• Bekir Tok

    Büyüyünce Ne Olacaksın?

    - 21 Ocak 2014

Küçük bir çocuğa sorsan: “Büyüyünce ne olacaksın” diye; bildik cevaplardan başkasını alamazsın. Çünkü o da ebeveynleri gibi dünya ile sınırlı hedefler koymuştur kendine. Mahallenin bakkalı işini nasıl büyüteceğini, üniversite öğrencisi ileride nasıl paralar kazanacağını, memur sınavlara hazırlanıp bir basamak daha yükselip maaşını nasıl artıracağını, esnaf daha fazla paralar kazanıp adından nasıl söz ettireceğini düşünür. Bunlarla yaşıyor, yatıyor ve kalkıyor insanlar bugün.

Biraz daha bizim “mahallelere” uğrayıp sorsan bu soruları; üniversite öğrencisi belki de birçok günahlara dalarak ve haramı helale karıştırmadan ifa edemeyeceği mesleğini Allah yolunda nasıl kullanacağını anlatır. Esnaf bu haliyle infak edemediğini, bir dükkan daha açarsa Allah yolunda üç beş kuruş para artırabileceğinden bahseder. Çocuklar, büyüyünce pilot olup hem para kazanmayı hem de belki de masumane Müslümanlara faydalı olmayı amaç güder. Mahallenin heyecanlı Müslüman gençleri “İslam devleti” kurmaktan bahseder, belki çoktan başkanlarını seçmişlerdir bile sen sorduğunda.

Herkesin bir hedefi var şu üç günlük dünyada. İlk paragraftaki hedefler belki her tanıdığımız on kişiden dokuzuna aitse belki biri,ancak ikinci paragraftaki hedefleri söyler sana. Şurası bir gerçek ki insanın bulunduğu an ile bu hedefler arasındaki zaman çizgisi ölüm bıçağı ile anında kesildiği zaman, konulan hedeflerdeki niyetler bir bir ortaya çıkacak.

Bugün Müslümanların en büyük derdi, İslam ülkelerinin geri kalmışlığı. Çoğu İsrail’deki fabrikaların neden Müslümanlarda olmadığından, neden Müslümanların kendi arabalarını üretemediğinden, neden kendilerinin zengin olmadığından dem vururlar, yakınırlar. Rahatça tatil yapabilecekleri yerler yoktur mesela. Plajları hep gavurlar doldurmuş, müstehcenlikler almış başını götürmüştür. Kendi televizyonları da yoktur. Müslümanlar hep geri kalmış, çağa ayak uyduramamıştır. Bu da tembellikten dolayı olmaktadır. O halde günün yarısını alan mesai saatlerini artırmalı, daha çok dünya için çalışıp, Müslümanlara daha faydalı olmalıdırlar. Öğrenciler daha çok çalışmalı, yeni icatlar yapmak için aylarını yıllarını harcamalıdırlar. Belki bu süreçte Kur’an okumaktan biraz taviz verebilecekler, belki aralarda sıkışan namazlar için ayrılan vakitler daha da kırpılacak, haftada bir kerecik Allah’ın adını anmak için bir araya geldiği arkadaşları biraz daha aksatılıverecektir. Ama olur mu, tüm bunları Allah rızası için yapılacaktır, başka bir amaç için değil…

Neden bizim subaylarımız yok, neden milletvekilleri bizlerden çıkmıyor, polisler bizim içimizden değil gibi düşüncelere sahip olanlardan söz etmeye bile gerek yok.Zaten zaman onların yanılgısını da bir bir ortaya çıkardı. Kendi -eski- dava arkadaşlarından, hocalarından İslami(!) partilerine üye yapıp oy verdikleri kimseler meclise çıktıktan sonra belki az para yediler ekonomi rahatladı ama azgınlar daha da azdı, genelevler belki yeni şubeler açtı, sarhoşlar içkilerini demokratik ve laik şiarların egemen olduğu özgürlük (!) ortamında daha bir keyifle yudumladılar. İslam algısı bir çırpıda değiştiriliverince, başörtülü çıplaklar, beş vakit namazlı dinsizler türeyiverdi. Tüm bunlar ve bunların misli günahların yayılmasının vebali önceden zaten “vebal” düşünmeyen adamların üzerindeyken, şimdi kendi içlerinden insanların üzerlerine “kâr” olarak kaldı.

Avazı çıktığı kadar “Bu iş böyle olmaz, sünnetullah bu yola karşı!” diye haykıranlar elbette yine kenarda kaldı, sesleri duyulsa da çeşitli yaftalarla ağızları mühürlendikten sonra kenara atıldılar, kaldılar. Çünkü Resulullah (s.a.v) ve beraberinde gelen “Alemlere Rahmet” olan Kitap; bu davayı kabul eden insanoğluna hiçbir zaman böyle vaadlerde bulunmamıştı. Bu din kabul edildiği takdirde gelirlerin artacağı, toplumdaki mevkilerin yükseleceği, Müslümanların çağın teknolojisine ayak uydurup yedi düvele meydan okuyacağı gibi vaadler yoktu ortada. Tam aksine bu dini kabul eden, Allah’tan başka ilah olmadığına, hayatı ve düzeni O’ndan başkasının belirleyemeyeceğine iman eden kimseyi bu dünyada birçok zorluk beklemekteydi. Mevkilerinden olacak, en büyük gelir kaynakları olan faizden, dolandırıcılıktan, yolsuzluklardan, hırsızlıklardan vazgeçmek zorunda kalacak, çevrelerinden, akrabaları arasından dışlanacak, işlerini bırakmak zorunda kalacak, evine girene çıkana dikkat edecek, eski alışkanlıklarını bırakmak zorunda kalacak, yabancı kadınlarla olan münasebetlerine dikkat etmek zorunda bulunacak vesaire vesaire… Müşrikler bu yüzden “Lailahe illallah” diyemiyorlardı. Çünkü bir kelime söyleyip hayatı baştan sona yeniden dizayn etmek öyle kolay bir iş değildi. Bunu göze alanlara zaten -Bakara suresi 13. ayette de belirtildiği üzere- “beyinsiz” diyorlardı.

Peki ne olmalıydı Müslüman’ın hedefi? Tüm bu dünyadaki rahatlıktan da taviz vermeden, içindeki körelmiş dava bilincini de azıcık avutarak konulan yukarıdaki hedeflerle bir yerlere varılamayacağı çok açık. Çünkü bu amaçla yola çıkıp polis olan zamanı gelince belki eski dava arkadaşını tutuklamak zorunda kaldı, milletvekili partisinden gelen emir üzerine mecburen Allah’ın razı olmayacağı kanun tekliflerine imzasını attı, subaylar bir şekilde zaten eriyip gitti, din görevlileri maaşlarının geldiği merciye ihanet edemediler… Hepsi bir şekilde dönüştürmek için girdikleri bu mevkilere kendi hayatlarını uydurmak zorunda kaldılar. Tüm bunlardan sonra tekrar sormak gerekirse neydi Müslümanın hedefi?

İki ayet: “Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliğigökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Ali İmran 133)

“Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Bakara 148)

Müslüman’a “Hayat Kitabı” Kur’an’ı Kerim tarafından gösterilen rota bu imiş. Hayırlı işlerde yarışmak ve cennet için yaşamak. Hangi konumda olursa olsun. Zenginken ve fakirken, patronken ve işçiyken, öğrenciyken de iş sahibi olunca da… Küfür devletinde iken de, İslam devletinde yaşarken de… Amaç Allah rızasını kazanmak dolayısıyla cennete kavuşabilmek…

Müslüman her anında, Allah rızası için yapacağı işlere tutunmalı. Bu yolda işiteceği alaylara, göreceği eziyetlere, maruz kalacağı dışlanmalara, işinden olmaya, okuldan atılmaya bakmadan; başı zor, sonu mükemmel olan bu davaya sarılmalı. Rahata kaçma endişesi olmadan… Günlük geçiştirmelerle değil, gönül rahatlatıcı birkaç ibadetle değil, bu davayı hayatının merkezine alarak yoluna devam etmeli. Ortalık güllük gülistanlık olsa da, kafasının üzerinde bombalar patlasa da hedef bir. Bu dünyada herkes kendisine biçilen rolü oynayıp gidiyor. Önemli olan yaşadığı zaman diliminde ve koşullarda yapılması gerekenleri yapıp, yapılmaması gerekenlerden de uzak durmak.

Ve önümüze, bir şekilde bizi O’nun rızasına ve cennetine çıkaracak yolları hedef olarak koymak önemli olan. Cennet’e doğru gibi görünen ama yola girer girmez “U dönüşü” yaptırıp ters istikamete sokan, farklı girişlere sokarak dünyevi emeller içinde dava bilincini eritip yok eden yolları da iyi araştırıp uzak durmak mühim olan…

İnşallahbir gün çocuklarımıza: “Büyüyünce ne olacaksın?”diye sorduğumuzda alacağımız cevap: “Allah’ın askeri olacağım, en iyi bir şekilde Müslüman olmaya çalışacağım, Muhammed (s.a.v)’e layık bir ümmet ferdi olacağım” olacak… Güzel günler yakındır biiznillah. Selametle..

ben

NOT: Bu yazı Genç Birikim dergisinin Ocak-2014 sayısında yayımlanmıştır..