Camiler Ne Değildir?

Camiler, sadece mimarisiyle, yapılışıyla, çinisiyle, boyasıyla, cilasıyla hayran hayran baktığımız, yapılış tarzını inceden inceye süzdüğümüz, kaçıncı yüzyıla ait olduğunu anlamak için kitabelerini okuduğumuz mekânlar mıdır? Ya da Ramazandan Ramazana, kandillerden kandillere ilgimizi çeken, mahyalarına gözlerimizin kaydığı, yazılanları okuduğumuz reklam panoları mıdır? Yoksa Allah’a ibadetin randevusunun duyurusu olan ezanlarını, minarelerinden her gün beş defa işittiğimizde insanlara olan randevularımızın hatırlatıldığı saat kuleleri olarak mı görmeliyiz? Elbette ki hayır!

O kutlu mekânlar, sadece, dedelerin, babaların, ihtiyarların, ellerinden tutup evlerine götürmek için önünde beklenen; üç Cumayı geçirmemek için, cuma günlerinin takibinin yapıldığı, bayramdan bayrama, teravihten teravihe, kandillerden kandillere uğramak mecburiyetinde hissettiğimiz yerler de değillerdir. Veya sadece beli büküklerin, dizi, dermanı kalmayan, başka yerlere gidemeyen eli bastonlu insanların, evde canı sıkılanların, bir türlü zaman geçiremeyenlerin bekleme salonları, iki lafın belini kırmak, sözle sohbetle zamanı öldürmek adına toplanıp, en kıymetli nimet olan zamanı heba etmenin alanları hiç değillerdir. Yeni doğan çocuklarının göbek bağlarını caminin bahçesine gömüp daha sonra uğramayı akıllarının ucundan dahi geçirmeyen anne babaların mezarlık sahası, çocuğunun kulağına ilk olarak ezan okutulmasının anlamını bilmeyen, bir defa o ezanı duyduğunda o kutlu davete icabet etmeyen insanların, ancak mecbur kalındığında cenazeyi defnetmek için uğranıldığı, imam efendinin “nasıl bilirsiniz” sorusuna cemaatin “iyi bilirdik” cevabıyla yalancı şahitliklerin yapıldığı yerler de değildir elbette!

Camilerde Rahmet Soluklanır

Evet, maalesef bugün cami dendiğinde, cemaat dendiğinde bunları anlar olduk. Camilerin şekline şemailine takılıp, içindeki ruha, ifa ettiği manaya, üstlendiği misyona vakıf olamadık. Hâlbuki oralar, bütün yolların kendisine uğradığı mekânlar, hayatta yorgun, bitkin düşenlerin dinlenme alanlarıdır. Oralar, kullukta gücü ve takati kalmayanların, maneviyat depoladıkları yerler olarak görülmeli. Bakın! Peygamberimiz (s.a.v.)’in Medine’ye hicret eder etmez ilk iş olarak mescit inşa ederek hem yerleşim yerinin merkezini belirlerken, hem de oluşacak İslam medeniyetinin merkezini takdir etmiş olmalarında, geleceğe dönük ne kadar büyük öngörüleri saklıdır. Mescit aynı zamanda yuvasızlara yuva vazifesi görürken, ilim tahsili içinde bir okul ve külliye olarak işlev görmüştür. Devlet işleri dahi orada karara bağlanmıştır. Merhametin insanla buluştuğu yerler de yine oralardır. Saçılan kalpler orada bir araya gelir, nifak tohumları ittifak meyvesine dönüşür. Kardeşliğin ne demek olduğu oralarda anlaşılır. Cemaat, birlik olmaktır; toplanmaktır, toparlanmak ve kendimize gelmektir. İhtilafların, ayrı-gayrının, riyanın, kibrin, bencilliğin, kıskançlığın muhabbetle sevgiyle eritildiği yerlerdir. Orada kalplerle, gönülden gönle yol kurulur, yan yana omuz omuza durmanın muhabbeti oluşur, nice sevgiler meyveye durur.

Müslümanların bölük pörçük oldukları, tefrika tohumlarının kök saldığı, aynı binada oturdukları halde birbirini tanımayan insanların olduğu, adeta kalabalıklar içerisinde yalnızlıkların yaşandığı bir zamanda caminin ve cemaatin önemi daha iyi anlaşılıyor. Peygamberimiz (s.a.v.):

Mescitlere devam edeni gördüğünüzde onun tam manasıyla Müslüman olduğuna şahit olunuz.” (Tirmizi) buyuruyor.

Evet, mümin olarak mahkeme-i kübra’da beraat edebilmemiz için lehimize şehadet edecek, omuz omuza namaz kıldığımız kardeşlerimizin bulunduğu camiler hayat bulma, hakikat soluklama yerleridir. Bütün sıkıntılara, huzursuzluklara çareler orada aranırken saadetin, mutluluğun kapısı da yine orada aralanır. İzzete ermek, ikrama ulaşmak oralarda daha da mümkündür. Yaradan’a el açmak, boyun bükmek, secdeyle ona yaklaşmak camilerde daha bir anlamlıdır. Topluluk içerisinde, farklılığın farkı yine orada anlaşılır. Birlikte olmanın, bir ve diri olmanın; bir binanın tuğlaları, bir vücudun uzuvları gibi olabilmenin harcı, tekbirlerle, tahmitlerle, tespihlerle orada yoğrulur, imamın komutuyla orada karılır, dualarla temeli orada atılır. Bu nedenle olsa gerek Resulullah’ın huzuruna bir ama gelip:

Ey Allah’ın Resulü, ben âmâyım; beni camiye götürecek kimsem de yok, namazlarımı evde kıla bilir miyim” diye müsaade isteyince, Rasulullah: “Ezanı işitiyor musun?” diye sorar. Âmâ: “Evet, işitiyorum” cevabı üzerine Rasulullah: “Öyleyse davete icabet et.” (Müslim, Kitab’ül-Mesacit) diye yine camiyi, cemaati emir buyurması, cemaat olmanın önemini ne kadar ifade etmektedir. Çünkü camiler, adeta tatlı su kaynağı gibidirler; hayatta kalmak için koşuşur müminler oraya. Cemaatten uzak olan şeytana yakın olur. Kurtların, çakalların cirit attığı bir dünyada ayrı olmak, birlikten beraberlikten kopmak, akıl kârı iş değildir. Kur’an’ın talim edildiği, nice ilim tahsillerinin yapıldığı, herkesin birbirinin dualarına âmin temennileriyle iştirak ettiği, zikirlerin toplu olarak arşı alaya yükseldiği, rahmet esintilerinin hissedildiği, rahmete topluca ulaşıldığı mekânlar da yine camilerdir. Oralarda kulluk için gerekli disiplin eğitimi verilir. Birlik içerisinde yapmamız gereken görevler hatırlatılır, edep, adap öğretilir ve hayâ uygulanır. Misafir gibi hareket edilerek dünyadaki misafirliğimiz hatırlanır. Oralarda eşitliğin hazzını lezzetini tadarken takvada üstün olmak için yarışılır kıyamla, rükûuyla, sücutla. O kutlu mekânlarda amir memurla, ağa hizmetçiyle, işçi işverenle, aynı safta omuz omuzadır; biri diğerinden zengin olduğu için ne önde, biri hizmetçi olduğu için ne de geridedir, herkes sıkı bir saf içerisinde fert olarak Allah’ın huzurundadır. Herkes en üst makamda yani kulluk makamındadır, buralarda kibirli kibrinin kırılmasıyla, terbiye edilmekte, kendini hakir gören, dibe köşeye itilmiş gibi algılayan ise bu hastalıktan kurtulma terapisine tabi tutulmaktadır.

Evet, Beytullah’tır oraların adı; Allah’ın evleridir. Mekândan, zamandan münezzeh olan Allah, ev sahibidir. Hazinesi sonsuz, ikramı sınırsızdır. Misafirse bizleriz. Bizler, muhtacız O’na, hem de bütün zerrelerimizle. Dışarıda ayazdayız; aç ve susuz tehlikelerle dolu bir dünyada yaşıyoruz, karanlıklarda yol bulmaya uğraşıyoruz. Böyle bir durumda günde beş defa çağrılıyoruz o kutlu mabede, gitmemek akıl kârı mıdır? Soruyorum.

Rivayet edildiğine göre semavi kitaplarda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Yeryüzünde benim evlerim camilerdir, o evlerde beni ziyaret edenler, o evlerin tamircileridir, evinde temizlendikten sonra beni evimde ziyaret edenlere ne mutlu, ziyaret edilenin şanına düşen ve azametine yakışan, ziyaretçilerine ikramda bulunmaktır.” (İbni Mace, Maceh)

Düşünün bir, ne kadar ehemmiyete haiz davet ki, icabet edildiğinde belirttiğimiz birçok faydanın yanında orada cemaatle kılınan namaza yirmi yedi derece sevap veriliyor, davete kulak verilmediğinde ise, ümmetine çok düşkün olan Peygamber (s.a.v.)’in öfkesine muhatap oluyor insan. Buyuruyor ki Kâinatın Efendisi:

“İçimden şöyle geçiyor: Odun yığılmasını emredeyim; odunlar yığılsın, namaz için ezan okunsun, daha sonra bir adama imam olmasını emredeyim ve namaza gelmeyenlerin gidip evlerini yakayım.” (Müslim ve Buhari)

Evet, camiler bu kadar rahmete vesileyken. Camiye giden her insanın bu güzellikten nasibdar olmayışını, nasıl yorumlamalıyız? Adeta sağanak sağanak yağan rahmet yağmurunun altında ıslanmayanlara ne demeli? Kabını kacağını dolduramayanlara, evlerine boş dönenlere, hala kalpleri yumuşamayanlara, gözleri gönülleri hakikate açılmayanlara, birlik için bir araya gelip kin ve nefretle ömrünü geçirenlere ne demeli, diye haklı olarak aklınızda soru işaretleri olabilir. Bu geniş bir konu olduğundan burada değinmeyeceğiz; ancak şu kadarını bilmek gerek: Cemaat şuurunun oluşmadığı, cemaatteki gayenin anlaşılmadığı toplumlarda, camilere gelip gitmenin, safta sıra sıra durmanın, birbirine omuz vermenin, beraber tekbirlerle kıyama dönmenin, rükû ve sücutları adeta bir kumandanın emriyle eda etmenin anlamına vakıf olunmadan kılınan bu namaz, insan için yirmi yedi derece sevaba vesile olsa da beklenen asıl menfaate ulaştırmaz. Manalardan soyutlanmış bir ibadet sadece kendi etrafında dönüp durduracak kadar bir zevkten başka ötelere insanı taşıyamaz; işin özüne inmeli, her şekli değerli eden, her yazıyı kıymetli kılan onların ifade ettikleri şeylerdir. Onların taşıdığı anlamlardır. Bütün ibadetlerde bunu böyle düşünmeli, vesilelere yükleyebildiğiniz kıymet ne kadarsa gideceğiniz mesafede o kadardır. Bunun için Allah’a kul olduğumuzun bilinciyle hareket etmeli, onun rızasını arzu etmeliyiz. Yerine getirdiğimiz ibadetleri kabuğuyla değil özüyle yaşamalıyız. Yani özet olarak: Yaptığımız ibadeti niye ve kimin için yaptığımızı bilmeli, cemaatte bir arada olmanın gayesini anlamalı, ihlas ve samimiyet içerisinde olmalıyız. Böyle olursak -ibadetlerin asıl mükâfat yeri ahret olmasına rağmen- bu dünyada da o mükâfatların gölgeleriyle itminana kavuşur, mutlu olur, insanlarında huzurlu olmalarına, birlik beraberlik içerisinde yaşamalarına, İslami bir hayat sürdürmelerine de vesile olmuş oluruz.

Camilerde Ganimet Dağıtılıyor:

Gerçekten o kutlu mabetlerde dağıtılan şeyler dünyevi hiçbir menfaatle kıyaslanamayacak kadar âli şeyler. Orada Peygamber (s.a.v.)’in mirası bölüştürülüyor. O hakiki ganimetin taliplilerine çağrı yapılıyor. Aynen sahabenin en büyüklerinden olan Ebu Hüreyre’nin Medine çarşısında halkı o ganimete davet ettiği gibi… Ebu Hüreyre (r.a.) Medine halkına şöyle seslenir:

“Ey Medine halkı! Ne duruyorsunuz, mescitte Peygamberin mirası pay ediliyor, ganimet dağıtılıyor, gidip payınızı alacağınıza boşu boşuna zaman öldürüyorsunuz.” Bu çağrıyı duyar duymaz herkes işini gücünü, hatta en önemli meşguliyetlerini dahi bırakarak mescide akın ederler.

Kısa bir zaman geçip de geri döndüklerini gören Ebu Hüreyre (r.a.):

“Niye geri döndünüz payınıza düşen mirası, ganimeti almadan?” dediğinde -tabi biraz da öfkeli bir şekilde- kalabalık:

“Mescide gittiğimizde miras falan dağıtılmıyordu.” Ebu Hüreyre (r.a.):

“Oradaki insanlar ya ne yapıyorlardı?” diye tekrar sorunca:

“Bir kısmı namaz kılıyordu, bir kısmı Kur’an okuyordu, diğer bir kısmı ilimle meşguldü” cevabını verirler. Bu sefer Ebu Hureyre:

“İşte o gördüğünüz şeyler, Peygamber (s.a.v.)’in mirasıdır, dağıtılan ganimetlerdir” diyerek asıl ganimetin ne olduğunu göremeyen gözlere göstermeye çalışıyordu.

Evet, göremediler asıl ganimeti. Göremediler Peygamber (s.a.v.)’in mirasını… Bugünün bir kısım insanları da göremiyor maalesef. Çünkü miras denilince anladıkları, bu fani dünyayla ilgili şeylerdi. Hâlbuki onların miras dediklerine, değer verdiklerine, ganimet olarak gördüklerine Peygamber (s.a.v.) hiç iltifat etmiyordu, onları elinin tersiyle itiyordu. Dünyayı bir gölgelik olarak görüyor; kendisini ise uzun yolculuğa çıkan bir yolcu… O gölgelikte kısa bir süre dinlenecek, sonra yine yoluna devam edecekti…

Şimdi günümüz Müslümanlarının durumunu anlamak, hem de kendi samimiyetimizi kontrol etmek açısından bir düşünelim: Bugün farz-ü muhal, camilerin minarelerinden ezan yerine, devlet-i aliyye tarafından vatandaşlarına ev tapusu, para yardımı ilanı verilseydi, o zaman neler olurdu neler, değil mi? Saatler öncesinden gelenler olurdu. Bugün namaz için birçok bahanenin arkasına saklanan, o kutlu daveti duymayan, ciddiye bile almayan insanlar, caminin avlusunda yatarlardı, sabah erkenden hazır olayım, belki camide yer kalmaz, diye. Ama olan yanına bir yedekçi alarak gelirdi, inanın sedyeyle dahi getirilenler olurdu. Sokaklara taşardı insanlar, camiler almazdı. Nice izdihamlar olurdu, en ön safa geçmemek için birbirlerini bugün ileriye itenler “Ön safa sen geç.” diye, o zaman öne geçmek için bir birleriyle yarışırlardı. Sabah namazının faziletine ermek için kılını dahi kımıldatmayanlar, o zaman sürünerek gelirlerdi değil mi?

Biz bugün gerçek ganimetin ne olduğu hususunda tereddütler girdabında bocalayıp duruyoruz. Çünkü baktığımız şeylere ahiret penceresinden, iman aynasından bakamıyoruz…

Düşünün! Bir gece teheccüd namazına kalkamadığında, onu telafi etmek için o günü akşama kadar ibadetle geçiren bir Peygamber (s.a.v.)’in bu davranışı da ne? Ya da cemaate yetişemeyip de bağını Allah yolunda bağışlayan Hz. Ömer, neyin ıstırabını dindirmeye çalışıyor? Veyahut namazı geçirdiklerinden dolayı günlerce matem tutan, ağlayan, sızlayan sahabeler neler kayıp ettiler de böyle bir üzüntüye gark oldular? Onların bildiklerini bugün biz bilemiyor, onların duyduğunu duyamıyor, onların hissettiğini hissedemiyoruz maalesef. Bunları duyduğumuzda da: “Ha öyle mi?” deyip geçiştiriyoruz. Çünkü göremediğimiz hakikatleri de umursamıyoruz. Ebedi âlem adına yapılan şeyleri tali şeyler olarak görüyoruz.

Dünyaya dünya gözüyle baktığımız gibi ahirete de fani gözlüğüyle bakıyoruz. Her hakikati fanilik iksiriyle yudumluyoruz. Ebedi âleme ve onun hakikatlerine bir türlü konsantre olamıyoruz. Olamadığımızdan, o hakikatleri kalbimize tam anlamıyla yerleştiremediğimizden geçici dünyaya ebediymiş gibi kendimizi kaptırıyoruz. Ebedi âlemi de “Nasıl olsa daha gelmedi.” diye veya geleceği hususunda ihmaller üstüne ihmallerle unutuyoruz. Böyle bir kıskacın içerisinde olduğumuzdan camilerdeki kârımızı düşünemiyor, Peygamberin mirasına ortak olmak için yanında bir çok hikmetinin de bulunduğu mükâfat üstüne mükâfata koşamıyoruz.

Evet, biz koşacağız. Bazen bir ezanın nağmeleri kulağımıza ulaştığında, o camideki ganimetler için… Bazen bir yoksulun açlığını hissederek… Bazen “İmdat!” diyen dardaki bir insanın çığlığıyla irkilip ok gibi fırlayacağız yerimizden. Bazen malımızı dökeceğiz hiçbir şey bırakmadan geriye, Allah’ın yoluna… Bazen canımızı ortaya koyacağız, o canın sahibi istedi diye. Velhasıl yorulacağız, düşeceğiz, tökezleyeceğiz, kalkıp yeniden devam edeceğiz. Sabredecek, teslimiyetimizi yaşayacağız. O’nun ismini zikrimiz, emirlerini başımızın tacı haline getireceğiz. Ancak mükâfatını burada değil ahirette bekleyeceğiz. Çünkü bura ekme, bakma, sulama yeri. Hasılat toplama, mükâfata nail olma yeri değil. Asıl mükâfat yeri ahrettir. Hesap, kitap orada ortaya konacak; artılar, eksiler, kar, zarar orada hesap edilecek. Burada -tabiri caizse- bedel biçilmiş cemaat sevapları orada takdim edilecek.

Bugün Camilerin Manevi İnşası Adına Ne Yapıyoruz?

Yüce Allah, camilerin inşası ile ilgili bir ayet-i kerimesinde:

Allah’ın Mescitlerini, ancak Allah’a ve ahret gününe iman eden, namazını kılan, zekât veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder, işte onların böylece hidayete erenlerden olması umulur.” (Tevbe, 18) buyuruyor.

Yüce Allah, burada sadece camilerin maddi imarı ile ilgili değil, aynı zamanda manevi imarı ile ilgili sorumluluk da yüklüyor müminlerin üzerine. Peygamberimiz (s.a.v) de bir hadis-i şerifte:

“Öyle bir zaman gelecek ki camiler görünüşte çok mamur ve bakımlı olduğu halde insanları hidayete erdirme yönünden harap bir ev gibi olacak.” (Hakim ve Deylevi) buyuruyor.

Evet, bu hadis-i şerif ne kadar da güzel bir şekilde özetliyor günümüzdeki camilerin durumunu. Gerçi son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığının camilerin gerçek fonksiyonlarına kavuşması için birçok çalışmaları mevcut; fakat bu hususta başta din görevlileri olmak üzere bizim de yerine getirmemiz gereken bazı görevlerimiz var elbette.

Malumunuz camiler, bugün süsüyle, nakışıyla, boyasıyla cilasıyla adeta göz kamaştırmaktadır. Ancak burada asıl olan camilerin manevi mimarisidir. Bu da camilerle ilgili en önemli, üzerinde ısrarla durulması gereken bir meseledir. Çünkü camiler, sadece dört duvardan ibaret mekânlar değildir. Camilerin asıl süsü de cemaatlerdir, o cemaatin oralardan rahmet soluklanmalarıdır. Yüce Yaradan’dan izzet-i ikram görmeleri, birlik ve beraberliklerini pekiştirmeleridir. Eğer bunlar mevcut değilse yani maddi mimari gibi manevi mimarisi adına hiçbir şey yapılmamışsa o camiler ruhtan yoksun boş bir ceset gibidir. Ayrıca Peygamberimizin (s.a.v) ifadesiyle harap bir ev durumundadır.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) mescidine bir bakın: Belki o zamanın şartları nedeniyle, üstü dallarla örtülü, altına serili bir sergisi bile yoktu; yağmur yağdığında doğrudan içeri girerdi. Ancak orada hidayet soluklanır, ilim irfan öğretilir, kimsesizlere yuva vazifesi görürdü. Orada nice mübarek başlar secde ederdi saatlerce o şekilde kalırlardı, gözyaşlarıyla ıslanırdı o kumlar. Zikirler arş-ı alaya yükselir, dertler dermanını orada bulurdu. Gönüller orada coşar, huzur depolardı. Her meselenin çözüm yeri yine orasıydı. İşte camilerin gerçek anlamı, manevi inşası budur. Camilerin, mescitlerin gerçek fonksiyonlarının yaşatılması/yaşanması budur.

Şimdi biz her şeyden önce bir Müslüman olarak, caminin bir ampulü yanmadığında, hiç tereddütsüz, elimizi cebimize götürüp “bu da benim hayrıma olsun” dediğimiz gibi, camide eksik olan, safta yerini alması gerekirken almayan birisini gördüğümüzde de elimizi vicdanımıza götürüp “o eksik olan cemaati ben tamamlayacağım, camiye gelmeyen o kardeşimi ben getirmeye çalışacağım” diyebiliyor muyuz? Yani caminin manevi inşasına katkıda bulunma, bulunabilme sancısını, ıstırabını yaşayabiliyor muyuz?

Eğer bir beldede camiye gelen ortalama otuz kişi varsa, bir yıl sonra o caminin cemaati yine otuz kişiyse hiç kimse orada nasihat adına, dava uğruna, emri bil maruf nehyi anil münker adına hiçbir şey yapmamış demektir. Hâlbuki biz, şunu biliyor ve gönülden inanıyoruz ki, dinin özü nasihattir. Kurtuluşa ermek hakkı ve sabrı, tavsiye etmekle mümkündür. Bunlarla beraber caminin manevi inşasıyla ilgili bir de caminin önündeki bütün engelleri kaldırmak gerek. Fiziksel engelliler için yaptığımız engelli merdivenleri gibi, imanı yönden engeli olan, manevi olarak takıntısı ve engeli bulunanlar için de merhamet merdivenleri inşa etmeliyiz. O merdivenle insanları camiye cemaate taşımalıyız. Bir şekilde derman bulup huzur soluklamak için camiye uğrayan, insanların o uzanan ellerini de sıkıca tutup, camiyi cemaati sevdirmek adına elimizden gelen gayreti azami derecede göstermeliyiz.

Ailece Camilerde Allah’ın Misafirleriyiz

Beytullah’ın şubesi, Allah’ın evleri camiler, herkese açık olmalı, Allah’ın bütün kulları oralardan rahmet soluklamalı, oralara gitme hususunda kimsenin ötekilere göre müspet bir ayrıcalığı söz konusu olamaz. Özellikle kadınlara yüce Allah’ın evini kapalı tutmak, İslam’ı O’nun Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’i anlayamamanın göstergesidir.

Ezan-ı Muhammedî ile yüce Allah; kadınıyla erkeğiyle, çocuğuyla, genciyle yaşlısıyla, amiriyle memuruyla, fakiriyle zenginiyle herkesi davet ediyor. Ama gelin görün ki günümüzde kadınlar camilerden adeta tecrit edilmiş durumda. Çocuklara gereken itina, hassasiyet gösterilmiyor camiyi, cemaati sevdirme hususunda. Kadının ısrarla camiye gelmelerini isteyen yüce Resul, onların gelmelerini engelleyenleri de uyarıyor:

“Allah’ın kadın kullarının Allah’ın mescitlerine gelmelerine engel olmayın.” (Buhari, Cuma ) Kadın da erkek gibi Allah’ın kulu. Kul ile Allah’ın arasına girmeye kimsenin hakkı yoktur. “Kadının yeri evidir, Kadının camide işi de ne?” gibi hiç bir sağlam delil ve dayanağı olmayan sebeplerle, şeytani mülahazalarla hareket edip İslam’ın tasvip etmediği davranışlarda bulunmamalıyız. Kadın da, çocuğu da hep beraber ailece Allah’ın davetine icabet edecek, aynı tekbirin coşkusunu, aynı kıraatin huzurunu vaazı nasihati ruhunda hissedecek, ailece birliğe, dirliğe koşacak, ailece coşacak… Peygamberimiz (s.a.v.) kadınların sadece vakit namazlarında değil, cuma ve bayram namazlarında da bulunmalarını teşvik etmiştir. Kâinatın Efendisi buyuruyor ki:

“Uzun uzun kılmak için namaza başlıyorum ki o esnada bir çocuk ağlaması işitiyorum, annesinin onun ağlamasından dolayı sıkıntıya düşeceğini bildiğimden namazı kısa tutuyorum.” (Buhari, Ezan, 65) 

Evet, onun mescidinde ağlayan çocuk da vardı o çocuğun anası da… Onun mescidi, sadece erkeklerin girdiği bir mescit değildi. Yine o Kâinatın Efendisi namaz bittiğinde, kadınlara rahatsızlık vermemek için erkeklerin oturup kadınların çıkmasını sağlayan bir Peygamber. İslam dini, kadını ana gibi bir ayrıcalığa yükselterek cenneti ayaklarının altına sermiş, onlara güzel davranmayı emretmiş. Camiye gitmelerine nasıl bir dayanakla, delille mani olabiliyoruz? Kimi, kimin evinden kovuyoruz? Bu salahiyeti, yetkiyi nereden, nasıl alıyoruz?

Secde ederken torunları sırtına bindiğinde, heveslerini alsınlar diye secdeyi uzatan Hz. Peygamber (s.a.v.), başka bir zamanda, hutbe irad ederken kendilerine doğru koşa koşa gelen Hz. Hasan ve Hüseyin’i gördüklerinde hutbeden iniyor, onları kucağına alıp tekrar minbere çıkıyor, o şekilde hutbesine devam ediyordu.

Şimdi günümüzde bir çocuk düşünün. Camiye koşa koşa, heyecanla, sevinçle, bir ümitle geliyor. Biz ellerimizi sonuna kadar açıp onları kucaklıyor muyuz? “Yavrum hoş geldin” deyip alnından öpüyor muyuz? O çocuk camiye geldiğinde, babasının namazını anlamaya çalışıyor, aslında annesinin cemaat halindeki durumunu inceden inceye süzüyor, anlam vermeye uğraşıyor. Amcasının, dayısının, abisinin sağına geçiyor, bakıyor; soluna geçiyor, bakıyor. Bazen de cemaatin önüne geçip adeta fotoğraf çeker gibi poz yakalamaya çalışıyor. Evet, çocuk boş bir kaset gibi her şeyi kayıt altına alıyor, bilincine yerleştiriyor. İleride kul olmak adına onları kullanacak çünkü. Bırakın, dinin direği namazı bir çırak gibi incelesin. Camide bir mimar edasıyla hareket etsin. Büyükler olarak namazın tahsilini gördüyseniz, anlamına vakıf olduysanız, anlatın namazı, camiyi, cemaati, mihrabı, minberi, kürsüyü cem olmayı, bir olmayı, cemaatle birlik olmanın arasındaki kuvvetli bağı… Aksi takdirde çatık kaşlı, eli sopalı, çocuklara bağıran, çağıran, camiden onları kovan insanlar olarak fotoğrafınızı çeker de, huzuru mahşerde aleyhinize delil olması için önünüze koyar o çocuklar, Allah muhafaza.

Evet, çocuklar bir şekilde uğradıklarında veya camiye gelmeleri sağlandığında onu fırsat bilmeli; toplumun ıslahının çocukların terbiyesinden geçtiğinin bilinciyle hareket ederek o fırsatı iyice değerlendirmeliyiz. O ümit dolu pırıl pırıl bakışlarını görmeli, başlarını okşayarak dini sevdirmek adına onlara yakınlık göstermeli, belki harçlık ve hediyeler vererek daha da teşvik etmeli. Ön safa geçti, konuştu, güldü diye onları azarlamamalı. Bakın, Hıristiyan bir baba bile çocuğunu kiliseye alıştırmak, din adamını sevdirmek adına çocuğunun sevdiği şeyi alıp papaza veriyor, o şeyi çocuğuna papazın vermesini istiyor. Papaz, çocuğa o hediyeyi verdiğinde, Kilise’ye, Papaz’a karşı çocukta sarsılmaz bir güven oluşuyor. Çocuk o kiliseye kendi isteğiyle gidip gelmeye başlıyor. Ya bizler, bu çok önemli bir meseleyi ne kadar derdimiz ve davamız olarak görüyoruz bir düşünelim!..

Kurulmuş bir saat misali ruhtan, heyecandan yoksun bir cemaat görünümünden kurtulmalı, kurtuluşun başkalarının derdiyle dertlenmek olduğunu, “ben” eksenli değil de “biz” eksenli davranışlardan geçtiğini bilmeliyiz.

Evet, bazen “bana ne” diyor, başkalarını düşünmeden başımızı eğiyor, adeta her olumsuzluğa gözlerimizi kapatıyor, bencillik kıskacından kurtaramıyoruz kendimizi. Bazen de başkalarını düşünüyor görüntüsü sergileyerek kendimizi unutuyoruz. Bir türlü dengeyi yakalayamıyoruz. İslami hakikatlere bir bütün olarak bakamıyoruz maalesef…

Selam ve dua ile…

Abdullatif ACAR