• Ömer Köşü

    Dava Bilincinde Biat ve Teslimiyet

    - 02 Mayıs 2014

Muhainmed b. Ka’b el-Kurzi ve birçokları der ki: Akabe gecesi Abdullah b. Revaha, Rasulullah’a şöyle der: “Kendin için ve Rabbin için dilediğiniz şartı koşunuz.”

Rasulullah: “Rabbim için,  O’na ibadet etmenizi ve hiç bir şeyi O’na ortak koşmamanızı, kendim için de malınızı ve canınızı koruduğunuz gibi beni de korumanızı şart koşuyorum.”

Dediler ki:  “Bunu yaparsak bizim için ne var?” Rasulullah: “Cennet var” buyurunca, “Ne kârlı alışveriş! Biz bu anlaşmayı ne bozarız, ne de bozulmasını’ isteriz” dediler.

Onlar Rasulullah’la bu biati akdederken sadece cenneti düşünüyorlar, O’nu istiyorlardı, Bu biate sımsıkı yapışmışlar, ne kendileri ve ne de Rasulullah tarafından biatın bozulmasını asla kabul etmeyeceklerini bildirmişlerdi. Onlar basit bir iş üzerine biat etmediklerini şüphesiz ki biliyorlardı.  Bu hareketle Kureyş’e ve hatta bütün Araplara cephe almış oldukları,  Arap Yarımadası’nda ve Medine’nin bağrında sinirleri son derece gerilen cahiliyetle selamet ve emniyet içinde yaşamalarının bundan sonra mümkün olmayacağını çok iyi anlıyorlardı.

Buyurdu ki: “Zorlukta da kolaylıkta da dinleyip itaat etmek, sıkıntıda da genişlikte de infak etmek, maruf emredip münkerden nehyetmek, Allah için konuşmak Allah hakkında hiçbir ayıplayıcının ayıplamasından korkmamak, bana yardım etmek ve size geldiğim zaman kendi canınızı, hanımlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi beni de korumak üzere bana biat ediniz… Mukabilinde sizin için cennet vardır… ”

Bunun üzerine hepimiz kalktık ve ben hariç en küçüklerden olan Esad b. Zurare, Peygamberin elini tuttu ve sonra bize şöyle dedi: “Ey Medineliler, acele etmeyin, şüphesiz biz onun Rasulullah olduğunu bilerek develerimizi yorup geldik. Bugün onu Mekke’den çıkarmak bütün Araplara karşı çıkmaktır, o zaman da kılıçlar sizi ısırır ve hayırlılarınız öldürülür. Ya bu biate çok dayanıklı ve sabırlı olduğunuza inanıp O’nu tutacak ve mükâfatınızı Allah’tan bekleyeceksiniz. Veya canından korkan bir millet olduğunuzu kabul edip O’nu terk edeceksiniz. Bunu beyan ediniz. Allah mazeretinizi kabul eder.”

Dediler ki: “Yavaş ol ya Esad… Allah’a yemin olsun ki, biz, bu biati bırakmayız, onu ebediyen koruruz.”

Bunun üzerine kalktık ve Rasulullah’a biat ettik. O bize şartını koştu, Mukabilinde de cenneti müjdeledi. Öyleyse Ensar, bu biatın zorluğunu açıkça ve yakinen biliyordu. Yine biliyordu ki, bu zorluklara karşılık dünyada kendilerine bir şey vaad edilmedi. Hatta zafer ve galibiyet bile… Cennetten başka hiçbir şey vaad olunmadı onlara… Bu hadise onların,  biati ne derece iyi anladıklarını ve ona nasıl sarıldıklarını da gösterir. Öyleyse hiç şüphe yok ki onlar, bu binayı yapan muhacirlerin önde gelenleri ile beraber, Medine devrinin başlangıcında İslam cemiyetinin sağlam temelini teşkil edeceklerdir… (İ.D.S . S..184-186)

 

Bu sahabenin biatıydı peki bizim biatımız nasıl olacak? Bizim biatımızın nasıl olması gerektiğini Mevdudi’den öğrenelim.

 

            “Benim için İslami Hareket, hayatımın gerçek gayesidir. Hayatım bu gayeye adanmıştır. Ve ölümüm de bu gayenin peşinde koşmakla olacaktır. Başkalarının bu yolda olup olmaması da önemli değildir. Şartlar ne olursa olsun bu benim ödevimdir ve O’nun uğrunda hayatımı feda edeceğim. Tek bir fert bile kendini koymasa, bu yolda yalnız kalsam da, bu yolda yalnız yürüyeceğim. Eğer bütün dünya bana muhalefet etmekte birleşse, onlarla tek başıma yılmadan mücadele edeceğim.” (GELİN B.D.D.. S.71)

 

Bizim tek amacımız İslam’ın tüm dünya’ya hâkim olmasını sağlamak için mücadele etmektir. Bizler bu yolda olabilir ki tek başımıza kalabilir, tüm dünya bize karşı gelebilir, bu yolda yürürken sağımız da solumuzda kimse olmayabilir, her ne olursa olsun davamızdan vazgeçmemek, yılmadan yorulmadan mücadele etmemiz gerektiğini unutmamalıyız. Bu bilincini kuşanmak durumundayız. Bununla ilgili olarak Rabbimizin ‘İbrahim(a.s.) tek başına ümmetti’ (16-NAHL/120) buyurduğu üzere batıl karşısında tek başımıza da kalsak mücadelemizden vazgeçemeyiz.

 

Çevrenize bir bakmışsınız ki ne âlimleriniz, ne hocalarınız, ne arkadaşlarınızdan kimse kalmamış sadece siz varsınız, böyle bir durumda kalsanız ne yapacaksınız, davanızdan, inandığınız değerlerden vaz mı geçeceksiniz?  Sohbetlere istediğiniz hocalar, âlimler gelmediği zaman o ortamları bırakıp gidecek misiniz?

Ali Şeriati bu noktayla ilgili olarak der ki: “Bir Müslüman’ın elleri bomboş, dili kesilmiş, dudakları yakılmış, ayakları felç, gırtlağı cellâdın vahşi ve barbar pençesinde ise; kendisini böyle bir durumda hissederse yine de sorumludur. Çünkü ‘sorumluluk güçten doğar’ böyle yalnız bir insan, bu umumi karanlıkta; mutlak güçlere, egemen mihraklara karşı, ölü düşünce ve bilgiler ortamında bile, çalışmak zorundadır. İnancını yaşatmak ve kollamaktan sorumludur. Hiçbir şey yapamıyorsa dua ile koruması ve beslemesi gerekir.

İslam’ın duası, duacının ruhunu, bağlı olduğu içtimai sorumluluk, içtimai ülküler ve insani şiarlarla doldurur; çağının zorba ve despot sistemleriyle, onları yok edip unutturana kadar, bir savaşın yükünü taşımasını sağlar. Bu sürekli, taze, diri ve uzvi bir duadır ki, her hafta, her gece, her gün, her zaman, her köşede okunur; her durumda, her ortamda gönle ve ruhun tüm zerrelerine telkin edilerek, topluluğa arz edilir. Mücadele için hiçbir biçimin geçerli olmadığı bu çağda geçerli tek yöntem: “Dua” dır. (Ali Şeriati-Dua)

 

Bu noktadaki hareket bilincini elde etmenin tek yolu sarsılmaz bir bağlılıktan geçer. Hareketin neyi temsil ettiğini, zihnen kavramak ve doğruluğunu anlayarak mutmain olmak sadece ilk adımdır. Tabi ki bu yeterli değildir. Aranan şey onun kalbimizde bir alev tutuşturmasıdır. En azından kendi çocuğumuzu hasta yatağında gördüğümüz ve doktora koştuğumuz zamanki veya yiyeceğimizi tükenmiş görüp, ihtiyaçları karşılamak için para kazanmak için didindiğimiz zamanki gibi hareket edeceğimiz noktaya kadar… Öyle güçlü bir kuvvet tarafından ilhamlandırılmalıdır ve itilmeliyiz ki her zaman amacımızla meşgul olmak zorunda kalalım. Zihnimiz bu duyguyla öyle kaplı olmalı ki şahsi, ev içi ya da onunla ilgili olmayan diğer meseleler dikkatimizi dağıttığında veya bizde en azından onlara kapılma eğilimi belirdiğinde büyük sıkıntı hissetmeliyiz. Eğer ilgilenmek zorunda isek, onlara yeterli gelecek en kısa zamanı ayırmalıyız. Ta ki kalbimiz davamıza öylesine bağlansın ve bütün kalbimizle mücadelenin içine atılabilelim. Böyle olmadığı takdirde yaptığımız her şey, hiçbir önem taşımayan sahte bir bağlılık olacaktır. (GELİN B.D.D. S.9)

 

“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Ali İmran 3/144)

 

Mekke dönemine baktığımızda, o güzide insanlar İslama girerken başlarına gelebileceklerini bilerek iman ediyorlardı. Kızgın güneşin altında Bilali Habeşi’ye (r.a) işkence edildiğini göreceksin, buna rağmen İslam dinine gireceksin. Günümüzde aynı durum olsaydı kaçımız iman ederdi acaba? Bizler lüks şartlar içerisinde iman ediyoruz, onlar ise sıkıntı ve çilelerin baş gösterdiği zorlu bir ortamda iman etmişlerdi. O dönemde müşrikler sahabelere işkence ederken, aslında şunu ifade ediyorlardı: ‘Bakın sizde İslam dinine girerseniz sizde aynısıyla karşılaşırsınız’ demekten başka bir şey değildi. Siz de buna göre göre iman edeceksiniz. Ama onlar ne yaptı? Tüm sıkıntıların baş gösterdiği o durumda her şeyi göze alarak iman ediyorlardı. Bu gerçek bir bağlılığın nasıl olması gerektiğini gösteren önemli bir unsurdur. Bizlere bir dava adamının nasıl bir bağlılıkla bağlanması gerektiğini gösteren örneklerden bir diğeri de Musa(a.s) zamanında yaşayan, Musa(a.s)’a karşı mücadele eden sihirbazlardır. Bağlılığın nasıl olması gerektiğini gösteren en önemli kıssadır. Sihirbazlar firavun tarafında, safında yer alırken, hakikati görünce firavunun tüm tehditlerine rağmen Musa(a.s)’ın safına geçmekte tereddüt etmediler.

 

“… O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.” Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi Yaratan’a seni asla tercih edip seçmeyiz. Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.” (Taha Suresi 20/71-72)

 

“Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim.” (Onlar da:) “Biz de şüphesiz Rabbimiz’e döneceğiz” dediler. Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz’in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (Araf Suresi 7/124-126)

 

Diğer bir örnek Buruc suresinde anlatılan Ashab-ı Uhdud kıssasıdır. O dönemin hükümdarının genci öldürmek isteyip, öldürememesi üzerine o genç, hükümdara “Beni öldürmek istiyorsan Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça, sen beni öldüremezsin!” dedi. Hükümdar: “Nedir o?”diye sordu. Çocuk: “Halkı bir yere topla ve beni bir ağaca as. Sonra torbamdan bir ok al! Bu oku, yayın ortasına koy! Sonra: “Bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın ismiyle” diyerek bana at! Bunu yaparsan, beni öldürürsün” dedi. Hükümdar, hemen halkı bir yere topladı ve onu, bir ağaca astı. Sonra torbasından bir ok aldı ve oku, yayın ortasına koydu.
Sonra: “Bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın ismiyle” diyerek çocuğa attı. Ok, çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk, elini şakağına, okun vurduğu yere koydu ve öldü. Bunun üzerine halk: “Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik!”dediler. Hemen hükümdara gidilerek: “Ne buyurursun? Vallahi, korktuğun başına geldi. Halk iman etti” denildi. Bunun üzerine hükümdar, yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı ve içlerinde ateşler de yakıldı. “Kim dininden dönmezse, onu buraya atın!”dedi. Bunu da yaptılar. Nihayet beraberinde çocuğu olan bir kadın geldi. Kadın, oraya düşmekten çekindi. Bunun üzerine çocuğu, ona: “Ey anneciğim, sabret! Çünkü sen, hak üzeresin!”dedi. (Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri’l-Kur’ân, B. 75, Hds. 3560.)

Bu iki kıssada önemli olan ortak nokta hem iman eden sihirbazlar, hem de iman eden halkın İslam dini adına hiçbir şey bilmedikleridir. Ama öyle bir teslimiyet örnekliği gösterdiler ki, canlarını feda etmekten çekinmediler. Tüm tehditlere rağmen iman ettikleri Rablerine karşı sadakatlerini canlarını vererek ispat ettiler. İnandığınız değerleri canınız pahasına ölümü göze alarak savunuyorsanız, sizi yıkabilecek hiçbir güç yoktur. Halid b. Velid(r.a.) harb meydanında düşmanlarıyla karşı karşıya geldiklerinde onlara: “Sizin Hayat ve Şarabı Sevdiğiniz Kadar Ölümü Seven Bir Orduyla Size Geldim” diye küffara seslenirmiş, böyle bir orduyu kim yıkabilir? Yüreğinizi ne kadar ortaya koyarsanız, o kadar sadıksınız demektir.

Şehid Seyyid Kutub’un söylediği gibi:Yazarlar çok büyük işler yapabilirler, ancak; fikirlerinin yaşaması için kendi nefislerini feda etmeleri şartıyla; fikirlerini et ve kanlarıyla beslemeleri şartıyla, hak belledikleri sözün uğrunda kanlarını vermekten çekinmemeleri şartıyla! Fikirlerimiz ve onları dışa aksettiren sözlerimiz, ruhsuz bir ceset gibidirler. Ne zaman fikirlerimizi canlarımız ve kanlarımızla sulayıp beslersek, canlanır ve hayat sahnesinde yerlerini alırlar!” Fakat mesajı uğrunda dökülen kan, vermek istediği mesajı diğer insanlara ulaştıramıyorsa, tarih içerisinde yok olup gider. Yazarın dediği gibi: “Mesajı olmayan kan, tarihte dilsiz kalır!”

 

İslam davası, mensuplarından tağuti unsurlara karşı dik durmalarını ister. Canlarından, mallarından ve dünyalık menfaatlerinden feragat gösterebilir ve bunlardan yana taviz verebilirler. Ancak davanın ilke ve değerlerinden, heybet ve kazanımlarından yana taviz vermelerini İslam davası kabul etmez.

Can da, mal da, eldeki imkânlar da İslam davasına feda edilir. Davanın bunlara feda edilmesi ise söz konusu değildir. Öyle olmasaydı, Kur’an ve hadislerdeki “Allah yolunda mal ve can ile mücadele”, “şehadet”, “hicret”, “zindan” gibi konulardaki emir ve tavsiyeler anlamsız kalırdı.

 

Geçmişte İslam davasını sırtlayanlar, bu mübarek dava için nelerini feda etmemişlerdi ki!… Onlar mallarından, makamlarından, hatta canlarından vazgeçmişlerdi. Böyle mukaddes ve muazzez bir örnek var arkamızda… Mübarek bir sahabe nesli dimdik duruyor önümüzde… Onlar ki Rasullerini ana ve babalarından daha çok seviyorlardı. Hz. Ebubekir (ra), Hz. Muhammed (sav)’e ‘Anam babam sana feda olsun ya Rasulullah’ diyecek kadar gönülden bağlıydı. Onun her sözünü emir telakki ediyorlardı.

Rasulullah(s.a.s)’tan sonra, İslam davası için en büyük cesareti ve fedakârlığı sahabeler gösterdi şüphesiz… Bir avuç olmalarına rağmen, gönülden bağlandılar hak davalarına… Hiçbir baskı ve yıldırmaya pirim vermediler. Ebubekir-i Sıddıklar, Halid bin Velidler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Selman-i Farisiler, Bilal-i Habeşiler, İslam davasına dört elle sarıldılar. Bu dinin şanlı peygamberinin bir dediğini iki etmediler. Bu yola baş ve can koydular. Feragatin en güzel örneğini cümle âleme gösterdiler. İslam davasıyla ailelerinden daha çok ilgilendiler.

Sahabelerin hayatı davaya sadakatin en güzel örnekleriyle doludur. Onlar, şu ayet-i kerimeyi kendilerine şiar edindiler: “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Al-i İmran 3/92)

İnsana cesaret ve güç veren, sahip oldukları davalarıdır. İslam’a dört elle sarılan ve onu bir hayat tarzı olarak kabul edenler, toplumları için diriliş sembolü olmuşlardır. Bu sembol şahsiyetlerden birisi de ‘Kafkas Kartalı’ sıfatıyla şöhret bulan Çeçenistan devletinin en büyük kahramanı Şeyh Şamil’dir. Hayatının tamamını İslam inancına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve ebedi düşmanı Rusya’ya dahi kabul ettiren İmam Şamil, düşünce ve inançlarından asla taviz vermemiş, neticede Çarlık Rusya’sını dize getirmiştir. Rusya’nın bütün şiddet ve baskılarına rağmen, bugün Kafkaslarda İslam’ın köklü izleri varsa, bunu en başta ona borçluyuz. (http://www.gulistandergisi.com/dergi_oku.php?id=331)

 

Dava adamı,  İslam’ı, Allah’a bağlılığı her şeyin üstünde görür. Müşrik Ümeyye, kölesi Bilal-i Habeşi’yi çölde öğle sıcağında kızgın kumların üstüne yatırıp, göğsüne de bir kaya parçası koyarak işkence ediyordu. ”Ya Muhammed’i inkâr edersin ya da Lat, Uzza’ya taparsın!” diyordu. Bilal’in yaralarından parçalar koparmasına rağmen ağzından da “Ehad, Ehad!” “Allah birdir!” sözleri yükseliyordu.  (İ. Süreyya Sirma, Mekke Dönemi ve işkence, s. 110 ) 

 

Büyük dava adamları, dava adamı olmanın bedelini işkencelerle, mahrumiyetlerle, mahkûmiyetlerle ödüyorlardı. (D.A.OS..88-89)  Büyük alim Seyyid Kutub’a,  idam edilmeden önce, devrin başkanı Nasır’dan  özür dilemesi istenildiğini  ve bunu  yaptığı taktirde bağışlanacağını söylediklerinde, Seyyid Kutub’un: “Eğer bu idam kararı hak ise, ben bu hakka razı oluyorum. Yok, eğer batıl ise, ben batıldan özür dileyecek kadar alçalmam”  cevabını vererek bir dava adamı olduğunu gösteriyordu.

 

Din büyükleri bela ve musibetler altında davalarına hizmet ettiler. Ahmed bin Hanbel, görüşlerinden dolayı 28 yıllık hapse mahkûm edildi. “Allah yolunda beni kırbaçlayanlara Allah’tan hidayet diliyorum.” dedi. “Müsned” adlı eserini hapisteyken yazdı.

 

Serahsi,  bir kör kuyuya hapsedildi. Kuyunun başına gelen talebeleriyle kuyunun dibinden ders yaptı. 30 ciltlik  “Mebsut”  adlı eserini kuyuda yazdı.

İmam Gazali, Emeviye Camiisinin minaresinin altındaki bir odada 11 yıl münzevi hayat yaşadı. (D.A.O. S.130-131)

 

Dava adamı, hayatını, hayatı verene tahsis etmeli, Kuran’ı yol haritası bilerek önündeki rehberin izinde yoluna devam etmeli. Allah Rasulü (s.a.s.): “Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” (Buhari, ihya:3, s:465) buyuruyor. Yani rahat yatamaz, huzur içinde yiyip içemezdiniz, diyor.

 

İslam’a girerken tam bir teslimiyet üzerine bu dine iman ediyorlardı. Onlar için din hayata hâkim kılınması gereken bir yaşam biçimi, bir eylem, bir hareket tarzı olarak algılanıyordu. Bu uğurda gerekirse işkencelere maruz kalmayı, hapis yatmayı, canlarını vermeyi göze alarak iman ediyorlardı. Bunlarla ilgili sahabe hayatında pek çok örnek bulabilirsiniz. Bilal Habeşi(r.a.)’ın öğrendiği pek fazla bir şey yoktu ama öğrendiği o temel ilkeyi canı pahasına taviz vermeden savunuyordu. Sa’d bin Ebi Vakkas(r.a.) İslam’la izzet bulunca o çok sevdiği annesinin “Sa’d, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben ne bir şey yerim, ne de içerim!” demesine karşı taviz vermemiş ve “Vallahi anne iyi bil ki, 100 tane canın olsa, birer birer çıksa, ben yine dinimden dönmem! Artık sen bilirsin. İster ye, ister yeme”  diyerek duruşunu bozmamıştır. Onlar için İslami değerler bir bütündü, hangi konuda olursa olsun onun mutlaka savunulması gerektiğinin idraki içerisinde idiler. Gerekiyorsa bu uğurda İbrahim (a.s.) gibi ateşe atılmayı göze alıyorlardı. Tam bir teslimiyetle İslam dinine bağlı idiler.

Bu teslimiyetleri vesilesiyle İslam dini günümüze kadar gelmiştir. Bu topraklarda zamanında ezanlar Türkçe okutuldu, Kur’an okumak yasaklandı, sırf şapka giymeyi reddettiği için insanlar idam edildi. Ama hiçbir zaman davalarından canları pahasına vazgeçmediler, İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said gibi. Şeyh Said’e öleceği sıralarda kendisine artık, çocuklarını, karısını, kızını düşünmesi gerektiğini söyledikleri zaman onlara şu anlamlı cevabı veriyor:

“Kur’an’ın ayaklar altına alındığı bir memlekette ben bunları düşünemem” diyordu.

Sadece Asr-ı Saadet’te şehitler verilmedi günümüzde de verilmektedir. Hasan el-Bennalar, Seyyid Kutuplar, Abdullah Azzamlar, Şeyh Ahmet Yasinler vb. şahsiyetler bu ümmetin şehitleridir. Onlar davaları uğruna hayatlarını feda ettiler. Günümüzde şu anda ezanlar okunuyorsa birilerinin yan gelip yatmasıyla olmamıştır. O şahsiyetlerin canlarını ve mallarını davaları uğrunda feda etmeleri vesilesiyle olmuştur. Şu anda Mescidi Aksa ayaktaysa Allah’ın (c.c) izniyle oradaki mücahid kardeşlerimizin mücadelesiyle ayakta durmaktadır.

 

Bu gün Hristiyanlar kendi dinlerini, misyonlarını icra etmek tüm yeryüzüne yaymak için mallarıyla, canlarıyla mücadele ediyorlar. Kendi topraklarını, ailelerini bırakıp bizim topraklarımıza kadar gelip kendi dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Peki, bizler biz Müslümanlar ne yapıyoruz? Zamanlarımızı TV ekranlarında diziler, filmler, futbol maçları izleyerek veya bilgisayar başında internette geçirmekteyiz. Hâlbuki bu kâinat ve bizler hayatlarını TV ve bilgisayar başlarında, stadlarda, kahvehane köşelerinde, internet kafelerde, eğlence yerlerinde geçirmemiz için yaratılmadı.

Sahabe ve sahabeden sonraki nesiller biz Müslümanlar TV başlarında rahat bir şekilde hayat sürmeleri için canlarıyla mallarıyla mücadele etmediler. Onların tek bir kaygısı vardı o da İslam’ın tüm dünya’ya hâkim olmasıydı. İnsanları kula kulluktan kurtarıp tek bir olan Allah’a (c.c.) kul olmalarını sağlamaktı. Onlar bu kaygıyla hayatlarını sürdürdüler. Peki, bizlerin kaygıları neler? Dünyevî mi, ahirî mi?

Kaygılarımız daha fazla para kazanıp zengin olmak mı? Çocuklarımıza daha iyi gelecek hazırlamak adına daha fazla çalışmak mı?  Evler, arabalar almak mı? Hangi tatil beldelerinde tatil yapabilirimin hesabını yapmak mı?

 

Allah(c.c)’ın hükümlerinin hiçe sayıldığı, önemsenmediği rafa kaldırıldığı bir toplumda bir Müslüman bunları düşünmemesi gerekir, Müslüman rahatı hak etse bile rahat yaşayamaz, çünkü özgür değildir. Hem kendi özgürlüğü adına, hem de toplumların özgürleşmesi adına dünyevi değil ahiri kaygılar gütmesi gerekmektedir. İslam’a her gün saldırıldığı, Allah’a (c.c) savaş açıldığı bir dönemde bu durumun onu rahatsız etmesi gerekmektedir.

 

Bu gün yeryüzünde Müslümanların çektiği sıkıntılar ortadayken, hiç bir şey yapmayıp oturmayı göze alabiliyorsak, sessiz, sessiz seyrediyorsak bu davanın dava adamlarına ihtiyacı olduğu bir zamanda her şeyi seyrediyorsak imanımızı sorgulamamız gerekmektedir. “Bir kötülük gördüğünüz zaman elle düzeltin. Buna gücü yetmezse dilinizle düzeltmeye çalışsın. Buna da gücü yetmezse kalben buğz edin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”(Müslim, İman 78; Ebu Davut, Salat, 232)

 

Birisi peygamber (s.a.s)’e geliyor, diyor ki:

“Ya Rasullah(s.a.s.) ben seni çok seviyorum. Rasullah(s.a.s.): o halde belalara hazır ol.”

Yağma var mı öyle! Eğer birini seviyorum diyor ama onun derdi sizi germiyorsa onu sevmiyorsunuz. Allah(c.c.)’ı seviyorum diyor, Allah(c.c.)’ın davasını dert edinmiyor, sevmiyor. Allah(c.c.)’ı seven, davasını dert eder.

İmam İbn Teymiyye öyle diyor:

“Namaz, oruç, ibadetler kulluğunuzun gereğidir. Allah(c.c.)’a dost olmak mı istiyorsunuz, o zaman ayrı bir şey yapmanız lazım.”

“Söyleyin ne yapmamız lazım?”

“Allah(c.c.)’ın davasını dert edinin ki dost olasınız. Allah(c.c.)’ın davasını dava edineceksiniz.”

 

Gerçek bir dava adamı, davası uğruna uykularını kaçırdığı gibi, onu başkalarına anlatma ve aktarmada da rahatını kaçırmalıdır. Davasına karşı yapılan saldırılara sert olduğu gibi, davasını ortadan kaldırmaya yönelik her türlü vesileye de sed olmalıdır. İyi bilmelidir ki; dert edinilen gaye ve davaların yüceldiği gibi, davasını dert edinen fertlerinde makam ve şerefleri yücelir. Davasını dert edinen bir ferdin en büyük gayesi, Kur ‘an ve Sünnet’in yaşanması ve yaşatılması olmalıdır. Bu uğurda koşmalı ve yorulmalıdır. (http://www.vuslatsevdasi.com/forum/dava_adami_nasil_olmali-t24556.0.html)

 

Kaygısı olmayanın davası olmaz, Davası olmayanında kaygısı olmaz. Kaygılarımız bizlere mücadele ruhu kazandırması gereken bir unsurdur. Bu uğurda koşması, yorulması ciddi bir efor sarf etmesi gerekmektedir. Bunun için korkusuzca yüreğimizi ortaya koymamız elzem olan bir husustur. Kaygınız neyse, hedefiniz neyse o hedefi gerçekleştirmek için yaşarsınız ve o yolda ölürsünüz. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.(Kütüb-i sitte, hadis no:7275) Abdullah b. Cahş (r.a) ve Sa’d b.Muaz(r.a) buna örnektir.

 

Hendek Harbinde; Sa’d bin Mu’âz büyük bir kahramanlık göstererek savaşıyordu. Savaş sırasında İbni Araka adlı bir müşrikin attığı ok ile kolundan yaralandı. Ok atardamara isâbet edip, çok kan kaybına sebep oldu. Hz. Sa’d, yaralı bir hâlde, etrafındakilerin kanı durdurmak için uğraştıklarını görerek, durumunun ciddî olduğunu anladı ve şöyle duâ etti:

          -Yâ Rabbî, Kureyş harbe devam edecekse bana ömür ihsân eyle. Çünkü senin Rasûlüne eziyet eden, O’nu yalanlayan bu müşriklerle savaşmaktan hoşlandığım kadar başka bir şeyden hoşlanmıyorum. Eğer aramızdaki harp sona eriyorsa, beni şehîdlik mertebesine yükselt. Fakat, Benî Kureyza’nın âkıbetini görmeden rûhumu kabzetme.

 

Sa’d b. Muaz(r.a)’ın duası kabul oluyor ve akan kan duruyor. Bir Müslüman’ın en çok istediği şahadet mertebesine kavuşacaksınız ama buna rağmen Allah(c.c.)’a dua edip yapılacak bir şeyler varsa beni yaşat diye dua edeceksiniz. Sa’d(ra)’ın bu olayı, davaya nasıl baktığının bir göstergesidir. Davayı kendi canından, elde edeceği şahadet mertebesinden daha önemli görmesinden dolayı Rabbine dua ediyor. Bizim dualarımızda neler yer alıyor? Evler, arabalar, daha fazla para kazanmaya dair isteklerimiz mi yer alıyor bir düşünelim.

 

Abdullah Bin Cahş (ra) ile Sa’d b.Ebi Vakkas(ra) Uhud savaşında karşılaşırlar. Dua edip âmin demek için birbirlerine söz verirler. Sa’d b.Ebi Vakkas(ra) duasını eder Abdullah Bin Cahş (ra) da onun duasına âmin der. Abdullah Bin Cahş (ra) ellerini açar ve dua etmeye başlar: “Ya İlahî! Bugün benim karşıma güçlü, kuvvetli, zorba birisini çıkar, onunla kıyasıya savaşayım. Sonra o beni öldürsün. Bununla yetinmeyip karnımı yarsın. Dudaklarımı, kulaklarımı, burnumu kessin. Ve ben bu halimle kanlar içinde senin huzuruna geleyim. Sen bana: ‘Kulum Abdullah! Sana verdiğim â‘zâları ne yaptın?’ diye sorduğunda ben: ‘Ey Rabbim! Emânet olarak verdiğin o â‘zâları yerinde kullanamadım, ben onlarla çok kusur işledim. Haklarını veremedim. Sağlam olarak onlarla senin huzuruna çıkmaktan hayâ ettim. Bunun için onları senin ve Rasûlünün yolunda harcadım!’  Sevgili Peygamberimin de bulunduğu bir savaşta, toza toprağa bulandım da öyle geldim” diyeyim”, dedi. Sen de bana ‘Doğru söyledin!’ diyesin ve beni affedesin!”

 

İkisinin duası da kabul olunmuştu. Abdullah Bin Cahş’ı (ra) buldukları zaman tanınamayacak vaziyetteydi. Bizlerin kaygısı acaba bizleri en son ne zaman günahlarımızdan tevbe etmeye itti. Onların kaygısı neler, bizim kaygılarımız neler? Bunları iyi düşünüp ibret almak durumundayız. Kaygınız varsa kaygılarınız sizi diri tutar. O yüzden şehidler gibi yaşayanlar şahadet şerbetini içeceklerdir. Ölüm bir kere gelecekse bu neden Allah(c.c.) için olmasın şehid ve şahid olmak istiyorsanız, bu Hud suresinde geçtiği üzere “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!…”(HUD 11/112) emri üzere hareket etmekle gerçekleşecektir inşaallah.

namazin_onemi_nedir1

 

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.” (41/Fussilet-30)

“Doğrusu, «Rabbimiz Allah’tır» deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. (Ahkaf 46/13) Müslim’in Sahih’inde Süfyan b. Abdullah es-Sakafî’den şöyle dediği nakledilmektedir: “Ey Allah’ın Rasûlü! dedim, İslâm’a dair bana öyle bir söz söyle ki onun hakkında senden sonra hiç kimseye soru sormayayım. Hz, Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” (Müslim, Müsned, İbn Mace, Darimi)

 

Sorumluluk şuurunu hisseden, dosdoğru olmak için çabalar. Bu çaba Müslümana cesaret ve kuvvet verir. Hazreti Peygamber(sav)’i takip eden sahabeler de cesaret ve kahramanlıkta O’nu takip ettiler. Zillete boyun eğmediler. Meydan okudular. Sahabe ve Peygamber(sav) İslam’ı bir dava olarak ve sorumluluğunu yüklenme hassasiyetindeydiler. İslam için her sıkıntıyı göze alma, İslam’ı varlık sebebi bilme, en küçük fırsatı İslam için değerlendirme anlayışındaydılar.

 

Hüzafet’üs Sehmi, Romalılara esir düşmüş işkence görmüştü. Hıristiyanlığı kabule zorlanmıştı. Kabul etmeyince idama vermişlerdi. “Başımdaki saçlarım adedince başım olsa her birini Hakk namına verebilseydim.” dedi. Yanına Hıristiyanlığa girmeyi teklif eden papaza” “Kimseye bir şey anlatmadan ölmem çok ağırıma gidiyordu. Şu birkaç dakika içinde sana İslam’ı anlatabilsem ölsem de gam yemem dedi. (ibrettir ki Hüzafet’üs Sehmi son dakikalarını bile kendine telkin için gönderilen Hıristiyan papazına İslam’ı anlatmak için kullanıyor.)  (D.A.O…S..102-103)

Hekimoğlu İsmail’in dediği gibi “Bir dava adamı; ikbale nasıl yürüyorsa sehpaya da öyle yürümesini bilmelidir.”  (D.A.O.105)

Necip Fazıl da bir dava adamı portresini şöyle çiziyor: “Gerçek mü’min, karşısında insan kellelerinden bir ehram oluştursalar yine telaşa düşmeyecek, geçip karşısına sandalyesine oturacak, sigarasını tüttürecek.”

Dava adamı, davası için her şeyini feda etmeye hazırdır. Başkalarının huzuru için kendi rahatını terk etmiştir. Ölümü göze almıştır, Ancak ölmek için değil,  yaşatmak için, diriliş için gayret eder. Dava adamı alabildiğine fedakârdır. Ancak her fedakâr, dava adamı olmaz. Dava adamı her yapacağı işin önünü, sonunu hesaba katar. Rastgele hareket etmez.  (D.A.O..S.107-108)

 

 KAYNAKLAR:

İ.D.S: İSLAM DAVASININ STRATEJİSİ – SEYYİD KUTUP

D.A.O: DAVA ADAMI OLMAK – İBRAHİM ÖZGÜLEÇ

GELİN B.D.D. : GELİN BU DÜNYAYI DEĞİŞTİRELİM – MEVDUDİ

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Nisan 2014 sayısında Yayınlanmıştır.