• Fatih Pala

    Birey Olmaklığı Ümmet Potasında Eritme Yurdu!

    - 22 Haziran 2017

Yüce Rabbimize sonsuzlarca kere hamd-ü senalar olsun ki bir Umre daha yapabilmemizi nasip eyledi. 28 Nisan – 13 Mayıs 2017 tarihleri arasında 15 günlük bir Umre ziyaretimiz oldu Rabbimizin lütf-u inayetiyle. Daha önce de gitmiştik. Her seferinde başka bir hissiyat, başka bir ruh, bambaşka bir güzellik katıyor Müslümana Umre ibadeti. Yeniden ve yenilenerek hayatınıza kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Zaten Umre kelimesinin kökü itibariyle ‘ömür’ kelimesiyle yakın anlamlıdır. Yani diyebiliriz ki yapılan her Umre, ömre ömür katmak demektir.

 

Daha önceki gidişimizde kaleme aldığımız yazımızdan biraz kısaltma yaparak izlenimlerimizi sizinle paylaşmayı, hem uygun gördük hem de mühim bir vazife olarak kabul ettik kendimize.

 

Şimdi, haydin, buyurun birlikte ihram giymeye, ihram namazı kılmaya, Beytullah’ı, haceru’l-esved’i istilam ederek tavaf etmeye, İbrahim makamında tavaf namazı kılmaya, sonra kana kana zemzem içmeye, sa’y alanına doğru yürüyüp Safa tepeciğinden itibaren başlayarak Merve tepeciğine doğru sa’y yapmaya, saçlarımızı kısaltıp günahlardan arınmaya, ihramlardan, haramlardan uzaklaşmaya…

 

Nasıl anlatılır, nereden başlanır ki? Duygular adeta sel olmuş akıyor. İnsanlar da öyle. Ne duygulara hâkim olunabiliyor ne de insanlara. Bir akış var, evet bir yakarış. İnkâr edilemez bir çoğalma… Yerlerin aklını göklerin aşkına bağlayan bir kement var. Elhamdulillah, ne güzel mümin olmak…

 

Döndük, hem de çok döndük. Kendimiz için, mazlumlar için, davamız için, kardeşliğimiz için, ümmetliğimiz için dönüverdik. Beytullah etrafındaki tavafımız ile yaşadığımız topraklara geri gelmemiz arasındaki “dönüş” benzerliğini, ömr-ü hayatımızda durağanlığı yok etmek için, toprağa gömmek için kullanıyorum.

 

Orada ibadetlerle hayat duruyor, hayat duruluyor ve şeytanın kalbine kalbine vuruluyor. İbadet, itaat, kulluk… Bunlar kaplıyor dünyanızı, bunlarla kaplanıyor tüm dünyalar… Orada her dem dönersiniz. Bu dönüşünüzle isyankârlıkları delersiniz. Her dönüşünüzle dualar büyütürsünüz. Dua dua büyürsünüz. Hiç ama hiç düşmez dilinizden ilahi nağmeler. Ve kalbinizden de asla ama asla sökülmez olur yalvarışlarınızın ağırlığı.

 

Arzın merkezinde, tüm inanmış arz ehliyle birlikte yegâne İlah ve Rabb olan Yüce Allah’a teslim oluyorsunuz ve böylece bütün uslanmazlıklarınızı teskin ediyorsunuz.

 

Her gün ve her an, bin dört yüz otuz sekiz (1438) yıl evvelin Mekke’sindeki Asr-ı Saadet’i solumayı yeğliyorsunuz. Ezan okunurken başınızı daha önce hiç olmadığı kadar bir çeviklikle Kâbe’nin damına doğru kaldırıyorsunuz Bilal’i görmek, Bilal’i duymak ve Bilal’e doymak için… Davet ediyor Bilal Rabbine, davet ediyor Sahibine, davet ediyor esenliğe ve davet ediyor mevcut bulunan bütün kullukları reddedip yalnızca Allah Teâlâ’ya kul olmaya, kul kalmaya… Bu ne güzel ve ne soylu bir davettir ey Habeş’in gür sesli davetçi evladı Bilal (r.a)! Bugün senin kardeşlerinden o kadar çok var ki burada. Hepsine ‘sen’ gözüyle bakıyor ve aklımı o ulvi davetine takıyorum.

 

Orada hiçbir statü yok, kimsenin kariyeri belli değil ve zaten bunun hiçbir önemi de yok. Tek belirginlik var, o da âlemlerin Rabbine kulluk… Her renkten, her milletten insan var orada. Renklilik cümbüşüne doyuyorsunuz. O zamana kadar kıldığınız namazlardan bambaşka namazlar gönderiyorsunuz Sahibinize. Doymuyorsunuz. Doymak da istemiyorsunuz zaten. Hep ‘kana kana içeyim’ diyorsunuz ibadetlerinizi, ama bu lezzet hiç bitmesin, hiç gitmesin istiyorsunuz.

 

Kerim Kitabınızı, yani Kur’an’ı okuyorsunuz hiç bıkmadan. Orada Kur’an’la muhatap olmak demek, vahye şahit olmak demektir. Vahyin kalbidir orası. Orada doğdu, orada filizlendi ve orada hükümran oldu çünkü. Birazdan Allah’ın Rasulü, büründüğü örtüyü üzerinden atıp çarçabuk bütün Mekke’yi davetine icabete bekliyor olacak sanki… Ama sizin kalkıp da yorulmanıza gerek yok. O davet ilk ağızdan çıktığı şekliyle elinizde zaten. Ve Rabbinize içtenlikle ve samimice bir hamd ediyorsunuz, “elhamdulillahi rabbil alemîn” diyorsunuz. Koskoca yirmi üç sene boyunca ara ara, kısım kısım indirilen vahyin tümü, eksiksiz haliyle size açılmayı bekliyor; tabi eğer siz kendinizi ona açacak olursanız!

 

Ancak çevrenize bakındığınızda milyonlarla ifade edebileceğiniz kardeşlerinizin genelinin, vahyin anlamından ziyade lafzıyla muhatap olduklarını, muhatap kaldıklarını hayıflanarak seyrediyorsunuz. Hani, nerede anladıklarımız? Hani, nerede üzerine inenlerde inkılap etkisi bırakan ve büyük bir değişim başlatan ayetlerin ayaklandırdığı ruhlarımız? Neyi okuduğumuzu, niye okuduğumuzu biliyor muyuz ey ümmet? Ne kadar büyük bir işin başında olduğumuzun farkında mıyız? Hayatın ta kendisi olan Kitap’la haşır neşiriz. Gözlerimiz onda, gönlümüz onda. Melekler bile gıpta eder olur bu vahiy kokan dillerden yükselen ilahi nidaya.

 

Buna karşılık siz, yola çıkmadan önce akledip çantanıza koyduğunuz kendi dilinizde yazılmış bir Kur’an-ı Kerim Meali’ni çıkarıp anlam deryasına yoğunlaşıyorsunuz. Ben bu ayetleri daha önce hiç böyle anlamamıştım, diyorsunuz. Hucurat Suresini okurken sanki başınızı çevirseniz Rasulullah’ı rahatsız eden insanları gördüğünüzü sanacaksınız. Tebbet Suresini okuduğunuzda Ebu Leheb’e ve karısına siz de lanet okuyorsunuz. Ve tabi bu zamanın ve tüm zamanların tağutlarına ve zalimlerine de buğzunuzu yerine getirmeyi unutmuyorsunuz. Rabbinizden onların ellerini, düzenlerini, sistemlerini, planlarını kurutmasını, yerle bir olmalarını diliyorsunuz göğüs kafesinize sığmayan heyecan membaı kalbinizden. Kureyş Suresini okurken Mekke’yi kendilerine emin ve kârlı belde kıldığı için, Mekkelilerin Yaratıcılarına ne kadar şükretseler, yine de az geleceğini bir kere daha kavrıyorsunuz. Her okuduğunuz ayette ve her düşündüğünüz kıssada, vahiyle henüz irtibat kuruyormuşsunuz gibi bir halet-i ruhiyeye bürünüyorsunuz. Muazzam Kâbe’nin sizde bırakacağı en büyük iz, vahiyle dolup taşmanızdır. Onunla sadrınıza şifa sunacaksınız. Tüm nesillere onun davetini ulaştıracaksınız. Çünkü tarih, onunla başladı ve onunla yürüdü. Tarihin başlangıç noktasından tüm kıtalara yayılacak bir çerağ var sizde artık.

 

Orada kendinizi adeta tahammül, müsamaha ve sabır timsali olarak buluyorsunuz. Tavaf halindesiniz. Sağınızdan, solunuzdan, arkanızdan sıkıştırıldıkça sıkıştırılıyorsunuz, özellikle arkadan gelen sel, yani millet-i İbrahim, size özgür hareket alanı bırakmıyor. Terden sırılsıklamsınız; aynı zamanda sizinle yapış yapış yürüyen insanların terli halleri belki dayanılmaz bir hal alıyor. Ama siz, bunların hiçbiriyle meşgul olmuyorsunuz, olamıyorsunuz. Çünkü aklınız, fikriniz ve zikriniz hep dört bir yanını adımlarınızla gürleştirdiğiniz Kâbe’de, Allah’ın evinde. Onu gören, onunla konuşan başka şeyleri ne etsin, ne görsün!

 

Sonra namaz vakti, saflarda yer arıyorsunuz; sizden önce saflarda yerlerini almış kardeşlerinizden yer istirham ediyorsunuz, ama kıllarını bile kıpırdatmayanlar oluyor bazen. Kızmıyorsunuz, sakinsiniz; “eyvallah” deyip başka saflara yöneliyorsunuz. Siz asla saf bozan olmak istemiyorsunuz ve kardeşinizi anlayışla karşılayıp üstelemeden ve yüzünüzden tebessümü eksik etmeden kendinize yer arıyorsunuz. Ne güzel değil mi?

 

O kadar insan seline, milyonlarla tanımlanacak kalabalığa rağmen, hiçbir kargaşanın, kavganın ve karışıklığın olmaması karşısında hayretlerinizi gizleyemiyorsunuz. Ve anlıyorsunuz ki, göğünüzde Rabbinizin rahmet bulutları geziniyor. O çöl sıcağına rağmen, siz kardeşlikle serinliyorsunuz. Hatta tavaf halindeyken Beytullah’ın gölgesi üzerinize düştüğünde, “Rabbimiz! Bugün senin evinin gölgesi üzerimize düşüyor. Mahşer günü de Rasulünün livau’l-hamd sancağının altında ve kevserin başında gölgelendir, soluklandır bizleri.” duasında bulunuyorsunuz.

 

Hep Kâbe’de kalmak, hep Kâbe’yle olmak istiyorsunuz. Öyle bir çekim gücü var ki, ondan bir an bile ayrılmayı dünya üzerinde göreceğiniz en büyük zarar olarak kabul ediyorsunuz. İbadetlerinizi, onun etrafında taçlandırmak ve kulluğunuza onu şahit tutmak arzusundasınız daima. Orada yerine getirmeniz gereken ibadî görevleriniz olan ihram giymek, tavaf ve sa’y yapmak, namaz kılmak, Kur’an okumakla birlikte tefekkür ibadetinin de mühimliğini kavrıyorsunuz. Ve özellikle “burada müminlerin hemen her biri mütefekkir olarak vakitlerini geçirmelidirler” şeklinde içinizden bir istek geçiriyorsunuz.

 

Bakıyorsunuz bu insan çokluğuna, bu iman izdihamına. Başka hiçbir dinde, ideolojide ve kültürde olmayan bir yoğunluk, bir bereket var burada. Milyonlarca insan, aynı gayede, aynı yönde, aynı ibadette ve aynı samimiyette… Bütün bunların üzerine düşünüyorsunuz ve diyorsunuz ki: “Ya Rabbi! Biz bu kadar Müslüman olmamıza rağmen, nasıl olur da zalimler beldelerimizi işgal edebiliyor? Neden iman eden kardeşlerimiz, zalimlerin tasallutu altından bir türlü kurtulamıyor yıllardır? Yaptığımız ibadetler ve bu çokluğumuz kâfirlerin yüreğine ve düzenlerine niçin korku salmıyor?” Daha bu denli nice içinden çıkamadığınız sorularla Rabbinize iltica ediyorsunuz, ağlıyorsunuz, sızlıyorsunuz.

 

İnsanların yani Müslümanların Kâbe etrafını mesken tutmuş halde iken gözyaşlarının sular seller gibi aktığını görünce; günahlarına, hatalarına, yanlışlarına, isyanlarına yandıklarını hissedince siz de kendi olmazlıklarınızı düşünüp ağlama yolunu seçiyorsunuz. Sonra bir tefekkür hali daha doğuyor sizde: Bizler, yani tüm müminler, bu kadar sayıca çok olmamıza rağmen neden hâlâ bir ve beraber değiliz? Neden vahdet’i sağlayamıyoruz? Niçin birleşip güçlenen İslam seli değiliz? Dünya üzerinde bu niceliğe sahip olup da hiçbir söz ve güç sahibi olamamak ne büyük acı, ne büyük günah, ne büyük hata, ne büyük yanlış ya Rabbi! Evet, asıl ağlanılması, asıl sızlanılması gereken en büyük günahımız ve yanlışımız bu değil de nedir ey müminler? Yani hakkıyla ümmet olamayışımız ve birlikte hareket edemeyişimizdir sorunumuz! Bu, bize tevbe sebebi olarak yeter de artar bile. Asr-ı Saadet’i o muhtevada kılan şey, inananların yekvücutluğuydu. Bunu ikame edememek dünya Müslümanları için ne kadar büyük günah; ah bir anlasak!

 

Rabbinizden Umrenizi ve diğer yaptığınız tüm ibadat u taatlarınızı kabul etmesini diliyorsunuz. Hep yakarış halinde bulunuyorsunuz. Affedici ve affı seven yüce Sahibinizden affedilmeyi diliyorsunuz ümmetçe. Ümmetçe diyorum, çünkü fertliğinizi orada unutmanız gerekiyor. Orası birey olmaklığı ümmet potasında eritme yurdudur. Hangi yurdun misafiriyseniz, oranın kriterlerine uymakla yükümlüsünüz. Hem siz, burada Allah’ın misafirisiniz, ‘duyufu’r-rahman’sınız. Bu bilinç adam ediyor her âdem’i orada işte.

 

Gözleriniz, yüreğiniz ve aklınız Kâbe’de kalsa da dönüyorsunuz, dönmelisiniz. Veda etmiyorsunuz özellikle. Etmiyorsunuz ki bir daha nasip olsun, bir daha müşerref olasınız. Allah’ın Rasulü’nün doğup büyüdüğü ve vahiyle ikinci kez doğduğu ve yürüdüğü mübarek beldelere ayak basıp da gönül rahatlığıyla kim dönebilir ki! Elbette ki içiniz buruk ve kalbiniz yanık olarak Kâbe’ye büyük bir vuslat bakışı bırakıp yüzünüzü ve gönlünüzü çevirip gidiyorsunuz. Ama bu gidişinizi, o andan itibaren ömrün kalan tüm kısmını Kâbe’ye dönük, Rabbe dönük olarak geçirmek için yapıyorsunuz. Bundan sonra hayat hep Kâbe merkezli ve Kâbe renkli olacaktır, olmak zorundadır sizin için.

 

En muhteşem ve en mükemmel duygularla bezenmiş olarak ve bitimsiz dualar göndererek Yüceler Yücesine, gözlerinizdeki nemin tazeliğiyle Beytullah’ın sınırlarından usulca uzaklaşıyorsunuz. Ve dilinizde o güne kadar hiç bu kadar kalbî iştiyakla, hissiyatla söylemediğiniz Mekke ezgisi: “Döneceğiz döneceğiz/ Vahyin kalbi döneceğiz/ Geleceğiz geleceğiz/ Mekke bir gün geleceğiz… Senden uzak kalabilmek/ Taşlar gibi yürek ister/ Zalimin eline ko’mak/ Zulüm olmaklığa yeter…”

 

Fatih PALA

fatihpalafatih@gmail.com