latahzen

“Tasalanma Allah bizimle beraberdir” Tevbe:40

Biz kimiz?

Manevi değerler çatışması olarak ilk ayrışım, Habil ve Kabil ile başlamıştır. Aslında insanlık tarihinin bu ilk kan dökülmesi olayı maddi ve manevi fedakârlık temelli olarak iki kavramı da başlatmıştır: “Biz ve Onlar”. İnsan denilen varlığın iki zıt kutbu; iyilik ve kötülük, her daim safları belirleyen iki kavram olmuştur. Tabi olarak insanlığın başlangıcı ile başlayan bu süreç, bu iki kavramın anlam ve karşılık bulacağı cennet ve cehennem ile sonuçlanacaktır.

Konusu insan olan Kuran, Siz ve onlar ifadeleri ile insanlık tarihinin değer yargılarını bizlere sunar. Bu iki kesimin ayrılma noktaları; değersiz dünya hayatı üzerinden müstekbirleşme, Allah’a iman/itaat ve erdemli bir hayat sürme olarak kendini gösterir. Tarihteki insan serüveni dil, ırk, coğrafya gözetmeksizin hep bu ayrışmaya tabi tutulmuştur. Allah’ın taraftarı ve şeytanın taraftarı, bizden olanlar ve diğerleri şeklinde tezahür eden bu süreç kıyamete kadar devam edecektir. Geçmiş ümmetlerin ve toplumların ayrıştırılmalarının temel dinamikleri hep aynı olmuştur. Rabbimizin geçmiş milletler hakkında Kuran’da verdiği bilgiler, bizden olanların davranış biçimlerini modellemek ve bizden olmayanların akıbetlerinden ders çıkarıp aynı hataları yapmamamız üzerinedir.

“Sizden önce nice (milletler hakkında) ilahi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah’ın ayetlerini) yalan sayanların akıbeti ne olmuş, görün”  (Ali İmran:137)

“Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.”  (Nur:34)

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size “Allah’tan korkun” diye emrettik. Eğer inkâr ederseniz biliniz ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah hudutsuz zengindir, ziyadesiyle övgüye layıktır.”  (Nisa:131)

Geçmiş milletlere gönderilen peygamberler arasında ayırım yapmamamız bizden oldukları içindir. Hayatlarından ve mücadelelerinden örnekler ve dersler çıkarmamız için Kuranda yer almışlardır. Geçmiş dönemlerde Peygamberlerin gönderiliş amaçları da safları belirleme, kararsızları netleştirme, korkanlara cesaret verme, bizden olanları açığa çıkarma ve diğerlerine karşı bir güç oluşturarak onurlu bir davanın neferleri olma yönünde olmuştur:

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtehine:4)

“(Ey münafıklar! Siz de) sizden öncekiler gibi (yaptınız). Onlar sizden kuvvetçe daha üstün, mal ve evlatça daha çok idiler. Onlar (dünya malından) paylarına düşenden faydalandılar. İşte sizden öncekiler nasıl paylarına düşenden faydalandıysalar, siz de payınıza düşenden faydalandınız ve (batıla) dalanlar gibi siz de daldınız. İşte onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar ziyana uğrayanların kendileridir.” (Tevbe:69)

Allah, “Bizim” değerli olduğumuzu söyler ve bu değerin kıymetini bilmemizi ister. Bizde Müslüman olmamız hasebiyle gerek Rasulullah’ın (s.a.v.) şahsının, gerekse sahabenin; kişiliklerinin revize edilerek şahsiyet eğitiminden geçirildiği ve bu kelime ile başlayan her ayeti üzerimize alınırız. Bize hitap ettiğini imanımız ile tasdik ederiz. Bizi muhatap alan Rabbimize, gücümüz nispetinde itaat edeceğimizi ifade ederiz.

“Sizden” kelimesi ile Allah, Kur’an’da Mü’min’lere pek çok yerde hitap eder. Bu kelime ile saf yani taraf belirler. Saf olmayı, safında olmamızı ve bizim safımızda olduğunu ifade eder:

“(Ey kâfirler!) Eğer siz fetih istiyorsanız, işte size fetih geldi! (Yenelim derken yenildiniz.) Ve eğer (inkârdan) vazgeçerseniz bu sizin için daha iyidir. Yine (Peygamber’e düşmanlığa) dönerseniz, biz de (ona) yardıma döneriz. Topluluğunuz çok bile olsa, sizden hiçbir şeyi savamaz. Çünkü Allah müminlerle beraberdir” (Enfal:19)

Allah, kulluk ve toplumsal hareket eksenli değerlendirme ve yönlendirmelerde bulunur. Rahmetin, gücün, dayanışmanın ve korunmanın cemaat olmaktan geçtiğini bize bildirir. Bizden oluşan; bizim gibi düşünen ve davranan; “Biz” kalarak korunacağımız ve güç oluşturacağımız bir yapılanma içinde olmamızı ister:

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”  (Ali İmran:104)

İçinde sizden kelimesinin geçtiği ayetler ağırlıklı olarak bağışlama, merhamet ve koruma üzerine içerikli ayetlerdir. Müslümanlara dair uyarı ve tehdit içeren ayetler ise yine korumaya ve hata yaptırmamaya yönelik olarak Kuran’da yer alır. Merhamet sahibi Allah, ayrıcalıklı toplum olarak değerlendirdiği iman edenlere karşı affedicidir:

“Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selam size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı. Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”  (Enam: 54)

“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.”  (Nisa 26)

Onun için “Sizden” kelimesini kullanır. “Bizi”, “Onlardan” ayırır. Ayrıcalıklı gördüğü bu topluluğa tavsiyelerde ve uyarılarda bulunur. Öyle ki bu ayrışımı aile içinde bile yapmamızı ister. Temel kriter ve tartışmaya açık olmayan kavram imandır:

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir”. (Tevbe:23)

Onlar kim?

Onlar olarak sınıflandırdığı kesimlere yani kâfirlere ve münafıklara ise yine aynı hitap şekliyle seslenerek Kuran’da bir karakter ortaya koyar. Kâfirin safı bellidir, düşmanlığı nettir. Net bir şekilde onlarla dostluk kuranın imanını sorgulatır:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onların bazısı, bazısının dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki, o da onlardandır. Muhakkak ki Allah o zalimleri hidayete, doğru yola iletmez.” (Mâide:51)

Özellikle bizden görünen münafık karakterlere karşı bilinçli olmamızı ister. Münafık karakterler bir Müslümana kâfirden daha fazla zarar verir. Çünkü amacı fitne çıkarmak ve Müslümanlar arasında husumet oluşturmaktır. Münafıklar her dönemde İslam düşmanları ile birlikte hareket etmişler ve Müslümanlar, kendinden gördüğü bu karakterlere farkında olmadan sırlarını vermişlerdir. Rasulullah (s.a.v.) döneminde sahabeler bile bu karakterleri çözememiş, Allah’ın bildirmesi ile Rasulullah (s.a.v.) bilgilendirilmiştir.

“(0 münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur.” (Tevbe:56)

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyar ve cimrilik ederler. Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu! Çünkü münafıklar fasıkların kendileridir.” (Tevbe:67)

“(Ey münafıklar! Siz de) sizden öncekiler gibi (yaptınız). Onlar sizden kuvvetçe daha üstün, mal ve evlatça daha çok idiler. Onlar (dünya malından) paylarına düşenden faydalandılar. İşte sizden öncekiler nasıl paylarına düşenden faydalandıysalar, siz de payınıza düşenden faydalandınız ve (batıla) dalanlar gibi siz de daldınız. İşte onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar ziyana uğrayanların kendileridir.” (Tevbe:69)

İtaatin “Biz” cesi

Bu iman etmiş topluluğu o kadar ayrıcalıklı olarak görür ki, itaat konusunda Kendisinden ve Peygamberden sonrası için bile “sizden” ifadesiyle Nisa suresi 59. ayette sınırları çizer: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ululemre (idarecilere)  itaat edin…”

İnsanlar kendilerinden gördüklerine itaat ederler. İman ettiğini ve Müslüman olduğunu söyleyen herkes için geçerli olan kural, ayette belirtildiği gibi önce Allaha sonra Resulüne daha sonra kendilerinden olana itaattir. Çoğu Müslüman sorgusuz ve koşulsuz itaat ettikleri liderlerin arkasından gider. Ama itaat ettikleri liderlerin, imamların, önderlerin Allaha ve Resulüne itaatini ve itaat etmesi gereken kriterlerine aldırış etmezler. Genel mantık, lider söylüyorsa doğrudur ve bir hikmeti vardır.

İtaat kavramında özne Allah’tır. Kendisine itaat edilecek konuları ve durumları açıkça bildirmiştir. Resulüne itaat konuları da açıklanmıştır. Allah nezdinde batıl olan itaat maalesef ki itaat edilenleri ve itaat edenleri cehenneme götürecektir. Bizden olmayan kâfirleri ve münafıkları bir arada tutan ana unsurlar dünyevi menfaat ile Allah ve dinine karşı olan kinleridir.

“Allah buyuracak ki: ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!’ Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir.”  (Araf:38)

“(İnkârcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler): Onlar rahat yüzü görmesin (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.”  (Sad:59)

“Öyle ki (o gün) kendilerine tâbi olunanlar, kendilerine tâbi olanlardan uzaklaşıp kaçmışlardır. (Artık) Onlar azabı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar (ve ilişkiler) de parçalanıp kopmuştur.” (Bakara:166)

Neden “Biz” olamıyoruz?

Günümüzde itaatin hangi şartlarda kimlere yapılacağı konusu her kesim tarafından farklı telakki edilir olmuştur. Bizden olanlara itaat konusu, maalesef ki her cemaatin liderleriyle sınırlı kalmış ve Kuran da Rabbimizin “Sizden” ifadesi ümmet içerisinde ağırlığını yitirmiştir. Her cemaat kendilerini “Biz” diye tanımlar hale gelmiştir. “Diğerleri” ni kendilerinin düşünce yapısını benimsemeye, ahid vermeye ve çalışma prensiplerini benimseyerek katılmaya çağırmaktadır. Bunca “Biz” in arasında İslami çalışmalarda hareket birliğinin oluşturulabilmesi, ortak değerler üzerinden hareket etme şuurunun geliştirilebilmesi; kısır döngü ve yüzeysel ayrıştırıcı unsurların bir kenara bırakılabilmesi ve vahdet/ümmet bilincinin birinci öncelik olarak hayat bulabilmesi için itaat edilen liderlerin üzerinde büyük sorumluluk ve vebal vardır.

Ümmet şuurunun; tek tipçi ve lider eksenli “Ben böyle düşünüyorum ve böyle olursa…” dayatması ile oluşması hayalden öte bir şey değildir. Yaşanılan topraklarda ümmet bilinci ile “Biz” olmak zorunluluğumuz vardır. Kirli ittifakların kurulduğu, ümmet coğrafyasının mazlum bir kuş gibi parçalandığı ve kâfir haçlı zihniyetinin oyuncağı olmuş İslam beldelerinin perişan hali “Biz” olamadığımız için bu haldedir. Müslümanların vahdet oluşturamaması sebebiyle güç birliği gerçekleştirip top yekûn içte ve dışta İslam düşmanlarına karşı ilkeli bir duruş sergileyememesini her fırsatta değerlendiren bu zihniyet; tarih boyunca hep aynı taktiği uygulamıştır.

“Biz olunca başımıza ne gelir?

“Biz” olamadığımız için yapmaya gücümüzün yettiği durumlarda bile bir şey yapamaz hale gelmemizin sebeplerinin başında öncelikli olarak bizi biz yapan değerlerden uzaklaşmamız ve ortak mücadele platformunun oluşturulamaması gelmektedir. Bu durum bizi, utanılması gereken bir zillet içine sokmasının yanında; cennete girme arzusu karşısında, Allah’ın geçmiş ümmetlerin başına gelenlerin bizimde başımıza gelmeden bu arzunun bir hevesten ibaret olacağını bildirmesini fark edememe yanılgısına düşürmektedir:

“(Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah’ın yardımı ne zaman! Dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara: 214)

“Yoksa Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”  (Tevbe:16)

Bu ayetlerden anlamamız gereken oturup başımıza gelecek olanları beklemek değil, ayağa kalkıp birilerini ve bizi boğan bu sistemi rahatsız edecek bir bilinç kuşanmışlığı ile kararlı, ilkeli, bedel ödemeyi gerektirecek çalışmalara hız vermektir. Biz çöktüğümüz için İslam düşmanları güçlü ve büyük görünür. İnsanlar; kula ve sisteme kulluktan özgürleştirilip Allaha yönlendirilmeye başlanıldığında kaçınılmaz olarak öncekilerin başlarına gelenler nasıl ki Sünnetullah gereği, ilahi yasa gereği Peygamber (s.a.v.) ve sahabelerin başlarına geldiyse bizlerinde başlarına gelecektir. Eğer başımıza Allah için yaptıklarımızdan dolayı bir şeyler gelmiyorsa; ya her şey Allah’ın istediği gibi oluyor yani şer’i hükümler hâkim ve toplum top yekûn İslam’a girmiş demektir ya da biz İslam’ın hâkim kılınması için verdiğimiz mücadelede olmamız gereken yerde değiliz demektir. Diğer tüm moral verici ve seçkin olduğumuzu bize hissettiren ayetlere sığınmak bu ayetin ciddiyetini bertaraf ettirmez.

Konumuzun bu kısmında Rıdvan Kaya’dan bir alıntı yapalım: “Vahyi mesajın içeriği ve hedefi nesiller boyunca değişmediği gibi, ona karşı çıkan küfür ve istikbar güçlerinin tabiatı da değişmemiştir. Dolayısıyla öncekilerin sahip olduğu netlik ve tutarlılığa eriştiğimizde, egemenlerden alacağımız tepkiler de bizden öncekilerin aldığı tepkilerden hiçte farklı olmayacaktır….Kuran kıssalarında, siyer bilgilerinde ve farklı coğrafyalardaki müminlerin deneyimlerinde gördüğümüz tabloların, gittikçe somut örneklikler olmaktan çıkıp paylaştığımız deneyimlere dönüşmesi kaçınılmazdır. Gerçek anlamda bir mücadele söz konusu ise, sonuçlarının da beraberinde gelişmesi doğaldır…” (Rıdvan Kaya: Mücadele ve Muhasebe s.12)

Yukarıda bahsedilen hayra çağırma, iyiliği emredip kötülükten nehyetme ayeti, sanıldığı gibi sadece sosyal hayatta yaşanan ve karşılaşılan nahoş durumları kapsamaz. İnsanın dolayısıyla neslin yani kendimiz ve geleceğimiz olan çocuklarımızın fıtratını bozan, akıl ve kalplerimizi dumura uğratan, diğerleri ve “Bizden” görünenler eliyle gerçekleştirilen her türlü yozlaşma ve bozgunculuğa karşı bir direniş, bir mücadeleyi kapsar. Rabbimiz bize yine “Sizden” ifadesiyle seslenir ve faziletli olmaya çağırır:

“Sizden önceki asırlarda yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır (bunlar görevlerini yaptılar). Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten günahkâr idiler.”  (Hud 116)

Seyyid Kutup bu ayet hakkında şunları söyler: “Bu ifade, yüce Allah’ın milletlerin hayat süreçlerine ilişkin yasa sisteminden bir kanunu ortaya koymaktadır. Buna göre, herhangi bir şekilde insanların Allah’tan başkasına kulluk yapmalarıyla içinde bozgunculuk baş gösteren bir millette, bu durumu bertaraf etmek için harekete geçen kimseler bulunuyorsa, o millet kurtulmuş bir millettir. Yüce Allah azap etmek, köklerini kurutmak suretiyle onları cezalandırmaz. Ama zalimlerin zulüm işledikleri, bozguncuların bozgunculuk yaptıkları, buna karşılık içinde bu zulme ve bozgunculuğa karşı koyacak kimsenin bulunmadığı veya bu durumdan hoşnut olmamasına rağmen bozulmuş realiteye etki edecek gücü bulunmayan kimselerin yer aldığı milletler ya kökten yok edilme felâketi ile ya da çözülme ve çökme felâketi ile cezalandırılmalarını gerektiren Allah’ın kanununun işlemesini hak ederler.

O halde, Allah’ın bir ve ortaksız Rabblığını egemen kılmaya davet edenler, yeryüzünü Allah’tan başkasına kulluk yapma çirkefinden dolayı içine düştüğü fesattan temizlemeye çağrı yapan mü’minler, halklar ve milletler için Allah’ın azabına karşı emniyet sübabı niteliğindedirler. Bu ise, Allah’ın Rabblığını egemen kılmak için mücadele eden savaşçıların her çeşit zulüm ve bozgunculuğa karşı koyan davetçilerin değerini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar sadece Rabblerine ve dinlerine karşı görevlerini yerine getirmekle kalmıyorlar, bununla Allah’ın öfkesini, felâket ve perişanlığı gerektiren azabını da milletlerinden uzaklaştırmış oluyorlar.”

“Biz” den kopanlar

Bizden kopanlar, koptuktan sonra hiçbir zaman bizim içimizdeki gibi olamadılar. Hareket halindeki lokomotiften ayrılan vagon her zaman için yavaşlamaya, gerilemeye ve durmaya mahkûmdur. İslami hareketin ve çalışmaların lokomotifi olmaya kendini adayamayanlar nefislerine yenik düşerek hareket halindeki cemaatten koptular. Devamlı eleştiren ve daha iyisini ortaya koyamayanların kopma sebepleri; ya mükemmeliyetçi olmalarından ya da sorumluluk alacak İslami duyarlılığa sahip olmayıp, sorumluluktan kaçmalarından kaynaklanıyordu. Kendileri olması gereken yerde olmadıklarının öz eleştirisini yapacakları yerde hareketin, çalışmaların ve kardeşlerinin eksiklerini eleştirir duruma geldiler.

Kopmaların sebepleri arasında; çalışmaları yetersiz görmeleri, lideri yetersiz görmeleri, gösterilmesi gereken tepkileri yetersiz görmeleri, cemaatin kuşatıcılığını yetersiz görmeleri, omuz omuza verdikleri dava arkadaşlarını yetersiz ve ilimsiz görmeleriydi. Devamlı yetersizlikleri görmek, kendisini yeterli görme hastalığının bir sonucuydu. Kopmak; hiçbir zaman daha güçlü bir şekilde bizi birleştirmek, güçlü kılmak ve daha sağlam “bizi” oluşturmak olarak geri dönmedi. Kopanlar ya aklına ve nefsine uygun bir yapıya kendilerini bağlamayı tercih ettiler ya da kaybolup gittiler.

“Biz” olunmadan kurtuluş var mı?

“Biz” leşmek aidiyet gerektirir. Aidiyetin meşruiyeti teslimiyettir. Aidiyette itaat temeldir. İslami mücadele veren yapı içerisinde aidiyet hissi ile davranmayanlar, yapı içerisinde bir yama gibi kalırlar. Elbette ki teslimiyet Allah’ın ve Resulünün yolunda olduğu sürece meşrudur. Aidiyet hissini kaybetmiş bireyler “Biz” olamazlar. Zamanla “Biz” in senkronize çalışmalarına ayak uyduramazlar ve çalışmaları bırakarak “Biz” den koparlar.

“Sizden” ifadesiyle müminlere seslenen Rabbimiz, “Biz” olmayı, iman ve salih ameller ön koşulu ile cemaat olarak mücadele vermeyi, rahmet ve korunmanın bu şekilde olacağını, yeryüzünde zulmün kaldırılıp dini olan İslam’ın hâkim kılınması için bunun gerekli olduğunu bizlere bildirir. Muradı bu yöndedir:

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır. (Nur:55)

“İçinizden” (minkum) ifadesi birey söylemi olsa da gösterdiği hedef ve müjdelediği alan, “yeryüzünde güç ve iktidar” dır. Ayetin son cümlesinde geçen “Onlar” (hum), güç ve iktidar sahibi kılınacak kimseler olarak zikredilmiştir. Yeryüzünde güç ve iktidarın verileceği “Bizden” olanlar eğer dinlerinden, mücadelelerinden dönerlerse yerimizin doldurulması Allaha hiç zor değildir.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (Maide:54)

“Biz” im kalitemiz nasıl artar?

Bu sorunun altını doldurmak için çok şey söylenebilir. Ama aşağıdaki ayetler bu sorunun pek çok cevabını içinde barındırır:

“Talut, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: “Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tatmazsa bendendir. Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): “Bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok” dediler. (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: “Nice az topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara:249)

“Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara:250)

Bu ayetlerden çıkarılacak dersler ve sonuçlar hakkında kısaca şunları söyleyebiliriz:

Lidere itaat, cemaat içinde aidiyet bilinci ile hareket etmeyi gerektirir. Liderin imtihan ettiği her alanda geçerlidir. Allah rızası için yapılması istenen ve alakasız gibi görünen emirler ve istekler Allah rızası için yerine getirilmelidir.

Ne kadar yol da yürüsen, susuz da kalsan Allah seni bir avuç su ile doyurur. Burada imtihan sebebi su olsa da asıl imtihan Allaha ve seçilmiş olan lidere itaattir. Bedirde müşriklerin oraya gelme sebeplerini unutup su kuyularına koşmaları yenilginin zeminini oluşturmuştur.

Lider “Biz” i oluşturan ilkeyi koymuş ve bir avuçtan fazla içmeyeni cemaat/ordu içinde kabul etmiştir. Dünyaya meydan okuyan, la ilahe illallah kelimesini tüm dünya coğrafyasında hâkim kılmak isteyen, bu yolda Allah’ı en büyük dost ve yardımcı gören bir oluşumun lideri, mensuplarının kalitesini arttırmak için sorumluluk vermeli, takip etmeli ve çürükleri ayıklamalıdır. Bir avuçtan fazla içenler zaten geride kalmışlardır. Karşıya geçememelerinin gerekçelerinin hiçbir önemi yoktur.

Savaşmaya güçlerinin olmadığını söylemeleri ve bunu da “Biz” kavramı ile ifade etmeleri manidardır. Vicdanlarını rahatlatma adına, haklılık kazanabilmek ve seslerini gür çıkarabilmek için “Biz” i oluşturmuşlardır. Kendileri gibi bir avuçtan fazla içenlerle kulis oluşturup, sessizlerin seslerini yükseltmelerini sağlamışlardır. Dolayısıyla  “bizim gücümüz yok” diyerek birbirlerini savaştan geri durma konusunda cesaretlendirmişlerdir.

Bu noktada çıkarılacak ders, “Yapamazsın, başaramazsın, yenilirsin, hapse düşersin, öldürülürsün, çocuklarını, işini, eşini düşün, geride kal, gizlen, başkaları yapsın, rahatını ve ağzının tadını bozma, yeterince mücadele verdin ve çalışmalara katıldın, fazla zamanını harcama, önceliklerini değiştirme” ve benzeri mazeretler üretenler ile yola çıkılmaz, çıkılsa da yolda döküleceklerdir. Bunları iyi tespit edip sağlam karakterli insanlarla yola çıkmak gerekir. Sağlam karakterli/imanlı insanlar zaten mazeret üreten, avuç avuç su içenlerden etkilenmezler.

Nefsine dokunulmazlık elbisesi giydirenler kendilerine dokunulmasını istedikleri kadarına müsaade ederler. Alacakları sorumluluklar, yapacakları fedakârlıklar da kumaşlarının kalitesi kadardır.  Sağlam karakterli/imanlı insanlar zaferin ve başarının niteliksiz çoklukla olmayacağını bilirler. Allah onlara yeter. Yeter ki başlarına geleceklerinin bilincini akıllarında değil, yüreklerinde taşısınlar. Allah bize yeter deyip sadece bu özgüvenle de hareket etmezler. Kendilerine yetecek olan, yanlarında olan Allaha ellerini açıp sabır yağmuru talep ederler. Allah ise aynı yolun farklı zaman dilimindeki sadık ve yüreği iman ile dolu yolcularına her daim rahmetini, yardımını gönderir, onların kalplerini temizleyip ayaklarını yolunda sabit kılar.

“O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.”  (Enfal:11)

Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr:10)