kaldirimlar

Var olduğumuz sürece bitmeyen ihtiraslarımız eşiğinde kavgalarımız daimi olacaktır. Varoluş bilincine sahip insanlık birbirini görmezden gelmeye başladığı an’da duyarsızlık baş gösterdi. Bizleri birbirine bu denli hasım eden dürtüyü bırakın hissetmeyi mevcudiyetini inkâr eder olduk.

Toplumdan soyutlandıkça toplumu oluşturan ana kriterdeki aile mefhumunun içini boşalttık. Boşluğa sevk ettik. Gerilim çağını açtık hanelerimize. Gerilen yüreklerimiz acımasızca saldırır oldu etrafına. Gözlerde nem çoğaldı, rahmet nazarları yerine hiddet bakışları ruhumuzda derin izler bıraktı.

Dağıldık.. Okyanusa atılan taş misali dalgalar uçsuz bucaksız koylara doğru sürükledi her birimizi. Direnişi yitirdik, ayağa kalkamaz olduk, savrulduk. Kapitalizme yenildik emperyalist savaşçısı olduk evlerimizin. Global cümlelerle aşağılamaya başladık muhatablarımızı. Bilgimizi birbirimize nisbet etmek için kullanır olduk. Riya oturdu en güzide mekânlarımıza. Öteledikçe ötelendi duygularımız nebevi bakışlarımız…

Yalnızlaştık. Kaldırımlarda yalnız gezinen, düştüğünde el uzatılmayan, vermek için elini yüreğine dahi götürmeyen bireylere dönüştük. Ensar olamadık ki muhaciri görebilmek için. Muhacir olamadık ensari gönüller için. Kavgalarımıza entel sloganlar yerleştirdik. ‘Ataerkil baba morartır, feminist modern anne kızartır’ terennümleriyle ev içi şiddeti meşrulaştırdık.

Fikriyatının despot babası muhatabını her bakımdan morartma güdümüne, annesi ise kızartma teorilerine kapıldı. Komşu, akraba, arkadaş ilişkileri hatta sosyal medya bile bu durumdan nasibini aldı.

Şimdi dünya hegomonyasının feodal güce dönüştüğü mekânlarımızda kendimizle çatışıyoruz. Vahyi hayatımızdan çıkardığımız sürece özümüze dönemeyeceğimizi bilmeliyiz. Birileri bizlere önceliğimizin rızayı ilahi olduğunu gerekirse kafamıza tokmak vurarak hatırlatmalı. Nebevi metodun bitmeyen ilkesi rahmet nazariyesini bünyesinde taşımayıncaya dek Rahman’ın razı olacağı bir kul olamayacağını bildirmeli. Hikmet ve güzel sözün tebliğde esas inzali, tebessümün sadaka olan sünnetiyesi ile yeniliğe açılmalı kalplerimiz. Önce kendimiz yaşamalıyız ki toplumdaki insanlara tesiri olabilsin.

İbn Haldun toplumların insanlar gibi doğma, büyüme ve çökme aşamalarından geçtiğini söyler. Asr-ı Saadet dönemi, halifeler dönemi ve önceki peygamberlerin dönemlerini incelediğimizde bu söylemin hakikati barındırdığına şahit oluyoruz. Şimdiki asır çökme döneminde ise kalkınmak için masumiyet çağı diye isimlendirebileceğimiz doğum evresine Rabb’in inayeti olmadan geçemeyiz. Bu geçiş için önce tevbe etmeliyiz. Allah bizlerden günahsız bir toplumdan ziyade ölçüsünde, sınırlarında kısaca hayatının her aşamasında kendisinin unutulmamasını, tercihin tayin ettiği ölçüler doğrultusunda olmasını istiyor.

Vahiysiz ve Muhammed’siz (sav) hayat bedbaht olmaya mahkûmdur.