Bu Zamanın Ümmeti
Arşiv Yazarlar

Bu Zamanın Ümmeti

Sahi ümmet olmak ne demekti, neyi gerektirirdi? Bizler, Peygamberimize layık bir ümmet olabildik mi?

Kelime olarak ümmet, bir anneden doğan çocuklara verilen isimdir. Esasen kökü imamdan gelir, tıpkı cemaatin imama uyması gibi toplumun da İslam’a uyması gerektiğini gösterir; sözlüklerde geçtiği gibi bir-iki kelimeye indirgenebilecek, öylesine okunabilecek alelade bir söz değildir. Altında derin anlamların vukû bulduğu, yaşantımıza büsbütün sirayet etmesi gereken oldukça elzem bir kavramdır. Günümüzde ise Müslümanların bu kelimenin mahiyetini kaybetmiş olması, oldukça üzücü bir durumdur.

Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de: “Böylece sizi, seçkin bir ümmet kıldık ki siz, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız” (Bakara, 143) buyurmaktadır. Allah-u Teâlâ, biz inananları ve İslam’a teslim olanları, en hayırlı ümmet olarak, seçkin yani olması gereken en ideal konumda vasfettiği halde bizlerin, bugün bu vasıflardan ne denli uzak kaldığı oldukça aşikâr. Toplumdaki ahlaki yozlaşmanın sebebi nedir? Tam olarak bu. Bizler, Müslüman kimliklerimizi kaybediyor, ‘çağa ayak uydurmak’ adı altında giderek bozuluyoruz. Kaçırdığımız “indirim” kadar yüreğimizi yakmıyor Müslüman kardeşlerimizin çığlıkları. Her şeyden haberimiz oluyor da bir tek hakikate kapatıyoruz kulaklarımızı. Ne diyordu ümmetçi şairimiz Mehmet Akif;

“Hiç sıkılmaz mısın Hazreti Peygamber’den,

Ki uzaklardaki bir mümini incitse diken,

Kalb-i pakînde duyarmış o musibetten acı.

Sizden elbette olur ruh-i Nebi davacı.”

Ne doğru bir söz, bu noktada kendimizi sorgulamalı ve sormalıyız; yeryüzünde bunca zulüm varken bizim, bu feryatlara duyarsız kalmamız niye? Ne zaman böyle duyarsız olduk, bu denli kanıksadık? Tuttuğumuz takıma penaltı verilmeyince dünyayı ayağa kaldıran bizler, Müslümanlar katledilirken ne hikmetse sus pus oluveriyoruz. Haberde görünce içimiz acıyor da iki dakika sonra dizimiz başlayınca unutuveriyoruz tüm olanları; yaşananlara binaen sosyal medyada binlerce “tweet” atmaktan başka yol bulamıyoruz.

Son yüz yıldır İslam ümmeti, maruz kaldığı sarsıcı olaylar karşısında ümmet bilincinden uzaklaşmış, diğer ümmetlerin egemenliği ve etkisi altına girerek paramparça olmuştur. Vahşi hayvanların bir yiyeceğe saldırdığı gibi kâfirler, İslam ümmetine saldırmaya devam etmektedir. İslam ümmetinin parçalanmışlığı ve ümmet bilincinden uzaklaşmasının yegâne sebebi, elbette yine bizleriz. Bu bağlamda İslam ümmetinin son yüzyılda yaşadıkları, herkesçe malumdur. Özellikle son on beş yılda İslam beldeleri olan Afganistan’da, Irak’ta, Pakistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Bosna’da, Doğu Türkistan’da ve hali hazırda Suriye ve Mısır’da yaşananları görmeyen ve bilmeyen yoktur. Yaşanan bunca katliamlara karşın İslam ümmetine mensup insanların büyük bir kısmı, ümmet bilincinden uzaklaştırıldığı için sessiz kalmıştır. İslamî hassasiyete sahip ve Müslüman kardeşinin derdi ile dertlenmesi gerektiğini düşünen Müslümanların yapabildikleri en çok şey, meydanlara dökülmektir. Gerek söz ve gerekse yazı ile kâfirlere ve zalimlere lanet okunmakta, mazlumlara dua edilmektedir. Bunun bir adım ötesi, mazlum Müslümanlara maddi yardımlarda bulunmaktır.

Yapılan bu eylemleri, küçümseyip eleştirdiğim anlaşılmasın. Bilakis küfre ve zulme karşı haykırmak ve İslam ümmetinin, mazlumlarına duada bulunup, yanlarında olduğunu göstermesi, gerekli ve önemlidir. Ancak yıllardır yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz bu ameller, gerçekleşen katliamları sonlandırmadı, yaşanan acıları dindirmedi. Hep bir yerlerde Müslümanlar katledilmekte, iffetleri kirletilmekte ve her türlü mukaddesatı çiğnenmektedir. Bunlar, her gerçekleştiğinde bizler, kâfiri ve zalimi meydanlarda lanetler, tekbirler getiririz. Eylemimiz bittiğinde, görevimizi yerine getirmiş bir tatminlikle kendi hayatlarımıza döneriz. Ama kâfirler ve zalimler, yaptıklarına son vermezler. Hatta devam eden süreç içinde, bir beldedeki istilaları ve zulümleri devam ederken, buna, yeni beldeleri ekleyerek zulümlerine devam ederler. Önceki yerler, bizlerde bir bağışıklık oluşturur; bizler ise eylemlerimizi, lanetlerimizi ve tekbirlerimizi, bu sefer yeni yerler için yenileyip dururuz.

Filistin, Cezayir, Keşmir, Çeçenistan, Afganistan ve Irak’ta ve daha birçok İslamî beldede yapılan zulümlere, tabiri caizse, bağışıklık kazandık. Buralar, sürekli akan yaralarımız oldu ve biz, bu yaralarımızla yaşamaya alışır olduk. İslam ümmetinin büyük bir kısmı, halen Suriye’de yaşananları dillendirmedi bile.

Müslüman, kardeşinin derdiyle dertlenendir. Oralarda kardeşlerimiz ölürken, bizler, evlerimizde huzurla oturamayız. Ümmet kavramını yeniden diriltmeli, elimizden geleni değil, çok daha fazlasını yapmalıyız. Bizler, bütün bu yaşanan zulümlerin asıl sebebini bilmeden ve bu zulümlerin kendisi ile biteceği, yerine adaletin tesis edileceği çözümleri ve projeleri ortaya koymadıkça hep bir yerlerde Müslümanlar ölecek ve biz de aynı şeyleri tekrar edip duracağız.

Bu bağlamda, Rabbimiz, bizi tek ümmet kılmışken, ümmetimizi üstün ve güzel özellikleri ile vasıflarken, ne oldu da bizler, Rabbimizin nitelendirdiği özelliklerden yoksun kaldık?

“Medeniyet” diye diye Müslümanlığımızı kaybettik de hiç farkına varmadık. Öyle daldık ki kendi yaşamlarımıza, öylesine kandık ki dünyaya bencilleştik. Kafamızı kaldırıp gerçekleri görmedik yahut görmek istemedik. “Biz, ne yapabiliriz ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Eğer bir olursak, ümmet olursak her şeyi yapabiliriz, sakın ye’se kapılmayın. Eğer ümmet olmayı başarabilirsek, bu sıkıntılardan kurtuluruz; ümmet olursak, zulmü durdururuz. Tabi evvela, dönüp kendimize bakmalıyız, suçu kendimizde aramalıyız. Biz, “Bu ümmet için ne yapabiliriz?” onu düşünmeli, değerli vaktimizi, biraz da ümmet için harcamalıyız.

Sözün özü; Müslüman kardeşlerim! Bizler, bir olmalıyız. Yan yana hakkı haykırmalıyız. Batı’nın “medeniyet” diye dayattıklarını bir kenara atmalı, İslam’a sarılmalıyız. Hakkıyla ümmet olmalı, sahabe gibi birbirimize yaslanmalıyız. Unutmayınız! Müslümana, Müslüman’dan başka dost olmaz, İslam’dan başka yurt olmaz.

Kaybettiğimiz ümmet kavramını diriltebilmek temennisi ile…

İclal TUNÇ