Yıl 1988. İran-Irak Savaşı yoğun bir şekilde devam ediyor. Amerika ve diğer Saddam müttefiki Batılı ülkeler, Körfez ülkeleri savaşın seyrinden oldukça rahatsızlar. Zira Irak’ın stratejik üstünlüğü olan birçok toprağı İran’ın kontrolünde. Hac-ı Umran, FAO Yarım Adası, Mecnun Adaları gibi… Savaşın kendi seyrine bırakılması hâlinde Saddam’ın düşeceği kesin. Bu durum sadece İran’ın ya da İran’ın ortaya koyduğu İslâm anlayışının üstün gelmesinin ötesinde, Saddam’a yapılan yoğun askeri yardım, maddi yardım ve bu yardımı yapanların da mağlûbiyetini beraberinde getirecekti.

Amerika bu duruma fazla dayanamadı. Haziran 1988’de fiilen savaşa iştirak etmeye başladı. İran, yavaş yavaş elde ettiği toprakları kaybediyordu. 2 Temmuz 1988’de ABD’nin izni ve katkıları ile Saddam, Mecnun Adalarını kimyasal silâhlarla vurdu.  Yüzlerce İran askeri kimyasal silâhlarla öldürüldü. Ardından 3 Temmuz 1988’de İran’ın Basra Körfezi üzerinde seyreden Airbus-300 uçağı 296 yolcusu ile birlikte ABD’nin Körfez’de bulunan Visconsin Savaş Gemisinden atılan bir füzeyle düşürüldü. Dönemin önde gelen liderlerinden Rafsancani’nin girişimleri ile İran, BMGK’nın 598 sayılı ateşkes kararını kabul ederek savaş Ağustos 1988 ‘de sona erdi. Ve tabii geride 1 milyon ile 1 milyon 450 bin civarında insan kaybı ve yaklaşık 150 milyar dolarlık ekonomik kayıp, yıkılan, yok edilen yerleşim birimleri ile…

Neden bunları hatırladım? Çünkü bugünü, yakınımızda olup-bitenleri ve de olacakları anlamımız için hatırlamamız gerekiyordu. Dünkü Saddam’ın nasıl kullanıldığını, ümmetin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının nasıl harcandığını, basiretsiz liderlerin, yöneticilerin kendi toplumlarına ve tarihe nasıl bir enkaz bıraktıklarını bilmemiz gerekir. Zira Saddam’ı ve onun konumunu anlamadan Salih Müslim, Beşer Esed ve benzerlerinin konumunu anlamamız güç olur.

Aşağı-yukarı neredeyse tüm İslâm coğrafyası ateş çemberinin içerisinde. Doğu Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar İslâm’a ve Müslümanlara karşı yoğun sıcak ve soğuk saldırılar birbirini izliyor. Saldırılardaki üst akıl ile onların direktiflerini uygulayanlar işin farkındalar. İşin farkında olmayanlar ise İslâm’ı bildikleri hâlde, İslâm’ın tatbik sahası olan dünyayı ve dünyada olup-bitenleri farketmeyen, bilmeyenlerdir.

Afganistan-Pakistan cenahında Taliban ve katliamları, Irak, Suriye, Yemen, Libya, Tunus gibi ülkelerde IŞİD, El-Kaide vb. Irak, Suriye ve Türkiye’de ise PKK, PYD, YPG ve PDY aldıkları ihalenin gereklerini yerine getiriyorlar. Mısır’da ise daha farklı bir proje uygulanıyor. Batı dünyası, Mısır’ın şahsında: ‘demokrasi size göre değil, biz, demokrasiyi ancak dinlerinin dünyaya yönelik hükmü bulunmayan toplumlar için icad ettik ve ancak demokrasi onların ülkelerinde uygulanabilir…’ diyor. Ve hatta aynı söylemler Türkiye için de geçerli. Zira Türkiye’de de Müslümanlar İslâmî kimlikleriyle ya da İslâmi aidiyetleriyle demokrasiye sahip çıktıklarında birileri ‘dur!’ diyor. 1950’den bu yana karşılaştığımız askeri darbeler, muhtıralar bunun ifadesi değil mi? Keza son 7 Haziran seçimlerindeki Ak Parti karşıtlarının ortak paydası; iktidar olmak değil, iktidardaki İslâmî kimlikli şahısları düşürmek ve Cumhurbaşkanı’nı itibarsızlaştırmak değil miydi? Ve buna da şimdilik muvaffak oldular.

Aslında AK Parti karşıtlığının veya Türkiye’de tek parti iktidarına son vermek istemenin en önemli anlamı Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasının teminidir. Zira Arab Baharı ve sonrasında gelişen olaylarda Müslümanlar kaybettiler. Küresel güç odakları ve onların işbirlikçileri şimdilik kazandılar. Olayların arkasındaki üst akıl bir şekilde IŞİD’i, PKK’yı PYD’yi, YPG’yi vb. devreye sokarak alan çalışmasını yapmalarını istedi. Bir taraftan Syket-Picot revize edilirken, diğer yandan YALTA sonrası konum da gözden geçirilmekte. Amerika’nın Körfez Harekâtı’nda hedeflediği hususların gerçekleşmesi için daha alınacak epeyce mesafe var. Amerika Başkanı OBAMA, IŞİD’le mücadele 8-10 yıl sürebilir derken aslında hedeflerinin gerçekleşmesi için IŞİD vb. örgütlere 8-10 yıl daha ihtiyacımız var demektedir. Saddam için aynı şeyi yapmadılar mı? Hafızanızı bir yoklayınız ilk Körfez Harekâtı 17 Ocak 1991,Irak’ın işgali 20 Mart 2003, arada 12 yıl var. 12 yıl niçin Saddam’a mühlet verdiler? Bunun cevabını 2003’den bu yana alıyoruz. Ve şimdi de bu cevabı görsel olarak yakın coğrafyamızda izliyoruz.

Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da oluk oluk insan kanı akıyor. Bir taraftan Amerika için yeni enerji koridorları dizayn edilirken, diğer yandan İslâmi duyarlılığı olan özel ve tüzel kişilikler imha edilerek İsrail’in güvenliğine yatırım yapılıyor. Netanyahu da Obama da Merkel de Sisi de durumdan memnun. Ancak tüm bu saydıklarımın memnun olmadıkları bir ülke var. Oda hiç şüphesiz Türkiye… Aslında Türkiye AK Parti iktidarı ile birlikte uluslararası düzenin amentüsünü bozdu. Uluslararası düzen bölgede, İslâm coğrafyasında istikrar ve barış istemediği hâlde; Türkiye ‘Sıfır düşmanlık’ politikası ile tekerlerine çomak soktu. Ve her ne kadar ‘değerli yalnızlık’ ifadesi hoşumuza gitse de şimdiler de yakın çevremizle ciddi sıkıntılar yaşamaktayız. Yani Türkiye’ye tekerlerine çomak sokmanın faturasını ödetmek istiyorlar. Onlar her hâlükârda Türkiye’nin de bu akıtılan kana bulaşmasını, istikrarsızlaşmasını arzu etmektedirler. Nitekim Suriye’de Esed rejimi bir taraftan Suriyeli muhaliflerle çarpışırken diğer yandan PYD ve onun askeri kanadı olan YPG’ye imkânlar bahşetmek. Esed rejimi daha önce ‘Kürt koridoru’ diye isimlendirilen enerji hattına müsaade etmedi. Ona bunun bedelini ödettiler. Bilhassa IŞİD eliyle ciddi bedeller ödedi Esed rejimi. Netice itibarıyla IŞİD’de, YPG, PYD, PKK bunların hepsi aynı üst akıl tarafından yönetiliyor. Esed rejimi kendi aklınca, çarpışmadan PYD’ye Afrin, Kobani ve Cezire’yi terketti. PYD ise buraları kanton bölge ilân etti. Dikkat edilirse uzunca bir zamandan beri PYD ve IŞİD al gülüm-ver gülüm oyununu oynuyorlar. Doğru, birbirlerine ağır kayıplar da verdiriyorlar; olsun, ne var yani bu kayıplar ‘bağımlı bağımsızlık!’ da olsa değmez mi?

Yeni Ortadoğu haritası etnik ve mezhep temelli olarak düzenleniyor. Bu cümleden olarak piyasaya sürülen aktörler bu amaca hizmet etmektedirler. Salih Müslim’in güçleri YPG Tel Abyad’ı alarak daha önceki kanton bölgelerin arasındaki bağlantıları gerçekleştirmek istiyor. Aynı zamanda koalisyon güçlerinin hava saldırıları sonucunda topraklarını terkeden Arap ve Türkmenler Tel-Abyad’ın gerisine yerleştirildikleri halde. Bu durum Amerika’nın ve onun yerel uşağı Salih Müslim’in hoşuna gitmemiş olmalı ki, onların köyleri yerleşim yerleri tekrar bombalanarak Türkiye’ye göçe zorlanmışlardır. Elbette bu durum açıkça Türkiye’nin Güneyi’nde yeni ve ‘bağımlı bağımsız’ bir Suriye Kürdistan’ını çağrıştırmaktadır. Böyle bir yapılanma hiç şüpheniz olmasın ne ‘bağımlı bağımsız’ Kürdistan’da yaşayanlara ne de onların göçe zorladıkları Araplara, Türkmenlere huzur verir. Sonuçta Amerika yeni bir enerji koridoruna kavuşmuş ve İsrail de daha güvenli hale gelmiş olur. Şüphesiz Türkiye ise artık konuşmaktan çok icraatlarının konuşulmasına gayret göstermelidir.

Türkiye Ne Yapmalı?

Bölgemizdeki oyunlar, PYD, PKK ve IŞİD gerçekliği bütün çıplaklığı ile ortada. Bugün için bölgemizde ve özellikle Suriye’de olup-bitenler konusunda yegâne suçlu AK Parti iktidarıdır demenin hiçbir anlamı yok. Oyun büyük, piyonlar küçük de olsa onları kullananlar hesabını iyi yapıyor. Türkiye yeni bir seçimden çıktı. Görünen o ki ya AK Parti-MHP koalisyonu ya da erken seçim. Her halde Türkiye devlet olarak sorumluluğunun bilincinde ve üzerine düşeni yapmalıdır. Şayet AK Parti-MHP koalisyonu olursa öncelikle Suriye konusunda herhangi bir ırka karşı değil, bölgede var olan tüm ırklar ve inançları merkeze alarak adil bir çözüm üretmelidir. PYD ve PKK konusunda artık oyalanmaktan vazgeçmelidir. ‘Çözüm Süreci’ diye ortaya konulan proje aslında uzun bir zamandan beri çözülme sürecine dönüşmüştür. Böyle bir tasarı ile uğraşmamalı ve aklımızla da alay etmeyi bir kenara bırakmalıdır. Kandil direkt olarak talimatları küresel güç odaklarından almaktadır. Bunun da başında hiç şüphesiz dünkü Çekiç Güç’ün sahibi Amerika vardır. İngiltere, Almanya, Fransa ve İsrail de elbette bölgede etkindir. Ama unutmayalım Kandil, Kuzey Irak’tadır. Sayın Cumhurbaşkanı Mayıs 2011’de Erbil ziyaretiyle Kuzey Irak’ın tüzel kişiliğini Türkiye’nin tanıdığını deklare etti. O zaman içerideki Kandil uzantısı HDP’nin demokratik söylem, Türkiye Partisi, Barış, kardeşlik palavralarına kanmayı bir tarafa bırakarak işe Kandil’den başlamalıdır. Bugüne kadar gösterilen iyi niyetin ne denli istismar edildiği ortada. 7 Haziran seçimlerinde tıpkı 1946 seçimlerinde olduğu gibi Güneydoğu ve Doğu’da ‘açık oy gizli tasnif’ formülü uygulanmıştır. Şayet bir erken seçim söz konusu olursa ve devlet aynı acziyeti gösterirse sonuç değişmeyecektir. Hele de 7 Haziran’da olduğu gibi, sandık güvenliğini devlete emanet etmek yerine devletle-terör örgütü arasına sıkışan aşiretlere teslim ederse.. Unutulmamalıdır ki, asırlar boyu birlikte yaşadığımız ve kahir ekseriyeti dindar ve mazbut olan Kürt kardeşlerimiz PKK, PYD ve onların uzantısı olan legal ya da illegal örgütlerin ellerine, insaflarına bırakılamayacak kadar kıymetlidir.

Diğer yandan Suriye’deki PKK’nın devamı olan PYD ve onların savunma gücü olan YPG Suriye’deki mazlum Kürt kardeşlerimizin azami % 10’unu temsil etmektedirler. Orada da kardeşlerimiz bu zalimlerin eline ve insafına bırakılmamalıdır. Türkiye’nin en uzun sınırı Suriye sınırıdır. Göz göre göre Kürt enerji koridoru ve insanî, İslâmi ilkelerden uzak etnik temelli Kürt yapılanmasına karşı devlet konuşmamalı, icraat yapmalı ve ben vatandaş olarak devletin konuştuklarını değil, yaptıklarını konuşmalıyım. Devlet, uluslararası hukuku da dikkate alarak gerekli müdahaleyi yapmalıdır. Keza PKK vb. örgüt ve uzantılarının ekonomik, bürokratik, siyasi uzantıları mutlaka frenlenmeli ve artık, bilhassa Kürt kardeşlerimizin devlet ve örgüt arasındaki sıkışmışlığına mutlaka bir son verilmelidir. Ayrıca gerek içeride ve gerekse dışarıda düşmanca tavır ortaya koyanlara karşı yepyeni stratejik bir akıl devreye sokulmalı. Ve Türkiye ‘tehlikeli yalnızlık’tan kurtulmalı.

Şu an da ve her şeye rağmen Türkiye’nin eli tek parti iktidarından daha güçlü sayılır. Dün tek el vardı. Bugün çift el var sayılır. Tek elle alkışlanmasa da çift elle pekâlâ alkışlanır. Beklentimiz bir an önce içeride ve dışarıda biriken askeri, psikolojik ve sosyolojik konulara, problemlere etkin bir şekilde müdahale edilmesidir. Zira yarın geç olabilir…