Dünyaya gelmemize vesile olan, Yüce Allah’ın insanları yaratırken-Sünnetullah gereği-  onları sebep kıldığı anne ve babalarımız bizim Cennet kapımız ya da Allah muhafaza etsin Cehennem kapısıdır.

cennetin_kapilari

 

Modern zamanların belki de kıymeti en az bilinen, değerleri öldükten sonra anlaşılan  -belki o zaman bile yeteri kadar anlaşıl/a/mayan- kendilerine hürmette kusur edilmemesi gereken baş tacı varlıklardır anne babalarımız. Bu yüzden olsa gerektir ki Alemlerin Rabbi Allah Teala, bir çok ayette ebeveyn/anne-baba hakkını ve onlara nasıl davranılması gerektiğini belirtmiştir.

“Rabb’in, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” diyerek dua et.” (17/İsra 23-24)

Bu ayet-i kerimede, Yüce Allah’a ibadetin emredilmesinden hemen sonra, anne babaya ihsanın emredilmesi çok manidardır. Üstad Mevdudi (rahimehullah) ayetin tefsirinde şöyle demektedir: “Bu ayet, insan üzerinde Allah’tan sonra en büyük hak sahibi olan kimselerin anne-baba olduğunu bildirmektedir. O halde çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli, saygı göstermeli ve hizmet etmelidirler. Toplumdaki kolektif ahlâk, çocukların anne-babalarına müteşekkir ve saygılı olmalarını zorunlu kılmalıdır. Anne-baba nasıl çocukluklarında onları besleyip büyüttülerse, çocuklar da onlara aynı şekilde hizmet etmelidirler…. Bundan başka anne-babanın haklarını gözetme, onlara itaat ve saygılı davranış, İslâm toplum ve medeniyetinde maddi öğretimin ve ahlâkî eğitimin en önemli ögesini oluşturmaktadır. Tüm bunlar, İslâm devletinin aile hayatını kanunlar, hukukî düzenlemeler ve eğitim politikaları ile dengeli ve sağlıklı bir biçimde devam ettirmesi ve ailenin parçalanmasını engellemesi ilkesinin oluşmasını sağlayan emirlerdir.” (Tefhimu’l Kur’an)

Ali Küçük Hoca ise 17/24. ayetle ilgili olarak şu hususları dile getirmektedir: “Sebebi vücudun, sebebi varlığın olan ve her türlü izzet-ü ikrama lâyık olan ana babana acıyarak, merhamet ederek alçak gönüllülük kanatlarını, şefkat ve merhamet kanatlarını onların üzerine ger. Onlar için çok çok mütevazı ol. Onlara rahmetin, şefkatin bol olsun. Ve onlar için de ki: “Rabbim, ben küçükken, ben yardım ve merhamete muhtaçken onlar nasıl beni yetiştirmişler, beni nasıl eğitip büyütmüşlerse, bana nasıl merhamet etmişlerse, şimdi şefkat ve merhamete muhtaç oldukları demlerinde Sen de onlara karşı merhametli ol. Sen onları bağışlayıver ya Rabbi. Sen onların kusurlarını görmeyiver, hatalarını, eksiklerini kaale almayıver. Yaptıklarını tam ve eksiksiz kabul ediver ya Rabbi. Şimdi sen de onlara karşı merhametli oluver ya Rabbi” de.

Rabbimiz önce kendisine kulluk istedi. Hayatımızın tümünde sadece kendisini dinlememizi, sadece kendisi için bir hayat yaşamamızı istedi. Sonra da kendisine kulluğun hemen yanında ebeveynlerimize ihsanı gündeme getirdi. Sadece Bana kulluk edin buyurduktan sonra Rabbimiz bu kulluğun ayrıntısını ortaya koyuverdi.

Evet demek ki biz tüm hayatımızı kuşatan bir kulluk şuuru içinde olacağız. Hayatın sadece belli bölümlerinde, belli birimlerinde değil tümünde Onun kulu olduğumuzu unutmayacağız. Çünkü Rabbimiz hayatta boşluk bırakmaz.

Bunun becerdikten sonra da hemen karşımıza ana babalarımız çıkıyor. Allah’ın bir emri, bir hükmü, bir yasası olarak da sürekli ana baba karşısında Allah huzurunda olduğumuzun bilincinde olacağız. İşte bu da Rabbimizin bizden istediği bir kulluktur. Hele hele ana babalarımız ihtiyarlık dönemlerine ulaştıkları zaman onlara karşı çok iyi davranmaya gayret edeceğiz. Çünkü o dönemde onlar çocukluk ve âcizlik dönemlerini yaşamaktadırlar. Bir evlât olarak bunu anlamak problemin çözümü konusunda ilk adımı atmak demektir.

Yâni karşımızda bir çocuk var diyeceğiz ve onları hoş görmeyi, onlara karşı Rabbimizin istediği gibi davranmayı becerebileceğiz demektir. Kendi çocukluğumuzu, âciz günlerimizi düşüneceğiz. O günlerimizde onların üzerimize nasıl titrediklerini gözümüzün önüne getireceğiz. Sonra yine küçük çocuklarımıza karşı bizim davranışlarımıza bakarak onların bizi büyütebilmek, eğitebilmek için ne zahmetlere katlandıklarını anlamaya çalışacağız.

Önce bizim kendilerine, sonra da kendilerinin bize emânet oluşlarını, Allah’ın emâneti olduklarını unutmayacağız. Hanımlarımız, çocuklarımız, evimiz, işimiz, aşımız, derdimiz, sıkıntılarımız bizi onlara muhsin davranmaktan alıkoymayacak. Eşimizle, çocuklarımızla onların rızasını alarak cennet kazanma kavgası içine gireceğiz. Onlarla Allah rızasını kazanmanın hesabını güzel yapacağız. Onları bir kenara atıp; karımız ve çocuklarımızla bir dünya hayatı yaşamaya kalkışmayacağız. Ve şunu da hiçbir zaman unutmayacağız ki Allah içimizde olanı en iyi bilir. İyi kimselerseniz bilin ki O şüphesiz, Kendine başvuranları bağışlar.” (Besairu’l Kur’an)

Yine Kerim Kitabımız’da, şöyle buyrulmuştur:

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.”

“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.“ (31/Lokman /14-15)

Ahkâm Tefsiri’nde, ‘Âyetlerin Tefsirindeki İncelikler’ başlığı altında şu kıymetli bilgiler verilmiştir:

Birinci İncelik: Allah’û Teâla anne ve babaya karşı itaati emir mahi­yetinde tavsiye ettikten sonra anneye yapılacak saygıyı da bilhassa be­yan etmiştir. Çünkü annenin hakkı, babanın hakkından daha büyüktür. Bundan dolayı da Allah’û Teala, müstakilen anne hakkını beyan etmiştir. Bu sebeple Rasulullah (sav)’a, «Kime hayırlı olalım/iyilik yapalım/ihsan edelim?» diye sorulduğunda, “Annene, annene, annene” diye üç kere tekrar ettikten sonra, “Sonra da babana” buyurmuştur. Bu sebeple bazı Müslümanların hakkını öde­mek için, annelerini sırtlarıyla hacca götürdükleri rivayet edilmiştir.

İkinci İncelik: Allah’û Teâla anne ve babaya şükredilmesini bildirirken önce kendisine şükredilmesini emretmiştir. İşte bu takdim, Allah (cc)’ın hakkının anne-baba hakkından büyük olduğuna işaret etmektedir. Şu hal­de evvela Allah (cc)’a şükretmemiz farzdır. Çünkü bütün nimetleri veren O’dur. Anne ve babaya şükretmek ise, Allah (cc)’a şükretmenin bir par­çasıdır. İnsan yaratılışındaki gerçek sebep Allah (cc)’tır. Anne ve baba ise zahirî sebeptir. Uygun olan önce hakiki sebebe, sonra da zahirî se­bebe şükretmektir.

Üçüncü İncelik: Âyetteki “dünya” kelimesi, anne ve baba ile iyi ge­çinmenin kolaylığına ve geçinme süresinin kısalığına işarettir. Çünkü dün­ya günleri sayılı ve çok sınırlıdır, öyleyse bu az bir zamana tahammül etmek zor olmamalıdır. Bir şair bu hususu çok güzel ifade etmiştir: “İnsanın kalp atışları, ona hal dili İle hayatın saniye ve dakikalardan ibaret olduğunu söylemektedir.”

Dördüncü incelik: “Bana dönenlerin yoluna uy” Ayeti, selefin ve salihlerin yollarına uyulmasına İşaret etmektedir.

Bazı müfessirlere göre âyetteki bana dönenlerden maksat Hz. Ebubekir’dir. Yani Hz. Ebubekir’in yoluna uyulması emredilmektedir. Çünkü âyetin nüzul sebebi olan Saad bin Ebi Vakkas (ra)’ın Müslümanlığına Hz. Ebubekir sebep olmuştur.

Sahih olan görüş, Alusî’nin de dediği gibi, “bana dönenler” tabiri hususilik değil, umumilik ifade eder. Buna göre kim gerçekten Allah (cc)’a dönmüşse ona uyulması emredilmektedir.

Ayetin nüzul sebebi olarak şöyle bir rivayet vardır. İbni Kesir, Saad bin Ebi Vakkas (ra)’tan şöyle rivayet eder: “Anneme karşı çok saygılı ve hayırlı idim. Ben Müslüman olunca annem, «Oğlum senin icat ettiğin din nedir? And olsun ki sen bu dini terkedene kadar hiçbir şey yiyip içmeyeceğim.” diye yemin etti. Ona, “Anne, böyle yapma. Muhakkak ben hiçbir şey için dinimi terketmem” dedim. Annem bir gün bir gece hiçbir şey yemedi. Bitkin bir hale geldi. Yine de ikinci gün bir şey yemedi. Gittikçe meşakkati arttı. Bu halini görünce yanına giderek, “Anne, sen bilirsin. Allah (cc)’a yemin ederim ki senin yüz ruhun olsa ve teker teker senden çıkmış olsalar ben yine de dinimi terk etmem. Dilersen ye, dilersen yeme” dedim” Annesi Saad (ra)’ın bu salabetini gö­rünce yemek yemeye başladı. Bu hadise üzerine, “Eğer onlar sence İlim­de (yeri) olmadık herhangi bir şeyi bana eş tutman üzerinde seni zorlarlarsa kendilerine İtaat etme…” âyeti nazil oldu. (İbn Kesir Tefsiri)

Âlimlerimiz bu ve diğer ayeti kerimelerden anne babayla ilgili şu hükümleri çıkarmışlardır:

Anne Babaya İyi Davranmalıyız

Şanı yüce Allah kullarına, kendisine ibadet edip kendisini tevhid etmele­rini emretmiş, anne ve babaya iyilikte bulunmayı da bununla birlikte zikret­miştir. Sahih’-i Buhârî’de, Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle dediği nakledilmektedir Peygamber efendimiz (sav)’e: Aziz ve celil olan Allah’ın en sevdiği amel hangisidir? di­ye sordum, O: “Vaktinde kılınan namazdır” diye buyurdu. Sonra hangisidir? diye sordum, “Anne-babaya iyilik yapmaktır” diye buyurdu. Ben: Sonra hangisidir diye sordum, O da: “Allah yolunda cihaddır” dedi.

Böylelikle Peygamber (sav), anne-babaya iyilik yapmanın, İslâm’ın en bü­yük direklerinden birisi olan namazdan sonra amellerin en faziletlisi oldu­ğunu haber vermekte ve bunu tertip ve mühlet anlamını veren “sümme; son­ra” ile sıralamış bulunmaktadır.

Anne-Baba’ya Sövülmesine Sebep Teşkil Etmemeli ve Onlara Kötü Davranmamalıyız

Anne-babanın sövülmesine sebep olmamak, onlara kötü davranmamak an­ne-babaya iyilik yapmak ve iyi davranmak çerçevesi içerisindedir. Çünkü bun­ların aksini yapmanın büyük günahlardan olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Bu husustaki sabit sünnet de böylece varid olmuştur. Nitekim Müslim’in Sa­hih’inde Abdullah b. Amr’dan rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Kişinin anne babasına sövmesi büyük günahlardandır.” Ey Allah’ın Rasûlü, hiç bir kimse anne babasına söver mi? diye sormaları üzerine o şöyle buyurdu: “Evet, bir başkasının babasına söver, o da onun babasına söver. Baş­kasının annesine söver, o da onun annesine söver.”

Anne-Baha’nın Caiz olan Taleplerine Muhalefet Etmemeliyiz:

Anne-babanın, caiz olan istek ve maksatlarında muhalefet etmek anne ba­baya kötü davranma çerçevesindedir. Nitekim onların maksatlarına uygun ha­reket etmek de onlara iyilikte bulunmaktır. Buna göre anne-baba yahut on­lardan herhangi birisi çocuklarına, kendilerine itaat edilmesi vacip olan bir işi emredecek olursa ve eğer bu emir masiyeti gerektirmiyor ise, o emir olu­nan husus aslı itibariyle mubah kabilinden olsa bile, onlara itaat etmek va­cip olur. Anne ve babanın emirlerine itaatsizlik, Rasulullah (SAV) Efendimiz tarafından “şirkten sonra, büyük günahların en büyüğü” olarak nitelendirilmiştir. (Buhari, İstizân,35)

Anne ve Baba Kâfir İseler:

Anne babaya iyi davranmak Müslüman olmaları haline mahsus değildir. Aksine, anne-baba kâfir iseler dahi evlatları onlara iyi davranır ve eğer onların zimmet ve benzeri ahidleri var ise, iyi muamelede bulunur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınız­dan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızı… Allah size yasaklamaz.” (Mümtehine, 60/8) Buhârî’nin Sahihi’inde de Esma (r.anha)’dan şöyle dediği nakledilmekte­dir: Kureyşliler, Peygamber (sav) ile antlaşma yaptıkları sırada barış süresi içe­risinde annem, babası ile birlikte müşrik olduğu halde yanıma geldi. Ben, Pey­gamber (sav)’a durumu sorup şöyle dedim: Annem benim ona iyilikte bulun­mam ümidi ile yanıma geldi. Ona iyilikte bulunayım mı, onu gözeteyim mi? O: “Evet, ona iyilikte bulun, onu gözet” diye buyurdu.

Yine Hz. Esma’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) dö­neminde annem, benim kendisine iyilik yapmam ümidiyle yanıma geldi. Ben, Peygamber (sav)’a; Ona iyilikte bulunayım mı, akrabalık bağını gözeteyim mi? diye sordum. O: “Evet” diye buyurdu.

İbn Uyeyne dedi ki: Aziz ve celil olan Allah da onun hakkında: “Sizinle din hususunda savaşmamış… olanlara adaletli davranmanıza Allah size yasaklamaz” (Mümtehine, 60/8) buyruğunu indirdi.

Cihad İçin Anne-Babanın İzni:

Anne babaya iyilikte bulunmak, onlara karşı iyi davranmanın kapsamına -eğer cihad farz-ı ayn değilse- onların iznini almadan cihad etmemek de var­dır. Sahih’te, Abdullah b. Amr’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bir adam, Peygamber (sav)’ın yanına gelerek, cihad etmek için ondan izin istedi. Hz. Peygamber: “Annen baban hayatta mıdır?” diye sordu. O, evet deyince Hz. Peygamber: “Sen onlar hakkında (onlara iyilik yapmak suretiyle) cihad et.” diye buyurdu. Bu, Müslim’in lafzıdır.

Sahih’in dışındaki hadis kitaplarında da şöyle demektedir: Evet, ve onla­rı ben ağlıyor bırakıp geldim. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Git, onları ağlattığın gibi güldür.” Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir: “Senin, an­nen baban ile birlikte onların (yanlarındaki) yatakta uyuman, onların seninle gülüşüp seninle oynaşmaları, senin için benimle cihad etmenden daha fa­ziletlidir.” Bunu da İbn Huveyzimendad nakletmektedir.

Buhârî bu hadisi “Birrü’l-Valideyn” (Anne-Babaya İyi Davranmak) bölü­münde şu lafızlarla zikretmektedir: Bize Ebu Nuaym haber verdi. Bize Süfyan, Ata b. es-Saib’den haber verdi. O, babasından, o, Abdullah b, Amr’dan dedi ki: Bir adam, Peygamber (sav.)’a, hicret etmek üzere bey’at etmeye gel­di. Ancak bu sırada anne-babasını ağlar bırakıp gelmişti. Hz. Peygamber şöy­le buyurdu: “Onların yanlarına dön ve onları ağlattığın gibi güldür.”

Îbnü’l-Münzir dedi ki: Bu hadis-i şerif nefir (farz-ı ayın olan seferberlik çağrısı) vuku bulmadığı sürece anne babanın izni olmaksızın cihada çıkma­nın yasaklığını ihtiva etmektedir. Eğer nefir söz konusu olursa, o takdirde za­ten herkesin cihada çıkması vacip olur. Bu husus Ebu Katade yoluyla gelen hadiste gayet açıktır. Rasûlullah (sav), kumandanlar ordusunu (Mute ordu­sunu) gönderdi… Bu arada Zeyd b. Harise, Cafer b. Ebi Talib ve ibn Revâha’nın başından geçenleri de söz konusu etmekle birlikte, Rasûlullah (sav)’ın münadisinin bundan sonra: Topluca namaza! diye nida etmesi üzerine her­kesin toplandığını da söz konusu etti. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) Al­lah’a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Haydi, çıkınız, kardeşlerinizin yardımına koşunuz. Hiç kimse de geri kalmasın.” Bunun üzerine, oldukça sıcak bir günde insanlar piyade olarak ve binekli ola­rak savaşa katılmak üzere yola çıktılar.

İşte Hz. Peygamber’in: “Kardeşlerinize yardımcı olmak üzere çıkınız” di­ye buyurması, cihaddan geri kalmak hususunda mazur görülebilmenin ne­fir (umumi seferberlik) çağrısı söz konusu olmadığı hallerde olacağına de­lildir. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in: “Ama hep birlikte savaşa çıkmanız is­tenirse, hep birlikte savaşa çıkınız” hadisi de bununla birlikle aynı gerçe­ği dile getirmektedir.

Ebû Hüreyre’den, o da Peygam­ber (SallAllah’û Aleyhi ve Sellem)’den naklen rivayet etti: “Burnu yere sürünsün! Sonra burnu yere sürünsün! Sonra burnu yere sürünsün!”  buyurmuşlar. “Kimin yâ Rasûlullah?” diye sorulmuş.

“İhtiyarlığı anında annesi ile babasından birine yahut her ikisine yetişip de, onlar sebebiyle cennete giremeyenin” buyurmuşlar. (Müslim 2551)

Başka bir rivayette de şöyle geçmektedir. Bir adam: Yâ Rasûlullah! Benim güzel sohbet etmeme en lâyık kimdir? diye sordu, “Annen, sonra annen, sonra annen, sonra babandır. Sonra sana en yakın, en yakın olanlardır!” buyurdular. (Müslim,2548)

Rasûlullah (sav), çocukların ebeveynlerine karşı sorumluluklarının ne kadar büyük olduğunu şöyle dile getirmektedir: “Çocuk, hiç bir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olmuş bir vaziyette bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa hakkını öder.” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 6)

Bir Sahabî; “Ölümlerinden sonra da ebeveynim için yapmam gereken bir iyilik var mı?” diye sorunca Peygam­berimiz (SallAllah’û Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Evet, onlara dua etmen ve Allah’tan mağfiret dilemen, varsa anlaşmalarını yerine getirmen, onların sıla ettiği kimseleri ziyaret edip dostlarına ikramda bulunmandır.” (Ebu Davud,es-Sünen,K.Edep,129)

Ölümlerinden sonra yapılacak duanın ebeveyne faydasını Peygamberimiz (SAV) şöyle dile getirir: “İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üç şeyle sevabı devam eder: Sadaka-ı câriye, insanların faydalanacağı bir ilim ve arkasından hayır dua eden bir evlât” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 19).

Tüylerimizi diken diken etmesi gereken bir rivayet daha aktarmak istiyorum:

“Bir adam Hac’da annesini sırtına almış Kâbe’yi tavaf ettiriyordu. Bu arada Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- “Onun hakkını ödeyebildin mi?” diye sordu. Peygamberimiz (SAV) “Hayır seni karnında taşırken, aldığı bir nefesin hakkını dahi ödeyemedin” buyurdu. Hafız Ebu Bekir Bezzar kendi -rivayet zinciri ile- Bureyde’den o da babasından rivayet etmiştir.( Buhârî,el-Edebu’l-Müfred)

Hülasa, anneye ve babaya her türlü ikram ve ihsanda bulunmak, onların ihtiyacı olduğu takdirde bütün maddî ihtiyaçlarını gidermek, onlara “öf” bile dememek, onlara karşı daima tatlı dilli olmak, en güzel tavır ve davranışlarla karşılık verip en ufak bir şekilde onları üzmemek bıkkınlığı ifade edebilecek bir tavır takınmamak gerekir. Gönüllerini kıracak en küçük bir sözden bile kaçınmak, her hususta rızalarını kazanmağa çalışmak, onları kendisinden memnun etmek, yaşlandıklarında onların her türlü hizmetine koşmak, hastalık anlarında tedavî ve bakımlarını yaptırmak çocukların görevidir. Hasta veya yatalak hâllerinde onların hizmetlerinde bulunmak CENNET’İN KAPILARINI aralayan bir davranıştır.

“Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!” (14/İbrahim,41)