• Harun Akça

    Bir Yaşam Biçimi Olarak Şehadet

    - 14 Mart 2021

Herkesin bir davası vardır bu dünyada, asla laf söyletmediği, peşinden koştuğu. Kiminin para ve dünya sevgisi, kiminin makam ve mevki sevgisi. Bizim davamız ise Allah’ın dininin yeryüzüne hâkim olması, Müslümanların hür olması, insanların İslam’a göre yaşaması. Ne kadar zorluklarla karşılaşsak da baskıya ve hakaretlere maruz kalsak da, gözyaşlarımız hatta kanlarımız aksa da asla vazgeçmeyiz bu davadan…

Sözlükte, bir olaya şahit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak” gibi anlamlara gelen şehadet, dini bir terim olarak; Allah yolunda öldürülen Müslümanı ifade eder. Kelimenin sözlük ve terim anlamları arasındaki bağı “görülen, tanıklık edilen” (meşhûd) manasına göre açıklayan âlimler, canını Allah yolunda feda eden kimsenin hemen cennet nimetlerine erişmesine Allah ve melekler tarafından şahitlik edilmesinden dolayı; “gören, tanıklık eden” (şahid) anlamını esas alanlar ise Allah’ın vaad ettiği nimetleri hazır olarak görüp onlardan yararlandığı yahut kıyamet gününde kendisinden Hz. Peygamber’le birlikte geçmiş ümmetler hakkında şahitlik etmesi isteneceği için ona şehid dendiğini belirtirler.

Şehid, tevhide hayatında şahitlik edip, bu şahitliğini canını feda ederek, ispatlayan kişidir. Şehid Seyyid Kutub’un ifadesi ile tevhide şahitliğini kanı ile imzalayan kişidir. Onun için şehidlerin, şahitlikleri ebediyen devam eder; çünkü onlar, tevhide şahitlik etmekle ölümsüzlüğe ulaşmışlardır.

“Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; hayır, onlar diridirler. Fakat siz, bunun şuurunda değilsiniz” (Bakara-154).

Evet, onlar, hayatları ile tevhide şahitlik ettikleri gibi, ölümleri ile de ettiler. Ve bu şahitlikleri, onları diri kıldı. Şehidler, biz farkında olmasak da hiç şüphesiz diridirler.

Kur’ân-ı Kerîm’de elli altı defa geçen şehid kelimesi, çoğu yerde “tanık” anlamında, bazı ayetlerde esma-i hüsna’dan biri olarak, bazılarında ise “Allah’ın iradesine uygun biçimde yaşayan kâmil insan, örnek kişi, önder” manasında (Bakara 2/143, el-Hac 22/78) kullanılmıştır. Allah yolunda canını feda ederek şehidlik mertebesini kazanan kimseleri ifade etmek üzere üç ayette (Nisa 4/69, Zümer 39/69, Hadid 57/19) şühedâ yer almakla birlikte kelimenin tekilinin bu manada kullanıldığına rastlanmaz.

Hadislerde de şehid kelimesi, yukarıda belirtilen anlamlarda sıkça geçmektedir. Birçok ayette şehidliğin önemine ve Allah katındaki değerine dikkat çekilmiştir. Meselâ, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Zira onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz” (Bakara 2/154); “Sakın Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını sanma! Onlar diridir ve rableri katında rızıklara mazhar olmaktadır” (Ali İmran 3/169); “Allah yolunda öldürülenlere gelince Allah onların amellerini zayi etmez (…) Allah onları kendilerine tanıtmış olduğu cennete koyacaktır” (Muhammed 47/4-6) meâlindeki âyetlerde bu husus vurgulandığı gibi bazı ayetlerde şehidlerin Allah katındaki derecesinin peygamberler ve sıddıklardan sonra geldiği ifade edilmiştir (Nisa 4/69).

Hz. Peygamber’in şehidlikle ilgili açıklamaları hadis mecmualarında, daha çok cihad bölümünün “fazlü’ş-şehîd” vb. başlıkları altında bir araya getirilmiştir. Bu hadislerde; dünyevi amaçla olmayıp, yalnız Allah’ın dininin yüceltilmesi için canını feda edenlerin şehid sayıldığı, şehid olan kişinin acı çekmeden öldüğü, kanının ilk damlası yere düştüğü anda kul hakları dışında bütün günahlarının affedildiği, şehidin kabir azabı çekmeyeceği, cennetteki makamını göreceği, akrabalarından yetmiş kişiye şefaat edebileceği ve cennete ilk girenlerden olacağı, Allah katında iyi bir mertebeye erişerek ölen kullar içinden sadece şehidlerin dünyaya dönüp tekrar şehid oluncaya kadar Allah’ın dinini yüceltmek isteyeceği ifade edilmiştir. Öte yandan bazı hadislerde; Allah yolunda ölenlerin dışında da şehid sayılacak kişiler bulunduğu, meselâ canı, malı, namusu uğrunda yahut veba, kolera gibi bulaşıcı yaygın hastalıklar sebebiyle ölenlere, şehid olmayı arzu edip de yatağında vefat edenlere şehid sevabı verileceği bildirilmiştir. Bu arada, şehidlik sevabına denk başka amellerin de bulunduğu hadislerde belirtilmiştir.

Resulullah Efendimiz buyurdular:

“Emin, doğru sözlü ve Müslüman bir tacir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir” (İbn-i Mâce).

Ebû Katâde’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre bir gün, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabın arasında ayağa kalktı ve:

“Allah’a iman etmek ve Allah yolunda cihad, amellerin en faziletlisidir” diye hatırlattı. Bunun üzerine bir adam kalkıp:

“Ya Resûlallah! Şayet Allah yolunda öldürülürsem, bu, benim günahlarıma keffaret olur mu?” diye sordu.

Resulullah, ona:

“Evet, şayet sen sabrederek, ecrini sadece Allah’tan bekleyerek, cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına kefaret olur. Ancak borçların bunun dışındadır. Bunu, bana Cibril söyledi” buyurdu (Müslim, Tirmizi).

Allah Resûlü buyurdular:

“Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehid olmak, sonra diriltilip tekrar şehid olmak yine diriltilip tekrar şehid olmak isterdim” (Buhari, Müslim).

CENNETE TOPALLAYARAK GİREN SAHABE

Ensâr’dan Selimeoğulları’nın reisi Amr bin Cemûh, topal bir kimse idi. Kendisi ve dört oğlu, Allah Rasûlü ile birlikte savaşlara katılırlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud Gazvesi’ne çıkacağı sırada Amr da sefere katılmak istedi. Oğulları:

“Sen cihad ile mükellef değilsin. Allah Teâlâ seni özür sahibi kabul etti. Biz, senin yerine gidiyoruz” dediler. Amr, oğullarına:

“Siz, Bedir günü benim cennete girmeme mani oldunuz. Vallahi, ben, bugün sağ kalsam dahi, muhakkak bir gün şehid olup cennete gireceğim!” dedi. Sonra hanımına da:

“Herkes şehid olup cennete giderken, ben sizin yanınızda oturup duracak mıyım?” diyerek çıkıştı. Hemen kalkanını aldı ve:

“Allah’ım! Beni aileme geri çevirme!” diye dua ettikten sonra Rasulullah’ın yanına gitti.

“Oğullarım, beni Medine’de bırakmak istiyorlar. Beni, Seninle birlikte savaşa gitmekten alıkoyuyorlar. Vallahi, ben, şu topal halimle cennete ayak basmayı arzuluyorum” dedi. Allah Resulü (s.a.v):

“Allah Teâlâ, seni mazur görmüştür. Sana cihat farz değildir” buyurdu.

Amr (r.a.):

“Ya Rasulallah! Sen, benim Allah yolunda ölünceye kadar savaşarak şehid olup, şu topal ayağımla cennette yürümemi uygun görmez misin?” dedi.

Efendimiz:

“Evet, uygun görürüm” buyurdu. Amr’ın oğullarına da:

“Artık babanızı savaşa katılmaktan menetmeyiniz. Umulur ki Allah, ona şehadet nasip eder” buyurdu.

Amr, kıbleye döndü ve:

“Allah’ım! Bana şehidlik nasip et! Beni, mahrum ve mahzun olarak ev halkımın yanına döndürme!” diyerek dua etti ve cihada katıldı.

Uhud Harbi’ne iştirak eden, şehadet heyecanıyla dolu olan bu sahabi, cihad esnasında; “Vallahi, ben, cenneti özlüyorum” demiş, neticede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte bu savaşta şehid düşmüştür. Daha sonra Sevgili Peygamberimiz, onun hakkında:

“Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, Amr’ın cennette topallayarak yürüdüğünü gördüm!” buyurmuştur.

 Şehadet, üstad Seyyid Kutub’un ölümünde, tevhid mücadelesidir. Bizler, tevhidi, mücadeleyi üstad Seyyid Kutub’tan öğrendik. Kuran’ın bir hayat nizamı olduğunu, iman bağının kan bağından daha önemli olduğunu, İslam birliğinin ilahi bir emir olduğunu şehid Seyyid Kutub’dan öğrendik. Zeynep Gazali, “Seyyid Kutub’un niye idam edildiğini anlamak istiyorsanız ‘Yoldaki İşaretler’ kitabını okuyun” der. Gerçekten de ‘Yoldaki İşaretler’i anlayarak okuyan, Seyyid Kutub’un niye idam edildiğini anlar. ‘Yoldaki İşaretler’ bize, Ümmet bilincini kazandıran kitaptır. Zalimlere karşı direniş ruhunu kazandıran kitaptır.

Şehid Seyyid Kutub, 1965’te ‘Yoldaki İşaretler’ adlı kitabını yazınca, ikinci kez tutuklanır ve darbecilikle suçlanıp, idama mahkûm edilir. İdamı yaklaştığında, Mısır Firavunu Cemal Abdulnasır’dan özür dilerse affedileceği söylendiğinde, Seyyid Kutub; “Ben, Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım, asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır” demişti. İdam vakti geldiğinde ise görevli, gelip kendisine: “Eşhedu ellâ ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Rasulullah” demesini istemişti. Bunun üzerine Şehid Kutub, resmi görevliye: “Sen de bu tiyatrodaki son bölümsün ve sen bana ‘lâ ilahe illallah’ dememi istiyorsun. Ben ki bu kelime uğruna idam ediliyorum” demiş ve 29 Ağustos 1966 tarihinde şehid edilmişti.

Hasan El Benna’yı da anmak gerekli… 12 Şubat 1949’da Hasan el Benna, kurşunlanarak şehid edildi.

Şehadet, Şehid Malcolm X’in hayatında, özgürlük mücadelesidir. Haccın evrensel İslam kardeşliği mesajının somut ifadesi olmaktır. 20’nci yüzyılın en etkin isimlerinden birisidir. Acıyla başlayan bir hayat, gaflet içinde geçirilen bir gençlik, hakikate ulaşma yolunda bir arayış ve nihayetinde doğru istikamete yöneliş. 21 Şubat 1965 tarihinde, Harlem’deki bir konferans salonunda konuşma yaptığı bir sırada uğradığı silahlı saldırı sonucu 40 yaşında şehadete ulaştı.

Şehadet, Şehid Metin Yüksel’in mücadelesinde, bir çağrıdır tüm nesillere. Allah’a kulluk, tağutlara, ırkçılara isyan çağrısıdır. 23 Şubat 1979 Cuma… Soğuk bir Şubat günü… Bu toprakların bir yiğit insanı, genç bir fidan, daha 21 yaşında Rabbi ile buluştu. Şehid Metin Yüksel, Cuma namazını kıldıktan sonra cami avlusunda, namaz çıkışında şehid edildi.

Ruslar’ın korkulu rüyası Komutan Hattab’ı da anmak gerekli. Hattab, çok cesur, kuvvetli ve gözü pek bir genç olarak yetişmişti. 1987 yılında istilacı Rus ordusuna karşı Afganistan cihadının en yoğun dönemlerinde, dünyanın dört bir yanından Müslüman gençler, Rusya işgaline karşı koymak için Afganistan’a gidiyordu. Dünyanın süper güç olarak kabul ettiği Rusya’ya karşı yapılan mücadele ve gösterilen olağanüstü kahramanlıklar, Müslümanlar arasında yayılıyordu. 1987’de ailesi ile vedalaşıp evinden ayrılan Hattab, o günden sonra bir daha evine ve ailesinin yanına dönmedi. Hattab, mücadelenin medyaya da taşınması gerektiğine inandığını, “Allah, bizden kâfirlere karşı onlar bizimle nasıl savaşıyorlarsa öyle savaşmamızı istiyor. Onlar, medya ve propaganda yolunu kullanıyorlar, öyleyse biz de kendi medyamızla onlara karşı savaşmalıyız” sözleriyle anlatmıştı. Yıllarca Rus işgaline karşı İslam coğrafyasını savunmak için Müslüman kardeşlerinin yanında yer alan Komutan Hattab, 19 Mart 2002 günü zehirlenerek şehid edildi.

Hattab, bir konuşmasında, mücahidlerin cihada gitmelerini engelleyenin, aileleri olduğunu söyler. Eğer aileler dinlenilseydi geri dönüleceğinin ve cihadı üstlenecek kimsenin kalmayacağının altını çizer. Bazen annesine telefon açtığında dönmesi için kendisine yalvardığını söyledikten sonra, ailelerin yanına ziyaret amaçlı bile gidilse, savaş meydanlarının hiçbir şekilde ve sebeple boş bırakılmamasına dikkat çeker.

Daha nice Çecen şehidleri; Şamil Basayev, Dokko Umorov, Cahar Dudayev, Aslan Maşadov, Abdulhalim Sadullayev ve diğerleri…

Kudüs, şehadetin şehridir, nicedir şehidler büyütüyor içinde. Hani şair diyor ya, “Söyleyin anama, ölecek çocuklar doğursun”. İşte Kudüslü anneler, çoktandır ölecek çocuklar doğuruyor ve ölecek çocuklar büyütüyorlar kucaklarında.

Şehadet, Şeyh Ahmet Yasin’de, denizden nehire özgür Filistindir. Şeyh Ahmet Yasin, Rantisi, Fethi Şikaki, Yahya Ayyaş, Hemşire Rezzan El Neccar ve Filistin’in diğer şehidleri, denizden nehire bütün Filistin özgür olsun, Mescid-i Aksa özgür olsun diye şehid oldular, oluyorlar…

Hele bir de yaşayan şehid Abdullah Bergusi’yi anmak lazım ki, Yoldaki Mühendis Abdullah Bergusi’yi, İsrail’in Rimon Hapishanesi’nde tek kişilik hücrede tutuklu bulunan ve İsrail tarafından 67 defa müebbet cezası ile 6 bin 300 yıl hapis cezası verilen, Filistin direnişinin önemli isimlerinden Bergusi, yaşayan bir şehiddir.

4 Şubat 1926, İskilipli Atıf Hoca’nın Şehid Edilişi… “Zalimlerle elbette mahşerde hesaplaşacağız” diyordu.

Şeyh Said, 47 arkadaşıyla birlikte 96 yıl önce 29 Haziran 1925’te idam edildi.

Şehid Zafer Mert Hoca, “Kabirde uyur, cennette istirahat ederiz” diyordu.

Selman Gaffaroğlu, Ali Şenol, Mesut ve daha nice yiğit erler…

Tüm bu şehidlerimizin ortak mesajı ise vahdettir, birliktir, kardeşliktir. Her birinin ortak mesajı: Rabbimizin bildirdiği gibi, “Senden önce hiçbir rasul yoktur ki, kendisine, ‘Benden başka ilah yoktur. Onun için Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım” (Enbiya suresi 25).

Hayat tarzı olarak şehadeti, şehidliği benimsemeyenler, nasıl ve nerede ölürlerse ölsünler, ölüm şekli nasıl olursa olsun şehidliğe ulaşamazlar ve şehid olamazlar. Şehidlik, şehadet kelimesini kuşanmakla, Allah’ın aziz dininin şahidi olmakla mümkündür. Şehid olmak, şahitlik yapmaktır. Şehidlik için hayatın kanla sonuçlanması değil, hayatın imanla canlanması şarttır.

Nasıl öldüğümüz kadar, nasıl ve ne için yaşadığımız da önemlidir. Biz, şuna inanıyoruz ki şehid gibi yaşadığımız zaman, yatağımızda ölsek bile ölümümüz, en az hayatımız kadar bu dine hizmet edecektir. Allah’ın ahkâmı için, Allah’ın hâkimiyetini sağlama yolunda gayret eden, bu yolda ciddi çabalar harcayan veya en azından bunlara yardım eden Müslümanlar, Müslümanca bir mücadele ile geçen hayatları, nerede sona ererse ersin şehid sevabı alacaklardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Sizden, Allah yolunca cihad eden birinin konumu; evinde oturup yetmiş sene namaz kılmasından daha faziletlidir” buyuruyor.

“Gerçek müminler, ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte doğrular, ancak onlardır” (Hucurat suresi, 15).

Selam olsun, kendilerine ölü denilmesi yasak olanlara, canını Allah yolunda verenlere! Selam olsun, içimizdeki canlı şehidlere! Şehid olarak yaşayanlara, şehid olarak ölenlere selam olsun!

Harun AKÇA