Bölgedeki Savaşlar Kimin İşine Yaradı Ya Da Yarıyor?
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Bölgedeki Savaşlar Kimin İşine Yaradı Ya Da Yarıyor?

İran-Irak Savaşı 22 Eylül 1980’de başlamıştı. Öncesinde ufak ufak sınır ihlâlleri oluyordu. Ve yine İran Devrimi’nden hemen sonra iktidara gelen Saddam Hüseyin Körfez’de bulunan ve Cezayir’in arabuluculuğu ile İran’da kalan üç adanın kendilerine ait olduğu iddiası ile 1975’te yapılan İran-Irak Anlaşma metnini bir basın toplantısında yırttı ve attı. (16 Eylül 1980) Ardından da yavaş yavaş İran’ı tehdit etmeye başladı. Zira o günün Irak’ı Sovyetlerin de önemli desteği ile neredeyse dünyanın dördüncü büyük ordusuna sahipti.

İran İslâm Devrimi ile birlikte bilhassa Devrim önderi Humeyni’nin İsrail’e yönelik sözleri jeo-politik tehdit anlamında İsrail’i fazla endişelendirmiyordu. Ama Irak, İsrail’e İran’dan daha yakın ve daha büyük tehdit oluşturuyordu. Zira Irak’ın elinde mevcut bir de nükleer tesis vardı. Hatırlanacağı üzere bu nükleer çalışma merkezi 1981’de İsrail uçakları tarafından yerle bir edildi. Osirak Nükleer Merkezi olarak da bilinen bu tesisler imha edilmeden önce de Iraklı askerlerden oluşan güvenlik gücü de bir el tarafından bölgeden uzaklaştırılmıştı.

1980 Haziran’ında Tahran pazarının önemli tüccarlarından Hacı Haşim Şebusterizade’nin misafiri idik. Bu kişi aynı zamanda merhum Ali Şeriati’nin de hamisi konumunda olan birisi idi. (Tabii bu ifade merhum Hacı Haşim Bey’e aittir.) İlgili kişi sohbet esnasında dedi ki: ‘Ben, özellikle Irak sınırındaki başlayan çatışmaları tehlikeli görüyorum. Çünkü İran’daki devrimi de Irak’taki askeri gücü de İsrail için tehdit olarak görenler bu iki ülkeyi birbirine düşürmek istiyorlar. Keşke akl-ı selim galip gelse de bu iki ülke savaşa girmese…’ Merhum Hacı Haşim belki akademik ünvana sahip değildi, başkaları gibi ciddi bir şekilde okuyan birisi de değildi. Yani “bilgili” olmayabilirdi; ama “bilge” birisi idi. Keşke bugün bilgili olanlarımızın yüzde onu bilge olsalar herhalde sorunlar daha hızlı ve yararlı bir şekilde çözüme kavuşurdu.

İran-Irak Savaşı’nın başladığı yıllar Filistin-İsrail anlaşmazlıklarının da yoğun olduğu yıllardı. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat bir resmi gösteri sırasında Yüzbaşı Halid İslâmbulî tarafından öldürülmüştü. Filistin El-Fetih örgütü içerisinde Yaser Arafat’a karşı Naif Havatme, Ahmed El-Cibril, George Habbaş gibi muhalifler El-Fetih’i ve Arafat’ı sıkıştırıyorlardı. İsrail, Güney Lübnan’ı işgal hazırlığı içerisindeydi. Türkiye’de 12 Eylül ihtilâli gerçekleşmiş, Pakistan’da Şii Zülfikar Ali Butto’ya karşı Sünni General Ziya-ul Hak darbesi olmuştu. Bu arada Afganistan’ın Rusya tarafından işgalini de kaydetmek gerekir. Ve daha birçok olaylar coğrafyamızda, İslâm dünyasında birbirini takip ediyordu. Bilhassa İran İslâm Devrimi önderi Humeyni’nin İsrail’e yönelik tehdit ve uygulamaları jeo-politik açıdan olmasa da bölge ülkelerini ve bu ülkelerdeki legal ve illegal örgütleri tahrik ediyor ve İsrail’e karşı öfkeyi artırıyordu.

‘Merg berk İsrail’, ‘Merg berk Amerika’ sloganlarının yoğun bir şekilde yankılandığı bir Eylül gecesi Saddam’ın güçleri havadan, karadan ve denizden İran’a saldırdılar. Sekiz yıl süren savaş tıpkı bugün IŞİD ile yapılan savaş gibi iki ileri bir geri veya iki geri bir ileri taktiği ile devam ettirildi. Neticede savaş, 1988 Ağustos’unda İran’ın BMGK’nın 598 sayılı karanını kabulü ile son buldu. Ancak bu savaşın sonunda, savaşa başlarken dünyanın dördüncü büyük ordusuna sahip Irak’ın hem asker olarak, hem de silah olarak imkânları tüketildikten sonra ve yine potansiyel bir tehdit olarak algılanan İran’ın askeri gücü, ekonomik gücü bittikten sonra, 598 sayılı kararın kabulü mümkün oldu.

Aslında İran’ın da elinde oldukça yoğun bir şekilde harb araç ve gereçleri vardı. Zira 1973-1974 yıllarındaki petrol krizi sırasında Amerika ve dönemin Dışişleri Bakanı Kissinger, İran’a milyarlarca dolarlık silah satmıştı. Gerek İran’ın elindeki silahlar ve gerekse Saddam’ın elindeki silahlar küresel güç odaklarının ya da Rusya-Amerika ittifakı ile İsrail’e zarar vermeyecek hale getirildi. Ve İran ile Irak birbirlerini ve imkânlarını yok ederek İsrail’in güvenliğine katkıda bulundular.

Gelelim bugüne. İran’ın eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanı olduktan sonra ‘İsrail haritadan silinmelidir.’ söylemi vb. söylemlere rağmen bugün İsrail; başta İran, Irak, Suriye, Mısır ve Lübnan olmak üzere bölge ülke ve yöneticilerinin katkıları ile bırakınız haritadan silmeyi haritadaki yerini sağlamlaştırmaya başlamıştır. Her şeye rağmen Suriye’deki iç savaş öncesinde Suriye’nin önemli ölçüde güçlü bir silahlı kuvvetleri vardı. Bilhassa zırhlı birlikleri göz kamaştırıcı boyuttaydı. Keza Mısır yine öyle idi. Arap Baharı başladı (17 Aralık 2010) halkın ekmek, özgürlük, iş, hukukun üstünlüğü gibi istekleri dışarının ve içerinin engin katkıları ile ‘İslâm İntifadası’na terfi ettirildi. Halkın malum ve haklı istekleri ideolojik bir formata büründü. Bir taraftan yönetimlere başkaldırı, diğer taraftan İsrail başta olmak üzere düşman addedilen odaklara karşı “nefret” ortak paydası oluşturuldu. Ve bu payda etrafında, sevginin dışlandığı, nefretin yaygınlaştığı bir atmosferde bir taraftan İslâm diğer taraftan Müslümanlar alternatif olmaktan uzaklaştırıldılar. İslâm ve Müslümanlar üzerinde öyle bir kanaat ve kimlik oluştu ki; sanki aziz İslâm bir barış, sevgi, kardeşlik, hakikat örnekliği olmaktan çıkartıldı. Nefretin, savaşın, kan dökmenin simgesi haline getirildi. Müslüman ise sevgi ile yaşayan değil, nefret ile kucaklaşan bir simge haline getirildi. Ve çoğu genç, yaşlı, bilen, bilmeyen Müslüman da maalesef bu oyuna geldi ve adeta Hz. Peygamber’in (a.s) rahmet Peygamberi olma sıfatını iptal ederek; sadece “harb Peygamberi” sıfatını ihyaya başladılar. Oysa Hz. Peygamber’in (a.s) savaşı da barışı da insanlığın kurtuluş reçetesi idi. Ama ne yapalım ki bugünün Müslümanları bu aziz dine (İslâm’a) cümle kapısından girmiyorlar. Unutmayınız bu dinin cümle kapısı Kur’an’dır. Cümle kapısından giren bir kimse de içeride Hz. Peygamber’in sahih sünneti ile hayat bulur. Yoksa dünün ve bugünün cemaat, örgüt mantığı ile dine girenler Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (a.s) ruhunu kavrayamazlar. Neden? Çünkü cemaat ve örgüt mantığında cemaat ve örgüt ilkeleri sorgulanmaz. Yani akıl devre dışı bırakılır. Oysa Hz. Allah aklı bizlere düşünelim, tefekkür edelim diye vermiştir. Ve tabii bu anlamda bir de İkâz-ı İlâhi vardır: ‘aklını kullanmayanları O, pislik içerisinde bırakır.’ (Yunus 10/100)

Düşünüyorum Hz Peygamber İlâhî mebusluk görevini aldıktan sonra etrafındakilere nefretle ve kinle mi, yoksa şefkat ve merhametle mi yaklaştı? Elbette ikincisi. Zira birincisi Hitler’in sünnetidir. Eric Hoffer ‘Kesin İnançlılar’ kitabında kitle hareketlerinin anatomisini incelerken der ki: “Kitle hareketleri bir Tanrı’ya inanmaksızın doğabilir ve genişleyebilir fakat ortada nefretleri üzerine çekecek bir düşman olmaksızın asla genişleyemezler. Bir kitle hareketinin kuvveti, seçmiş olduğunuz düşmanın canlılığı ile doğru orantılıdır. Yahudilerin imha edilmesini arzu edip etmediği sorulduğu vakit Hitler şöyle cevap vermişti: Hayır… İmha edersek onları yeniden yaratmamız gerekecektir. Sadece ismen değil fakat cismen mevcut bir düşmanımızın bulunması esastır.” (sh. 122)

Müslümanların Hitler ve benzerlerinden farklı olması gerekir. Bizler, Müslümanlar, düşmanlar var ederek değil, dostluklar geliştirerek İlâhi mesajın daha çok kitlelere ulaşmasına katkıda bulunabiliriz. Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in sünnetine baktığımız zaman çoğu Müslüman cemaat ve örgütler ve yine devletler Kur’an’ın ve sünnetin ruhuna uygun dostluklar aramıyorlar. Üstelik arayanları, yanlışları tespit edenleri de dışlıyor ve çoğu zaman da tekfir ediyorlar. Ya da Kur’an’ın, sünnetin öngördüğü doğru adımlardan uzaklaşmaya çağırıyorlar.

Maalesef bugünkü halimiz bu. Ve bu hal gittikçe de kronikleşiyor. Hem örgütsel hem de devletler olarak adımlarımızı kontrolden uzaklaşıyoruz. Makaleye İran’dan başladık isterseniz İran’la bitirelim. Zira dün sekiz yıl süren ve ümmetin birçok canına neden olan savaş, aynı zamanda ümmetin zenginliğini, servetini de aldı götürdü. Üstelik de bölgeye coğrafyamıza sevgiyi, muhabbeti değil; nefreti ve düşmanlığı miras bırakarak bitti. Bitti mi? Hayır! Bütün şiddeti ile devam ediyor ve makalenin başında ifade ettiğim İran-Irak savaşı kime yarar sağladı ise bugün yine aynı odak ve odaklara yarar sağlayama devam ediyor. Bakınız Saddam zamanındaki ve savaş öncesi Irak, İsrail için bir tehdit idi. Şimdi değil. Suriye iç savaş öncesi İsrail için bir tehdit idi. Şimdi değil. Mısır, Sisi darbesi öncesi bir tehdit idi. Şimdi değil. Hizbullah dün İsrail’in korkulu rüyası idi. Şimdi değil. Dün Şeyh Fadlallah İsrail için bir anlam ifade ediyordu. Oysa şimdi Nasrallah hiçbir anlam ifade etmiyor. Dün Sayda ve İslâmi Tevhid Hareketi, Şeyh Mahir Hammud, Şeyh Said Şaban birer karakterdi, heybetleri vardı. Ama bugünkülerden bırakınız İsrail’i, lağım fareleri bile ürkmüyor. Hani Hz. Allah, kendi düşmanlarını, Müslümanların düşmanlarını kastederek: ‘Onların yüreklerine Allah’tan daha çok korku salan sizlersiniz…(59/13) diyordu. Heyhat! Bugün bizim yürüklerimize Allah’tan daha çok korku salanlar onlar…

Özetle dün İran uzun süren savaş boyunca dolaylı da olsa İsrail’in güvenliğine katkıda bulundu. Saddam’dan bahsetmiyorum. Çünkü onun İslâmi bir iddiası yoktu. Bugün ise İran’ın Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve hatta Afganistan politikaları ve bizzat adı geçen ülkelerde iç savaşların tarafı olması nedeniyle yine İsrail’in güvenliğine katkıda bulunuyor. Oysa İran ve Türkiye var. İslâm’ın değişmezlerini ortak payda haline getirerek ihtilâfların halli, dostluğun, kardeşliğin tesisi noktasında ciddi katkılar sağlayacak konumdalar. Ve bizler, Müslümanlar Kur’an’ın ve sünnetin onayını almayan anlayış ve uygulamalardan, mezheb, meşrep, örgüt, cemaat önceliklerinden uzak durarak, birbirilerimize karşı nefretin değil, dostluğun ve muhabbetin köprülerini inşaa edebiliriz.

 

BU BİR VEDA YAZISIDIR

Uzun yıllardan beri Genç Birikim Dergisinde yazmaktayım. Birkaç sayı hariç hemen hemen tüm sayılarında muntazaman makalelerim yayınlandı. Ve bu makaleler kelimesine, virgülüne dokunulmadan yayınlandı. Bu nedenle de başta Ali Kaçar bey olmak üzere tüm Genç Birikim yayın ekibine teşekkür ediyorum.

Bu güne kadar yayınlanan makalelerimden memnun olanlar da, memnun olmayanlar da oldu. Bu da tabiidir. Keza ben de herkes gibi okuyarak, dinleyerek bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Ve elbette benim de fikirlerim nevzuhur değildir. Ve bu bağlamda küçük yaşımdan itibaren büyüklerimin dizinin dibinde oturdum, onlardan hep bir şeyler öğrendim. Din; inanmak, yaşamak ve hayata tatbik edilmek için gönderilmiştir. İmam Ebu Hanife hazretlerinin ifadesi ile Müslüman, dini bildiği kadar, dinin tatbik sahası olan dünyayı da bilmek mecburiyetindedir. Dindarlık “Bir lokma, bir hırka” söylemi ve yaşamı arasına sıkıştırılamaz. Bu nedenle bu yaşıma kadar bir taraftan “Allah ne diyor, Peygamberin sünneti nedir?” sorularına cevap ararken diğer yandan da dünyaya tatbik için gönderilen İslam’ın tatbik sahası olan dünyayı ve dünyada olup bitenleri öğrenmeye çalıştım. Gerek Genç Birikim’de yayınlanan makalelerimde ve gerekse diğer yazılarımda: “Allah dedi ki”, “Rasulullah dedi ki” demesem de, sürekli bu iki esası dikkate alarak aklımı ve kalemimi kullandım. Elbette benim de çeşitli yanlışlarım, isabetsizliklerim olmuştur. Ama temel zihniyetim herhangi bir iç ve dış siyasi olayları yorumlarken aidiyetimle ters düşmemek olmuştur.

Yazı hayatım Genç Birikim’de başlamadı. Allah ömür verirse Genç Birikim’le de sonlanmayacaktır. İlk yazım Mektup formatında Büyük Doğu’nun Şubat 1971 tarihli sayısında Mehmet Haşiroğlu imzasıyla yayınlandı. O günden bu güne çeşitli dergi ve gazetelerde kendi ismimle ve müstear isimlerle birçok makale ve araştırmalarım yayınlandı. Bu arada hacmi küçük ya da büyük kitaplarım da yayınlandı. Bu güne kadar yazı yazdığım tüm dergilerde yazılarımı sadakatle sonuna kadar devam ettirmeye özen gösterdim. Keza Genç Birikim’de de buna özen gösterdim. Ama her şeyin bir sonu olduğu gibi Genç Birikim’deki yazı hayatımın da sonuna geldiğimi düşünüyorum. Ve ben bu satırlarla siz kıymetli Genç Birikim okurlarına VEDA etmek durumundayım.

NİÇİN?

Genç Birikim’deki yazılarımdan zaman zaman memnuniyetsizlikler olmuştur. Bu da gayet normal. Ancak son olarak Adıyaman’dan ve kendisinin Medeniyet Derneği yönetiminden ve aynı zamanda dergi temsilcisi olduğunu belirten bir kardeşimin dergi yönetimine hitaben yazdığı not, benim artık Genç birikim’e veda etmem gerektiğini hatırlattı. İlgili not biraz uzun ama kısaca özetlemem gerekirse derginin Temmuz 2015’deki sayısında yayınlanan ve şahsıma ait olan “Coğrafyamızda Dün ve Bugün” başlıklı makalemin hoşlarına gitmediğini ve adalet kavramını zedeleyen bir içerik ifade ettiğini ve bu yüzden de rahatsız olduklarını belirtmişlerdir. Örnek olarak da: Afganistan-Pakistan cenahında Taliban ve katliamları, Irak, Suriye, Yemen, Libya, Tunus gibi ülkelerde IŞİD, El-Kaide vb. Irak, Suriye ve Türkiye’de ise PKK, PYD, YPG ve PDY aldıkları ihalenin gereklerini yerine getiriyorlar.” ifadesini kullanmışlardır. İlgili makalenin bütünlüğü içersinden El-Kaide ve Taliban’ın PKK ve PYD ile birlikte ele alınmasından üzüntü duyduklarını belirtmişlerdir. Ve devamında da: Medeniyet Vakfı’nın Adıyaman üyesi/gönüllüsü ve Genç Birikim Dergisi Adıyaman Temsilcisi olarak dergi editörlerimizin de bu yazıyı yayımlamaları ayrıca bizleri üzmüştür. Bundan dolayı dergiden ve Sayın Süleyman ARSLANTAŞ’tan geri adım atmasını talep ediyor, bununla ilgili hassasiyetlerimizi göz önünde bulundurmanızı istiyor, sizleri her şeyin Rabbi ve tek İlah olan Allah’a emanet ediyorum. Esselamunaleykum ve Rahmetullah.” diyerek uyarı notu bitiriliyor.

Öncelikle şunu belirteyim ki benim adı geçen makalem bir bütünlük içersinde ele alındığında bir tutarsızlık görmemekteyim. İkincisi Hz. Peygamber’in stratejik sünneti dikkate alındığında O’nun Mekke ve Medine dönemlerinde nasıl davrandığına baktığımızda; bugün güçlülere karşı güç kullanan grup, hizip, cemaat ve benzerlerinin isabetli hareket etmediklerini, üstelik bu isabetsizlikleriyle de güçlülerin güçlerini güçlüce kullanmalarına meşruiyet kazandırdıklarını görüyorum. Bakara Suresi Medeni bir Sure ve Surenin 190. Ayetini dikkate aldığımızda, İslam devlet olduğu halde Yüce Allah: “Size savaş açanlara karşı Allah yolunda savaşın ama saldırganlık yapmayın; doğrusu Allah saldırganları sevmez” buyurmaktadır. Bu ve bundan sonra gelen savaşla ilgili ayetlerin tümünde SAVUNMA amaçlı olarak savaşa izin verildiğini görüyoruz. Haydi şimdi Taliban ve El-Kaide’yi ve yine Pakistan’daki bu ikisinin ortağı konumunda olan Leşker-i Tayyibe’yi göz önüne alalım. Allah aşkına söyler misiniz bunlar kime karşı savaşıyor. Ölenler kimler. Öldürenler kimler. Afganistan işgali sona erdikten sonra Afganistan’daki gruplar Müslüman kimlikleriyle kime ve kimlere karşı savaş verdiler? Ahmet Şah Mesut ve arkadaşlarını Tahhar’da kimler hangi niyetle katletti, Mevlana Nasrullah’ı niçin katlettiler ve katledenler kimlerdi? Elbette bu soruları çoğaltmamız mümkün. Ancak unutmayalım ki Allah bizleri aklımız nedeniyle muhatap kabul etmekte, bu aklı bize düşünmemiz için vermektedir. Aklın önüne geçen her şey sıkıntılıdır. Hele hele Kur’an ile aklın arasına girmek, Kur’an’ın Kur’an’dan sonra en mükemmel tatbikçisi, yorumcusu olan Hz. Peygamber ile aklın arasına girmek insanı hayatta iken öldürmek demektir.

Sonuç olarak diyorum ki hiçbir zaman mezhep, meşreb, cemaat, grup aidiyeti İslami aidiyetin önüne geçmemelidir. Saygı kuralları hiçe sayılarak ve büyükleri küçülterek büyümeyi hiçbir kimse aklının ucundan geçirmemeli. Allah’ın ve gerçeklerin hatırı her türlü mezhep, meşreb, cemaat ve fertlerin hatırından önce geldiği gerçeği göz ardı edilmemeli. Birtakım oluşumlar adına başarılı olmayı değil, peygamberlerin tevhid akidesinden sonra en önemli sünneti olan ilkeli olmayı ihtiyar edinmeliyiz. Ve unutulmamalıdır ki Peygamberimizin önemli sünnetlerinden birisi de kavramsal inkılabı gerçekleştirmeden siyasal inkılabı gerçekleştirmediğidir.

Kendim Süleyman Arslantaş olarak bugüne kadar aklımı herhangi bir cemaat, meşreb, vakıf, dernek ve benzerleriyle şartlandırmadım. Bundan böyle de şartlandırmayı düşünmüyorum.

Kıymetli ve nezih kardeşim Ali Kaçar ve arkadaşlarına, yetmiş yıllık ömrünün en az elli yılını aidiyetiyle geçirmiş, hasbelkader hizmete adamış birisine “GERİ ADIM” attırmak gibi bir yükü reva görmediğim için ilgili nota bizzat kendim cevap verme gereğini duydum.

Tekrar Ali Kaçar ve diğer kardeşlerime bu güne kadar gösterdikleri yakınlık ve ilgilerinden dolayı teşekkür ediyor, emek ve gayretlerinin devamını diliyor, onları ve siz Genç Birikim okuyucularını Allah’a emanet ediyorum. Allah yar ve yardımcınız olsun. Vessemlam.

4 Eylül 2015

 

BİR OKUYUCU MEKTUBU

Selamun Aleykum. Ben Adıyaman Medeniyet Dermeği yönetimindeyim  ve aynı zamanda Genç Birikim Dergisi Adıyaman Temsilciliği yapıyorum. Dergimizin Temmuz 2015 sayısında Sayın Süleyman ARSLANTAŞ Bey’in “Coğrafyamızda Dün ve Bugün” konulu yazısında pek hoşumuza gitmeyen ve adalet kavramını zedeleyen bir yazı yazması şahsımı ve çevremi etkilemiş ve dergimize tepkilerini dile getirmişlerdir. Yazının içeriğinden bir pasajı aktaracak olursak: “Afganistan-Pakistan cenahında Taliban ve katliamları, Irak, Suriye, Yemen, Libya, Tunus gibi ülkelerde IŞİD, El-Kaide vb. Irak, Suriye ve Türkiye’de ise PKK, PYD, YPG ve PDY aldıkları ihalenin gereklerini yerine getiriyorlar.” demektedir. Yani El Kaide/Taliban ile IŞİD’i, PKK’yi aynı kefeye koymaktadır. Elbette IŞİD, PKK, PYD’nin kimler tarafından piyasaya sürüldüğü, Ortadoğu’da neyi dengelemek, neye karşı mücadele etmek ve kime hizmet ettiğini biliyoruz ancak El Kaide ve Taliban’ı da bunlarla zikretmesi ve “kendilerine verilen ihalelerin gereklerini yapıyorlar” demesi bizleri derinden üzmüştür. Medeniyet Vakfı’nın Adıyaman üyesi/gönüllüsü ve Genç Birikim Dergisi Adıyaman Temsilcisi olarak dergi editörlerimizin de bu yazıyı yayımlamaları ayrıca bizleri üzmüştür. Bundan dolayı dergiden ve Sayın Süleyman ARSLANTAŞ’tan geri adım atmasını talep ediyor, bununla ilgili hassasiyetlerimizi gözönünde bulundurmanızı istiyor, sizleri her şeyin Rabbi ve tek İlah olan Allah’a emanet ediyorum. Esselamu Aleykum ve Rahmetullah.