Kamer/ay, hilalden bedre incelip kalınlaşarak semadaki kıskandıran nazlı süzülüşünü sürdürüyor. Kamerin her bir turu yeni bir aydır. İnsanoğlu bu yolculuğu izlerse medeniyet duraklarının farkına varır. Göğe yönelip tefekkür etmek bir anlamda kendini bulmak yolculuğudur.

hilal

 

Akıl ve kalp gibi mükemmel cihazlarla donatılarak yaratılmak insan için ayrıcalık bahşeden bir durumdur. Aklını ve kalbini vahyin nuruyla besleyenler doğru düşünme ölçüsünü korurlar. Tefekkür insanın en değerli amellerindendir. Basiretle bakıp müşahede ettiklerinden ibret alma amacında olan insan tefekkür ikliminde yaşama imkânı kazanır. Allah(c.c) âdemoğlundan düşünme melekelerini titizlikle çalıştırmasını ister. “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler/ibretler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle, görmüyor musunuz? Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler vardır. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vâd, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.”(Zariyat-20-23)

“O Allah ki, birbiriyle ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, bir bozukluk görebiliyor musun?”(Mülk-3) Gözü göğe çevirmek, gökyüzüne bakmak, ufku izlemek zihinleri açar ve gönülleri genişletir. Bin bir nakışla süslenerek atlas bir örtü gibi üzerimize serilen semayı seyretmek insana inanılmaz anlar yaşatır. Göğe yönelmek her insanın özenle yapması gereken eylemlerin ilk sırasında yer alır. Göğün enginliğinden uzak kalmak insanı hedeflerinden uzaklaştırır. Çünkü gökyüzü insana zaman şuuru bahşeder. Her Müslüman zaman ölçülerinin izine göklerde rastlar. Göklere bakmayı unutan gözler neyi görebilir?

Her zerresiyle göğe yönelerek tefekkür eylemek bizi kendimizi bulmaya çağırır. Zihinleri ve gönülleri enginliğe ve limitsiz ufka davet eder. Kibir/tekebbür tefekkürü engeller. Nefsin enaniyetinden/ egoizminden kurtularak, Allah’ın gökyüzüne nakşettiği hikmeti anlamaya çalışan insan tüm zaman ve mekânlarda vahyin arındıran aydınlığını gözüne ve gönlüne taç eder. İşte o zaman eşyanın hakikatini bihakkın anlama yolunda emin adımlarla ilerler. Sanal varoluşların yapaylıklarından kurtularak kendi fıtrat hakikatini kavrayarak ufuklara doğru yürüyüşünü sürdürecek. Tevhid ufuklarına doğru açtığı engin kulaçlarla kimlik ve kişiliğini bulur ve yeryüzünde cüssesi/kalıbı kadar değil yüreği kadar yer tutacağının farkına varır.  Zaman ve mekân hakikatini idrak ederek diriliş ve direniş destanını yazmaya başlar. “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun(Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?”(Fussilet-53)

Rabbimiz bize gökyüzünü işaret ederek, gök kapılarına doğru gözlerimizin yolculuk etmesini istemesi asla boş değildir. Kuranda defalarca gökyüzüne ve içindekilere yemin edilmiştir. Güneş, ay ve yıldızlara, gündüze ve geceye, sabaha ve akşama defalarca yer verilmiştir. Bu anlatımlarda gündüz başkadır. Gece bambaşkadır. Duha vakti, seher vakti derken zamanın kuşatıcılığı insanı sarar ve sarsar idrak edenler için. Zamanın inşasında birer unsur olan gök cisimleri vakti geçişini, gece ve gündüzün, ay ve yılın sürelerini bildirir. “Asra yemin olsun ki, insan ziyan içindedir.” gibi yakıcı cümlelerle insana vakit bilinci kazandırır.  Saniyelerle biriktiği sanılan ömür, hakikatte an be an tükenmektedir. İnsan zaman algısında hataya düşmekten korunmak için, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’a(c.c) gönülden boyun eğerek itaat etmelidir. “O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, Aziz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Allah’ın takdiridir.”(En’am-96)

Gökyüzü içinde barındırdığı tüm cisimlerle insanoğluna yön verir ve zaman ölçüsünü öğretir. Karanlık gecede mehtabın aydınlığı yol gösterir. Dağlar, ovalar aşan yolcu semadaki bir yıldızı izler. Güneşin doğuşu ve batışıyla, ayın halden hale geçişiyle zaman mefhumu hayatımızda somutlaşır. Gözler göğe çevrilmezse hayatın hakikati tam olarak anlaşılmaz. Bu noktada bir ayet daha okuyalım. “Sana, hilal şeklindeki yeni doğan aydan sorarlar. De ki, onlar insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir.” (Bakara-189)Hilal her görüldüğünde insanı sevindirir. Bir de Şehri Ramazan hilaline şahid olduysa insan sevinç kat kat artar. Peygamber Efendimiz(s.a.v) hilali görünce şöyle dua ederdi. “Allahım! Şu yeni hilali bize iman, İslam, güvenlik, bereket ve esenlik içinde mübarek eyle. Ey hayır ve rüşd hilali! Senin de bizim de Rabbimiz Allah’tır, bize hayır ve uğur getir.”(Tirmizi)

Şevval ayından başlayarak gözlenen her hilal bir anlamda Ramazan hilalini işaret eder, muştular. Ramazan sevincini özlemle bekleyenler için, ayın gökyüzündeki her devinimiyle yürekler pır pır atar. Nısfus Şabana ulaşıldığında bedir/dolunay olan ay Ramazan’a geri sayımın başladığını bildirir. Herkesin içinde bin aydan daha hayırlı bir geceyi barındıran Şehr-i Ramazan’a hazırlık yapmasını hatırlatır. Artık vaktin adım adım evveli rahmet, evsatı mağfiret ve ahiri kurtuluş, müjde ve bayram olan Ramazan iklimine doğru ilerlediğini bildirir. Bu kutlu misafiri candan aziz bilerek rahmet mevsimine kucak açmak mutluk getirir tüm mekânlara. Her Müslüman sorumluluklarını iliklerine kadar hissederek tüm varlığıyla bereket atmosferine girerse hayata hayırdan yana izler bırakır.

Allah(c.c), Kur’an’ı bu ayda indirerek, bu aya kutsallık atfetmiştir. Kur’an’da, Ramazanın şan ve şerefinin, bereket ve kutsiyetinin Kur’an’a bağlı olduğu vurgulanır. “O Ramazan ayı ki Kur’an onda indirilmiştir. (O Kur’an) insanları hidâyete erdirmek. Doğru yolu ve hak ile batılı ayırt eden hükümleri açıklamak üzere indirilmiştir. Sizden her kim bu ay’a erişirse orucunu tutsun…”(Bakara-185).  Şehr-i Ramazan’ı hakkıyla ihya etmek için, Kur’an’ı gündemimize alarak dosdoğru olarak anlamak öncelikli görevimizdir. Kur’an’ın rahle-i tedrisinde talebe olmak mümin için en güzel payedir. Muallimi Peygamber Efendimiz olan Ramazan mektebinin Kitab-ı Kerim’i bize, bizi kendimize götürecek yolu gösterir. Çünkü o hidayet kaynağıdır. Muttaki olarak yaşamak azminde olanlar için hidayet yolunu gösterir.

Şehri Ramazanda inzaline başlanan, bir adı da Furkan olan hayat kitabımızın ilk emri malum olduğu üzere “İkra/Oku” hitabıdır. İslam ümmetinin okumak emrini anlama ve algılama biçimi varoluş tasavvurunu da çok yakından ilgilendiriyor. Okumayı salt telaffuz etmek olarak anlarsak, bu durumda okumak, hançereden aşağıya inmeyen bir eksikleri ve yanlışlıkları olan bir ameldir. İnsan kitabını, kâinat kitabını beyan eden Kitab-ı Mübini bihakkın okuduğumuzda kâinattan insana, insandan Kitab’a ve Rabbe doğru derinlikli bir yolculuk gerçekleşmiş olur. Hatemül enbiya olan Peygamber’in(s.a.v) takipçileri, Kitap sahibi olan bu ümmetin okumayla ilişkisini irdelemeden, Şehri Ramazanın açacağı idrak imkânından faydalanmak mümkün olmaz.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku” emrindeki anlam, salt okumak değil, yaşamak ve yaşatmak suretiyle hakiki değerine kavuşur. Güzel bir başlangıç ile hayırlı sona doğru, evvelden ahire doğru taşınan sönmeyecek bir nur olarak ellerde, dillerde, gönüllerde büyüyen oradan yaşam alanlarında somutlaşan bir okuma tasavvuru geliştirmek zorunludur. Zihni ve gönlü genişletecek sıhhatli duruşlara ihtiyaç var. İdrak mekanizmasını sonuna kadar açmak gerek. Nezleli bir burun, tıkalı bir kulak, tutulmuş bir dille hakkıyla anlamak elbette mümkün olmayacak. Hakikate ancak duru bir zihin ve berrak bir idrakle ulaşılır.

Ramazanın bereketli iklimi zamanları aşan ötelere taşan büyük bir zamana tekabül eder. İçinde ömre bedel bir gece bize böyle bir imkânı sağlar. Ramazan ayına ulaşmak özel bir zaman dilimine şahit olmaktır. Ramazan verimli bir yolculuktur. Bu bereketli günler hayatımıza hayrı, ihlası ve ıslahı getirir. İslam’ın nuru karanlığı silecek ve zulmü yenecektir. Ramazan aydınlığı yüzümüzü ağartacak, kalbimizi parlatacak, vicdanları uyandıracak. Bu bereketli zaman dilimini, hayatın her dönemini temizleme işlemine vesile kılmak büyük bir kazançtır.

“Kim Ramazan gecesini, sevabına inanarak ve bunu elde etmek niyetiyle namazla ihya ederse geçmiş günahları affedilir.”(Buhari-Müslim)

“Rabbim! Her şeyi kuşatan rahmetin aşkına, beni/bizi affeyle ve bağışla!”(İbni Mâce)