesi olarak kabul eder. Diğer, insanların ameli hayatlarına ve kalplerine aynı duygulan yerleştirmek için gayret sarf eder. Gücünün, kudretinin son haddine kadar bu gaye için çalışır, faaliyet gösterir, gerek kendi bünyelerinde ve gerek diğer insanların nefislerinde tezahür eden beşeri heveslerle ve cehaletle mücadele eder. Bu yüce nizama cehaleti, sufli arzuları ve beşeri zaafları sokmak isteyen hıyanet şebekesiyle muharebe eder. Bütün bunlardan sonra da, ilahi nizamın gerçekleştiğine ve beşer fıtratına tamamen mutabık hale geldiğine şahid olur. Öyle bir tetabuk ki, beşeri bilfiil bulunduğu noktadan alıyor ve bu nizamın tabii seyrinde, beşeri vakalardan ve bu vakaların icabetinden asla gaflet etmiyor.

Hakikat şudur ki, sadece beşerin kalbinde meknuz olan iman, hiçbir zaman hakiki bir iman olamaz. Bu iman için insanlarla mücahede etmediği, gerek lisanen tebliğ ve gerek Hak nizama saldıran bağileri kuvvetle de tedib etmek gibi İslami ruhu elde etmediği müddetçe imam asla kemale eremez… Bir imtihan vesilesi olan bu mücahede ve mücadelede, gayret ve fedakârlığa katlanamadığı, eziyete tahammül edemediği, mağlubiyet ve hezimete, zafer ve muvaffakiyete rıza göstermediği, sabredemediği müddetçe kat’iyyen kâmil bir mü’min olamaz. Gerçekten, zafere sabretmek, hezimete tahammül etmekten çok daha zordur. Buna rağmen zafere sabredemezse asla kâmil bir imana sahip olamaz, kalp inkişaf etmedikçe, saflar temizlenmedikçe, iman ehli hak yoldaki istikametini devam ettirmedikçe, üstün bir olgunluk ve kemale ulaşmadıkça, Allah’a tevekkül etmedikçe bu dava gerçekleşmez. (İ.D.S ..S.118-122)

İslam davasına gönül veren bir ferdin, bir Müslüman’ın, karakter ve kabiliyeti ne boyutta ise, ilmi ve irfanı hangi seviyede ise; o boyut ve seviyede bir topluluk meydana getirirler. Şuurlu ve basiretli fertler, şuurlu ve basiretli topluluklar oluştururlar. Dava ve gayesini iyi bilen fertler, onun yeryüzüne hâkim kılınması için gayret gösteren kişiler, dava ve gayesini iyi bilen ve onu yeryüzüne hâkim kılacak toplulukları meydana getirirler. (http://www.vuslatsevdasi.com/forum/dava_adami_nasil_olmali-t24556.0.html)

 

Müslümanlar bir cemaat oluşturmaları veya bir cemaat içerisinde olmaları yeterli bir husus değildir. Cemaat içerisindeki birlikteliklerde lider ve ona tabi olanlar arasındaki ilişkinin sağlıklı bir şekli de olması gerekmektedir. Rasulullah(s.a.s) emir verdiği zaman hiçbir sahabe emre karşı gelmiyordu, fakat bazı noktalarda özellikle Hz. Ömer(r.a) kendisine göre ters gelen bir husus gündeme geldiği zaman itiraz etse dahi emre riayetsizlik etmemiştir. Bu da onların ahlaki yapısına bir örnektir. Fakat günümüzde Müslümanlar en ufak bir şeyde hemen cemaatten kopmakta oldukları da acı bir vakıadır. Lider İslam’ın dışında bir şey emrettiği veya zulmettiği zaman ona itaat yoktur. İtaat ahlakını bünyelerinde hissetmeyenler ne cemaat nede ümmet olamazlar. (*)

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir. (Nisa 4/59)

 

Enes b. Malik (r.a)’den Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Başınıza emir tayin edilen kişi, başı siyah kuru üzüm saçlı Habeşli bir köle olsa bile dinleyiniz ve itaat ediniz.” (Buhari)
Ümmül Hüseyin şöyle dedi: “Rasulullah’ın veda hutbesinde şöyle buyurduğunu duydum:
“Allah’ın kitabıyla sizi idare ettiği müddetçe köle de olsa emrinizi dinleyin ve itaat edin.” (Müslim)

Hz. Ebu Bekir halife seçilince halka hitap etmiş ve tarihe geçecek şu ifadeyi kullanmıştır: “Sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza emir olarak tayin edildim. Allah(cc)’ın kitabına ve Rasulullah(sav)’ın sünnetine bağlı kaldığım müddetçe bana itaat eder, onlardan ayrıldığımda ise bana itaat etmezsiniz…” diye buyurmuştur. İtaat konusunun mahiyetini ve sınırını Rasulullah (sav) şu veciz sözüyle beyan etmiştir: “Hoşuna gitse de gitmese de Müslüman kimse için -masiyet emredilmedikçe- itaat vardır. Kim masiyetle emrolunursa onun için itaat yoktur” buyurmuştur. (İ.Ahmed, Ebu Davud)

Müslümanlara önderlik yapan şahsiyetlerin Kur’an ve Sünnetle kendilerini sınırlandırmaları gerekir. Bu meşru olan sınır aşıldığında kendilerine itaat edilmez. İtaat, İslam’ın meşru sınırları dâhilinde olmalıdır. Müslüman önderler, İslam’ın sınırlarını muhafaza ettikleri sürece Müslümanlar, peygambere itaat ettikleri gibi onlara itaat etmekle de mükelleftirler.

Bir Müslüman öndere/rehbere bağlılığını bildiren Müslümanların, rehberlerine itaat etmeleri, emirlerini yerine getirmeleri, yapılmamasını istediği şeylerden uzak durmaları, İslami bir sorumluluktur. “Essem’u ve’t-tae’tü/kulak verip itaat etmek” buyruğu, tam da bu iş içindir. İşine geldiğinde itaat, hoşuna gitmediğinde ise itaatsizlik, Müslüman bir şahsiyete asla yakışmaz. Unutulmamalıdır ki bir rehber etrafında toplanıp bir araya gelmiş bulunan Müslümanlar, Allah’ın (c.c) ahkâmını yaşayıp yaşatmak için bir araya gelmişlerdir. Bu ilahi sorumluluğun yerine getirilmesi için de, bu İslami mekanizmanın hakkıyla devreye sokulup işletilmesi lazımdır. Aksi takdirde Müslümanlar, İslami sorumluluklarını yerine getirmemiş olurlar.

Müslümanlara dikte edilen sistem ve sistemin beraberinde getirdiği gayri İslami ahlak ve anlayış, Müslümanların kendi öz değerlerinden koparılmalarına sebep olmuştur. Dünya sevgisi ve ameli zaafiyet Müslüman bir halkı İslami sorumluluğunu unutur hale getirmiştir. Müslümanların bir yapı olmaları, bir çatı altında disipline olmaları, bir rehber etrafında bütünleşmeleri, güç ve kuvvetlerini birleştirmeleri vs. neredeyse unutulmuştu. Müslümanların, İslami sorumlulukları istikametinde yeniden bilinçlendirilmeleri, büyük bir sabır ve gayret gerektirmekteydi. Uzun süre Müslümanların başıboş kalmalarının beraberinde getirdiği durum da, toplumun benliğinde ve anlayışında derin yaraların açılmasına sebebiyet vermişti. Müslümanlar olarak, unutulan bu sorumluluklarımızı yeniden toplumun gündemine getirerek toplumun hayat fonksiyonlarını yeniden canlandırma gayretinde olmalıyız.

 

İslami değerler, toplumda yeniden canlandırılmalı, Rabbimizin istikametimiz için koymuş olduğu işaretler ve kurallar, hayatımızda yeniden boy atmaya başlamalıdır. “Allah (cc)’a Rasul(sav)’e ve emir sahiplerine itaat”  Müslümanların pratiğinde görünmeye başlamalıdır. Müslümanların öncülüğünü yapacak olanlar, Müslümanların kendi öz evlatları ve İslam’ın bütün güzellikleriyle donanmış kişiliklerden olmasıyla ilgili bilinç, yeniden dimağları şekillendirmeye başlamalıdır. Öyle ki İslami hayat, bilinç ve anlayışı bir kenara bırakmış olanların, Müslümanlara önder olamayacakları gerçeğini anlamalıdırlar.
Rabbimize sonsuz hamd-u senalar olsun ki, Müslümanlar olarak, bizleri doğru istikamete yönlendirecek, selamet yurduna sevk edecek, dünya ve ahiret kurtuluşumuzun temini için gayret sarf edecek idarecilerimiz vardır. “Onlara itaatin Rasulullah (sav)’a itaat, isyanın da Rasulullah (sav)’a isyan olacağı” özellik ve evsafta yol göstericimiz vardır. Müslümanlar olarak bizlere düşen ise, tıpkı bir bedenin uzuvları gibi idarecilerimizin etrafında kenetlenmemizdir. “Şüphesiz Allah, kurşunla kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak kendi yolunda savaşanları sever!” (Saff 61/4) Evet, Müslümanların, İslami cemaatlerinin rahmet ortamında, idarecilerinin arkasında, kurşunla kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlamaları ve Allah yolunda bütün meşru yöntemlerle hizmet ederek Rablerinin rızasına doğru yürümeleri ve neticede Firdevs cennetinde Rasullere komşu olmaları… Hayırda yarışanlar, bu istikamete doğru bir yarış içinde olmalıdırlar.  (http://www.dogruhaber.com.tr/Haber/Allaha-Rasulune-ve-Musluman-Olan-Emir-Sahiplerine-Itaat-25950.html) (İnzar Dergisi Mart 2012)

KUR1

Bu bilinç gönüllere yerleşiği zaman o cemaati Allah(c.c.)’ın izniyle kimse yıkmaz. Fakat bu cemaat diğer tevhidi noktadan hareket eden diğer cemaatlerinde büyümesini istemesi ve bu cemaatlerin bir araya gelip bir çatı altında hareket etmelerini sağlayan bir yapıya da dönüştürülmesi noktasında gayret ve çaba gösterilmesi gerekmektedir. Aksi halde murad edilen İslam toplumu oluşmayacaktır.  Tüm cemaatlerin bunu düşünceyi akıllarından çıkarmamaları gereken elzem bir husustur.

Bir cemaat oluşumu gerçekleştirdikten sonra hem kendisine karşı, hem de bulunduğu cemaate karşı sorumluluklarının olduğunu unutmamalı verilen görevleri yerine getirme noktasında gayret ve çaba göstermeli, verilen görevleri küçümsememelidir. Zira Hz. Ömer(r.a.) ve Hz. Ebubekir(r.a.) Üsame(r.a.)’nin komuta ettiği orduda er olarak görev yapmışlardı. Mevdudi bu noktada cemaatin bir parçası olduktan sonra nasıl hareket etmemiz gerektiğini şu ifadelerle dile getiriyor.(*)

 

Bir kere cemaatin bir parçası olduğunuzda size yapılan çağrılara, her şeyi bir kenara bırakarak derhal cevap vermek, görevinizdir. Yalnızca Allah(c.c.) ve Peygamberinin(s.a.s) katılmamayı emrettiği şartlarda uzak kalabilirsiniz. Böyle bir durum olmadıkça çağrıldığınız toplantıya katılmak için bütün meşguliyetlerinizi bir tarafa bırakmalısınız. Böyle bir tutumun oluşturulması, hareketin yaşaması için son derece elzemdir. Yapılacak özel bir şey olmadığını, birinin toplantıya katılmasının gereksiz olduğunu veya o kişinin yokluğunun en son kararı etkilemeyeceğini düşünmek, hatalı bir zandır. Daha ilerisi, görülecek hiçbir iş olmasa ve size sadece katılmanız söylense bile kendinizi toplantıya gitmeye zorlamalısınız. Çünkü bir çağrıya derhal katılma alışkanlığının oluşturulması da değerli bir eğitimdir. Başta gayret isteyen bir vazife, bazen faydasız görünebilir. Bu ancak zamanla kazanılabilen, disiplin meziyetini gerektirir ve bir insan kendisini bu disiplin içinde eğitmedikçe, örgüt içinde eğitmedikçe örgüt içinde gerekli gayreti sarf edemeyecektir. (Gelin B.D.D. S.87)

 

Bu ifadeler tam manasıyla cemaatin parçası olanların itaat ahlakıyla ahlaklananların yapabileceği şeylerdir. Bu örnekliği bizlere gösteren en önemli örnek sahabelerdir. Peygamber(s.a.s)’e bağlıklarını ve teslimiyetlerini göstermek için yapılan biatlar bu noktada bizim için önemli bir örnek teşkil etmektedir. Bu nokta kemal noktası dediğimiz noktadır. Bu noktada Müslümanlar akabe biatlarındaki gibi biat etmesi ve bu biatın gerekliliğini de yapma noktasında tüm gücüyle mücadele etmesi gerekir ki, işte o zaman tam manasıyla dava bilinciyle kuşanmış olsun. (*)

 

Normalde tebliğ ve irşat görevi mukaddes bir vazife olup her mü’min için farz-ı kifayedir. Ancak bazı konular zamana göre önem kazanır. Günümüzde ihmale uğrayan meselelerden dolayı “farz-ı ayn”dır. Tebliğ, kötülüğün, inançsızlığın ahlaksızlığın baskın, azgın olduğu günümüzde “farzlar üstü farz” mesabesinde değerlendirilmektedir. Bu görevi ihmal eden, ağır bir sorumluk altındadır, Hadisi kutside ifade edildiği üzere: “Allah yolunda cihad etmeden, cihad yapmayı arzu etmeden ölen kimse, bir nevi münafıklık üzerine ölmüş olur.” (Müslim, İmare:158, Nesei, Cihad:2)

 

İslam’da cihad sadece ve sadece Allah yolunda olur. Allah’ın yeryüzünde hâkimiyetini temin etmek için yapılır. Yeryüzündeki putları yıkıp Allah’ın gasp edilmiş olan saltanatını yeniden inşa etmek için cihada girişilir, Kulları Allah’tan başka kullara kul olmaktan kurtarmak ve insana gerçek manada hürriyetini vermek için yapılır. Allah’ın dinine girmek isteyenleri engelleyen fitneleri bertaraf edip yalnız Allah’a kul olmalarını sağlamak için yapılır. “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!”(Enfal 8/39) İslam’da cihad, bir beşeri sistemi bir başka beşer sistemine galip kılmak için yapılmaz. İslam’da cihad, sırf Allah’ın sistemini insanların yaptığı sisteme galip kılmak için yapılır. İslam’da cihad bir milletin başka milletler üzerinde hegemonya kurması değil, Allah’ın hâkimiyetini kulların hâkimiyetine üstün kılmak için yapılır. İslam’da cihad kullar ülkesinin kurulması değil, Allah’ın mülkünde Allah hâkimiyetinin kurulması için yapılır. İşte bunun için İslam’ın bütün yeryüzüne yayılması gerekmektedir. Bütün insanlığı hürriyetine kavuşturmak için İslam’ın dünya’ya yayılması icap eder. İslam’ın yayılması lazımdır, İslam devleti hududunun içinde bulunmakla bulunmamak arasında bir fark yoktur. Her taraf topraktır ve her yerde insanoğlu yaşar,  Nerede olursa olsun put puttur ve putperestler kulları kullara kul etmeye çalışırlar.  (İ.D.S .S.148-149)

 

Ebû Ümâme Suday İbni Aclân el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Allah katında hiçbir şey, iki damla ve iki izden daha sevimli değildir: Allah korkusuyla akıtılan gözyaşı damlası ve Allah yolunda dökülen kandamlası. İki iz ise, Allah yolunda çarpışırken alınan yara izi ve Allah’ın emrettiği farzlardan birini yerine getirmekten kalan kulluk izidir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 26)

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân 3/139) “De ki: Bize iki iyilikten, gazilik ve şehitlikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?” (Tevbe 9/52). Bu ilâhî emri asırlarca halk “Ya gazi ya Şehid”, “Ölürsem şehid, kalırsam gazi” şeklinde kullanmıştır.

İnsanlık dünyada bir imtihan içerisindedir. Yaşam içerisinde, özelliklede İslâm dâvâsı yolunda birçok geçilmesi ve geçilmemesi gereken, içilmesi veya içilmemesi gereken ırmaklar önümüze çıkacaktır. İslâm davasının erleri bu gibi durumlarda, geç denilen yerde geçip dur denilen yerde duran, mantığı ve nefsi o ırmaktan içmesi gerektiğini söylese de Allah için içmeyen, disiplinli, azimli, itaatkâr birer dâvâ adamı olmalıdırlar. (http://www.darusselam.com/fikir/272-slam-davasnda-mueminlerin-yolu.html)

 

İslam davası kısaca özetlenecek olursa: Dava adamı, davasına inanan, davasını anlayan, davasını kendi hayatında fiilen yaşayan ve gücü nispetinde davasını başkalarına anlatan itikat ve amel sahibi kimsedir. Pratik hayatı, inandığı ve savunduğu dava ile çelişen ve çatışan bir kimse, dava adamı olamaz. Rabbimiz, dava adamından kendi davasını nefsinde hâkim kılmasını istemekle birlikte, davasını kendi hayatına hâkim kılamamış, “dava adamı taslağı”nı akılsızlıkla, ahmaklıkla vasıflandırmıştır. “Siz insanlara iyiliği emreder de, kendi nefsinizi unutur musunuz?” (Bakara 2/44) İyiliğe davet edip de iyilikten kaçmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dava adamlarında değil, bizzat davasının kendisinde şek ve şüphe afetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumi efkârı karıştıran, kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk, bir kimseden güzel bir söz işitir de çirkin fiiller müşahede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar canip ve ebedi olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz, ölüdür. Muhatabına tesir edemez. Bir insan, ağzından çıkan sözün canlı bir tercümanı, konuştuğunun müşahhas bir numunesi olmadıkça, söylendiğinin hakiki bir temsilcisi olamaz. Bir kimseye itimat eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler cazip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil, bizzat hakikatten alır. Sözün güzelliği parlaklığında değil, sadakatinden ötürüdür. Bu nedenle diyoruz ki, dava adamı, kendi davasının canlı tercümanıdır.

Dava adamı, bir tarafta hayat havuzuna şeriat suyunu akıtırken, öbür tarafta havuzun çatlaklarından su kaçıran hırsız değildir. Aksine dava adamı, kendi davasını insanlara kabul ettirmek için bizzat amelini şahit gösteren cengâverdir. Şu bir hakikattir ki, bin kişi hakkında bir kişinin yaptığı iş, bir kişi hakkında bin kişinin söylediği sözden daha etkilidir. Bundan ötürüdür ki, dava adamı kal’den ziyade hâle önem veren ve ilahi teklifleri yaşama konusunda takvayı şekvaya tercih eden bir şahsiyetin sahibi olmuştur. Davanın iktidarı, dava adamının fedakârlığı ile doğru orantılıdır Davası uğrunda fedakârlık göstermeyen bir kimsenin, kendi davasının iktidarı konusunda ümit var olması, safi bir aldanıştan ibarettir. Dava adamı, Allah yolunda cihad etmekten usanan değil, şehadet sevdasına susayan kimsedir. Dava adamı hevanın değil, Hüda’nın savaşçısıdır. Dava adamı kendi hayatını Rasulullah (s.a.v.)’ın getirdiği nizama tabi kılmaya çalışan fedaidir. Kişi hevasını şeriatı Garra’ya tabi kılmadığı müddetçe dava adamı olamaz. Çünkü bu ölçü Rasul’ün (s.a.v.) koyduğu bir ölçüdür. Efendimiz (s.a.v.), İmam-ı Nevevi’nin Kitabül Erbain’inde geçtiği gibi şöyle buyurur: “Sizden birisi kendi hevasını benim getirdiğim şeriata tabi kılmadıkça mümin olamaz.”

Bunun için diyoruz ki, dava adamı, hevayı Hüda’ya feda eden kimsedir.” Dava adamı, vahiy ile dirilen, zikrullah ile mutmain olan, davet ile davasını tanıtan, tebliğ ile insanlara ulaşan, harp ile düşmanlarını avutan, hablullah ile tefrikadan kurtulan, çile ile inancının bedelini ödeyen, cihad ile afaki ile enfusi düşmana karşı dikilen teslimiyet ile davasını, damgasını zamana ve çağa vuran ve salih amelleriyle yürüyen, yeryüzünde dolaşan şehiddir. Allah Teâla’ya verdiği ahdi değiştirmeyen hakikat şahididir. “Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah (c.c.)’a verdikleri sözde sadakat ettiler, kimi adağını ödedi, kimi de şehit olmayı bekliyor. Onlar asla verdikleri sözü değiştirmediler.” (Ahzap 33/23) Dava adamı, davası uğrunda yaşamayı ve ölmeyi bilen ve başaran kimsedir. Davası uğrunda yaşamayı ve ölmeyi göze almanın derdini dert edinen kimsedir. Bundan ötürüdür ki, dava, dava adamının sağlık ve varlık sebebi olmuştur. Davanın hayat bekçisi Dava, dava adamının varlık ve sağlık sebebi ise, dava adamı da davanın hayat bekçisidir. Dava adamı, müstekbirler ordusunun şiddet ve baskıları karşısında kendi davasını eti ve kanıyla besleyen, kalbi Allah korkusuyla titreyen, Allah’ın ayetleriyle imanını kuvvetlendiren feraset sahibidir. “Gerçek mü’minler yalnız o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okunduğu zaman, onların imanlarını artırır. Onlar yalnız Rablerine güvenip dayanırlar.” (Enfal 8/2) Dava adamı; kendi davasının özelliklerini gösteren bir rahmet aynasıdır. Başka bir ifadeyle dava adamı; İslam’ın hükümlerini hayatıyla tercüme eden, bir numune-i hasenedir. Tevhidin bekçisi, vahyin fikir işçisi, sevgi ve muhabbetin kurumayan çeşmesidir. Dava adamı, hayatın her cephesinde İslam’ın metodunu uygulayarak insanları Allah(c.c.)’a kul olmaya davet edendir. Gaye, Rabbe kul olmaktır. Sadece O’na ibadet etmektir. Davranışta, insani ilişkilerde, fikirde, kısaca hayatın bütün yönlerinde Allah (c.c.)’a kul olmak… İşte dava bu, dava adamı da bunu uygulayandır. Bu da kolay olmayacaktır. Hevayı Hüda’ya feda etmekle bunu başarabiliriz. (http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/10136/dava-adami.html?quicktabs_yorumlar_paneli_okuma=1&quicktabs_ust_menu_konu_kategoriler_views=4)

 

Şehid Abdullah Azzam : “Ey genç erkekler! Heves ve arzularınızı Allah(c.c.)’ın dini ve İslam topraklarının işgal altından kurtulması için cennete erteleyin.”

Ahirette işimizi zora sokmamak için şimdiden harekete geçmek için niyet etmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde Kab b. Malik(ra)’in durumuna düşebiliriz. O cihada çıkacak orduya katılmak için tüm imkânı olmasına rağmen, nasıl olsa daha zaman var yetişirim düşüncesiyle işi ağırdan almış, ordu yola çıktıktan sonra yetişmek istese de yetişemeyeceğini anlayınca geri dönmüştür. İş işten geçmiştir artık, bizlere bu dünya’da verilen imkânları ölüm gelmeden hakkını vererek kullanmaz isek Kab b. Malik(ra) misali treni kaçırırız da farkına bile varamayız. Bu duruma düşmemek için zamanımızın kıymetini bilip bizlere bir kere gelecek ölümü şehadetle neticelendirmek adına davamızın ne olduğunun idraki içerisinde hareket edip davamıza sahip çıkma sorumluluğunu üslenmeliyiz. Bu sorumluluğu göğüsleyenler direndi ve direnmektedir. Mücadelelerinden taviz vermeden devam etmektedirler. Bununla ilgili olarak Şeyh Ahmet Yasin ve onun mücadelesini devam ettirenleri örnek olarak verebiliriz. Şeyh Ahmet Yasin her tarafı felç olmasına rağmen İsrail’e kök söktüren bir şahsiyettir. Buda şunu göstermektedir ki her kesin bu din için hangi durumda olursa olsun yapabileceği bir şeylerin olduğunu göstermektedir. Hiçbir şey yapmayanları Şeyh Ahmet Yasin şikâyet etmektedir. Şeyh Ahmet Yasin’in Bu duasıyla konuyu nihayete erdiriyor ve Rabbimizden ayaklarımız sabit kılmasını niyaz ediyorum.
“Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!
Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu?
Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye.
‘Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve Mü’min kullarına yardım et!’ diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor? Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah’ım!
Sana şikâyette bulunuyorum… Sana şikâyette bulunuyorum… Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların Rabbisin… Sen bizim Rabbimizsin… Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?
Allah’ım!
Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına, sana şikâyette bulunuyorum.
Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı… Birliğimiz bozuldu… Yollarımız ayrıldı…
Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikâyet ediyoruz…”

 

KAYNAKLAR:

 

İ.D.S: İSLAM DAVASININ STRATEJİSİ – SEYYİD KUTUP

GELİN B.D.D. : GELİN BU DÜNYAYI DEĞİŞTİRELİM – MEVDUDİ

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Haziran 2014  sayısında Yayımlanmıştır.