• İsmail Ceylan

    Bosna’dan Afganistan’a Uzanan Batılı Emperyal Terör

    - 20 Ocak 2022

Bugün Afganistan, Küresel Terörizm Endeksi’nde bir numara ve oraya ulaşmalarına tüm batılılar olarak biz yardımcı olduk.
ABD’nin Afganistan’ı teröristlerden arındırma bahanesiyle 20 yıl süren işgali sona erdi. İşgal için harcanan trilyonlarca dolar ve binlerce can kaybından sonra, ülkeyi işgal ettikleri aynı kaotik durumdan daha kötü halde terk ettiler. “Hiçbir şey başaramadık” diyor ABD’li uzmanlar. Ama bu ifade yanlış. Afganistan’ı “teröristlerin yuvası haline gelmesini önlemek için” işgal ettiniz ve olduğu gibi bırakmadınız. Daha da kötü bıraktınız. Kötüden bile fazlası.
Soykırımdan kurtulmuş biri olarak ve eğitimin parçalanmış ülkeleri ve insanları nasıl geliştirebileceğini araştıran bir akademisyen olarak, en hoşgörülü Müslümanların bile zor koşullar altında nasıl radikalleşebileceğini defalarca gördüm.
Kendi halkım olan Boşnaklar arasındaki radikalleşme eğilimlerini yıllarca inceledim. Bosnalı Müslümanlar geçmişten beri dünyanın en hoşgörülü Müslüman topluluğu olarak bilinir. Ancak bugün, artan sayıda Boşnak, İslam içinde marjinal bir ideolojik akım olan Selefiliği benimsiyor. Bu, neden oluyor?
Gözlemlerime göre radikalleşme; toplumsal aidiyet duygusu zayıflatılan, ötekileştirilen insanların, güç sahiplerine karşı kendilerini savunma arayışının sonucu gelişiyor.
1991 yılında, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırımdan mahkûm edilen Sırp lider Radovan Karadzic, Boşnakları şöyle tehdit etmişti: “Bosna Hersek topraklarını almayı ancak rüyanızda görürsünüz, savaş olursa Müslüman halk kendini savunamaz. Çünkü ne silahları var ne de destekçileri olacak.”
Ve haklıydı. Boşnaklar, 1992’den 1995’in sonuna kadar cehenneme gittiler ve geri döndüler.
Sırp güçleri saldırıya başlarken ve yerel Sırpların yardımıyla hızla ülkenin çoğunu işgal ederken kendimizi savunacak silahımız yoktu. ABD ve Avrupa, gözlerinin önünde yaşanan soykırımı, savaş suçlarını ve Boşnaklara yönelik toplu tecavüzleri sessizce izlemeyi tercih etti. 1995’te, sıcak bir yaz gününde Sırp güçleri Srebrenica’daki Boşnakları otobüslere yükleyip infaz yerlerine götürürken bile kimse kılını kıpırdatmadı. Binlerce ölümden, birçok tecavüzden ve aylarca dayanılmaz acılardan sonra NATO, sonunda çatışmayı sona erdirmek için harekete geçti. Ama sonrasında Srebrenitsa dâhil ülkenin yarısını, ya soykırım yapan ya da sessizce izleyen Sırplara verdi.
Soykırım ve faillerini toprakla ödüllendirme kararı, bazı Boşnaklar üzerinde radikalleştirici bir etki yaptı. Ve araştırmalarım, bana, bu eğilimin bugüne kadar da devam ettiğini gösterdi.
Tarihsel olarak diğer kültürlere ve dinlere hoşgörüleriyle tanınan Bosnalı Müslümanlar radikalleşebiliyorsa, herkes radikalleşebilir. Şiddete maruz kalmak, radikalleşme için kritik bir risk faktörüdür. Travma; çaresizce acılarını, kayıplarını, dışlanmalarını ve şoklarını anlamlandırmaya çalışan bir kişide içsel bir dönüşümü tetikler.
Bunu, kendim de tecrübe ettim. Memleketim Bihaç’taki Mavi Köprü’ye yapılan bir Sırp topçu saldırısından sağ çıktıktan sonra bir BM arabasının yaklaştığını gördüm. Henüz 17 yaşındaydım. Yardıma geldiklerine inanıyordum. Ama bana ve köprüdeki diğerlerine yardım etmek için durmak yerine hızla uzaklaştılar. O anda, dünyanın, “sokaklara yayılmış ölü Boşnakları” pek umursamadığını fark ettim. Patlama yüzünden yüzü paramparça olan bir kıza yardım etmeye çalışırken, ani, kontrol edilemez bir öfke dalgası yaşadım. Bu dehşet ve travmanın ortasında, bunun, bana veya sevdiğim insanlara bir daha asla olmayacağından emin olmak için bir şeyler -herhangi bir şey- yapmak için çok güçlü bir dürtü hissettim. Az önce gördüğüm şiddetin çağrıştırdığı ve daha önce hiç bilmediğim korkunç düşünceler, davetsizce kafama doldu. Biz de katillerimize, masum çocuklarını katlederek mi karşılık vermeliyiz? Bu, haklı olabilir mi? Bu, onların bize karşı soykırım yapmalarını engeller mi?
Her Sırp’tan, her Hıristiyan’dan, her Amerikalıdan nefret edebilirdim; çünkü travmama katkıda bulundular. Ama sonunda şiddet yanlısı bir yol izlemedim. Travmadan sonra, farklı bir yol seçebildim. 1996’da etnik temizlikten ve 1000 günden fazla Sırp kuşatmasından kurtulduktan sonra, ABD’ye göç ettim ve eğitimime devam etme fırsatı buldum. Ama ya seçeneği olmayan, desteği olmayan, travmadan çıkış yolu olmayan bir genç olsaydım? Ben de radikalleşmiş olabilirim.
Afganlar -ya da bu travmayı yaşamış herhangi bir topluluk- Boşnaklardan farklı değil. Şiddete maruz kalan her insan, bu koşullar altında radikalleşme riskiyle karşı karşıyadır.
Bugün Afganistan’daki koşullar, radikalleşme kontrol listesindeki her kutuyu işaretliyor: Afganlar, travma ve şiddet gördü. Kendilerine “yardım etmek” için geldiği iddia edilen, ancak sonunda onları daha da kötüleştiren bir dış güç tarafından ihanete uğradıklarını hissediyorlar. Bir milyon çocuk açlık tehlikesiyle karşı karşıya ve ekonomik yoksunluk içinde yaşıyorlar. Ayrıca çok sınırlı eğitim olanaklarına sahipler -milyonlarca Afgan çocuk okula gidemiyor- ve gelecek için çok az umutları var.
2001 yılından bu yana, on binlerce Afgan sivil, ABD insansız hava araçlarının saldırıları sonucunda katledildi. Uluslararası STK verilerine göre, Afganistan’da son 20 yılda yaklaşık 33.000 çocuk öldürüldü ve sakatlandı; bu, ortalama her beş saatte bir çocuk demek. Bu yılın ağustos ayında, Kabil havaalanında IŞİD’in 182 kişinin ölümüne neden olan bombalamasına yanıt olarak başlatılan bir ABD hava saldırısı, yedisi çocuk olmak üzere aynı aileden 10 kişiyi öldürdü. Daha sonra ise saldırıya uğrayan ailenin “terör” grubuyla hiçbir bağlantısının olmadığı ortaya çıktı.
Afganların gözünde bu kurbanlar, sadece istatistik değildir ve “ikincil zarar” olarak yazılamaz. Onlar, Amerikan bombaları tarafından veya Amerikan varlığı yüzünden öldürülen babalar, anneler, oğullar ve kızlardı. Bu cinayetlerin her biri Afganların yüreğinde birer yaradır ve bu durum, kısmen, Taliban’ın ülkenin kontrolünü bu kadar kolay ele geçirmesini de açıklıyor.
Aslında Afganlar, ABD’yi ülkelerinde hiç istemediler. Onlar için ABD, geçmişte her zaman şiddet getiren ve yozlaşmış emperyalizm empoze eden Rusya ve İngiltere çizgisindeki bir başka imparatorluk olmuştur.
Araştırmamda, bir dış güç tarafından tehdit edildiğini hissettiklerinde, hem bireylerin hem de ulusların kendilerini korumak ve dışarıdan gelen “öteki”ye reaksiyon göstermek için nasıl içe döndüklerini defalarca gördüm. Bu süreçte genellikle radikalleşirler. Amerika, on yıllardır Afganlar için “öteki” olmuştur.
ABD, ilk müdahaleyi, 1978’de Sovyet etkisindeki Komünist Parti’nin gücü merkezileştirdiği ve Afganistan’da Marksist devrimin gerçekleştiği dönemde yaptı. Bununla birlikte, kırsal alanlardaki insanların çoğu okuma yazma bilmiyordu ve laikliğe karşıydı. Amerika, Rusların etkisini kırmak için dindar kırsal nüfusu Afgan mücahitlerle bir araya getirdi. 1990’ların ortalarında ABD, kısmen de olsa istediğini elde etti. Sovyetler ayrıldı; ancak Taliban tek güç olarak ortaya çıktı. 2001 yılının sonlarında, 11 Eylül saldırılarının ardından ABD, bu sefer Taliban’ı devirmek için Afganistan’a bir kez daha müdahale etti.
ABD, 20 yıllık işgalin ardından bu yılın başlarında Afganistan’dan ayrıldı. Ve Afganlar, bir kez daha, belki de 2001 öncesine göre daha fazla radikalleşme riskiyle karşı karşıya. Bunun nedeni, ABD’nin Afganistan’da insanların travmalarını tedavi etmek yerine, onlara yeni travmalar yaşatmasıdır. Bugün, çoğu Afgan genci, Bosna soykırımından sonra yaşadığım travmayı atlatmamı sağlayan fırsatlara sahip değil. Tutunacak hiçbir şeyleri ve gelecek için umutları yok.
Son 20 yılda ABD, Afganistan’daki askeri faaliyetlerine trilyonlar harcadı; ancak ülkedeki eğitim ve ruh sağlığı hizmetlerine neredeyse hiç yatırım yapmadı. Güçlü fiziksel altyapı, Afganların muazzam lityum rezervlerinden yararlanmalarına izin verecek müreffeh bir ekonomi veya yolsuzluğu azaltmak için işlevsel bir hukuk sistemi oluşturmak için bir şeyler yapılabilirdi.
Afganistan, sözde “teröre karşı savaşın” bir parçası olarak işgal edildi; ancak sonunda ülke ve insanlar, daha fazla terörize edildiler.
Batı’nın, Afganistan’daki müdahalesinden öğrenmesi gereken bir ders varsa, o da şudur: Travmalarıyla başa çıkmalarına yardımcı olacak hiçbir umudu olmayan insanlar, umutsuzca adalete giden bir yol ararken kolayca şiddete başvurabilirler.
2001’deki ABD ve NATO işgalinden önce Afganistan, Küresel Terörizm Endeksi’nde 16. sıradaydı. 20 yıllık işgalden ve Batılıların bizzat “yardımlarından” sonra Afganistan’ın sıralaması değişti; artık bir numara.
Amra Sabic-El-Rayess
Al Jazeera English
2 Kasım 2021
Çeviren: İsmail Ceylan