• Ali Kaçar

    Bir Dava ve Fikir Adamı Olarak Mevdudi-I

    - 04 Kasım 2021

Mevdûdî, 20 yüzyılın en önemli âlim, mütefekkir, mücadeleci ve dava adamlarındandır. Mevdûdî; düşünceleriyle, yazılarıyla, mücadelesiyle sadece İslam dünyasını değil, bütünüyle dünyayı etkilemiş bir fikir adamıdır. Küçük yaşlardan itibaren bütün insanlığın kurtuluşu için çalışmış, çabalamış bir mücahiddir. Çağdaş İslam ihya hareketinin öncülerindendir. Herkes tarafından çağdaş İslami ihya düşünürleri arasında en etkili şahsiyet olarak tanınır ve bilinir. Aynı zamanda çalışkan, zeki ve üretken bir yazardır. Önceleri Hindistan, sonraları ise Pakistan’da durmak bilmez çabalarıyla, Müslümanları organize eden, onları çok kısa denebilecek bir süre içerisinde teşkilatlandıran bir teşkilat adamıdır. Başkalarına söyleyip de kendisini unutmayan, söylediklerini önce kendi nefsinde yaşamaya çalışan, davasını hayatında pratikleştiren bir dava adamıdır. Görüşleri, düşünceleri Tunus’tan Malezya’ya kadar bütün ihya hareketlerini etkilemiş, Seyyid Kutub gibi düşünürler ve 1978-1979 İran Devrimi gibi olaylar üzerinde iz bırakmış ve Orta Asya’da, Kuzey Afrika’da ve Güneydoğu Asya’da İslami ihya hareketinin yayılmasında etkili olmuştur.

Mevdûdî, 76 yıllık ömrünün tamamını, son nefesini verinceye kadar, bütün baskılara, dayatmalara, suikastlara, hapsedilmelere ve idamla yargılanmaya rağmen mücadelesine kesintisiz devam etmiş ender sayılabilecek bir mücadele adamıdır.

Mevdûdî’nin Çocukluğu Ve Yetiştiği Ortam

Pakistan’ın da içinde bulunduğu bölge yani o dönemin Hindistan’ı, 1850’li yılların sonlarından itibaren Büyük Britanya Krallığı tarafından işgal edilerek sömürgeleştirilmiştir. İngiltere’nin sömürgeleştirdiği Hindistan, o dönemlerde dünyada en çok Müslüman nüfusu barındıran bir ülkeydi. İngiltere’nin, Hindistan’ı sömürgeleştirdiği yıllar, Osmanlı İmparatorluğu’nun da gücünü yavaş yavaş kaybetmeye başladığı yıllardı. Bunda, özellikle de Batı’da eğitim görmüş gençlerin, İmparatorluk içerisinde yönetim aleyhine gösterdikleri eylemlerin katkısı çok büyük olmuştur. Jön Türkler başta olmak üzere Arap’ıyla, Türk’üyle, Kürt’üyle her ırktan Milliyetçi grupların, İmparatorluk aleyhine, emperyal İngiltere başta olmak üzere Batılı ülkeler lehine gösterdikleri faaliyetler, İmparatorluk için yıkılışın başlangıcını oluşturmuştur. Bu durum, İngiltere’nin, İmparatorluk üzerindeki emperyal menfaatlerinin gerçekleştirilmesini sağlamada da önemli rol oynamıştır.

İşte Mevdûdî, sömürge devleti İngiltere’nin, Hindistan’da sömürge faaliyetlerinin en yoğun olduğu bir dönemde, 25 Eylül 1903’te dünyaya gelmiştir. Bu sömürge yılları, Mevdûdî’nin üzerinde derin izler bırakmıştır. Antiemperyalist ve anti Batıcı oluşunda bu yılların çok büyük etkisi vardır. Halife Abdülhamid, bir darbeyle bu yıllarda padişahlıktan uzaklaştırılmış; İmparatorluk yine bu yıllar itibariyle çokça toprak kaybetmeye başlamış ve Birinci Dünya Savaşı da yine bu yıllarda başlamıştır. Mevdûdî, Halife’nin başında bulunduğu İmparatorluğun gittikçe erimeye başladığını ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte parçalandığını bu yıllarda derin üzüntü içerisinde izlemiştir.

Mevdûdî’nin dava adamı olarak yetişmesinde ailesinin çok büyük bir etkisi olmuştur. Mevdûdî’nin ailesi, köklü bir geçmişe dayanmakta olup, kimilerince Hz. Peygambere (as) kadar uzandığı söylenmektedir. Kendisi ise 1932 yılında ailesinin geçmişi ile ilgili şunları söylemektedir: “Ben, 1300 yıllık bir irşad, zühd ve tasavvuf tarihine sahip bir aileye mensubum.”[1]

Mevdûdî’nin babası Ahmed Hasan, Batı eğitiminin, Müslüman gençleri, kendi değerlerine yabancılaştırarak düşman kılan; maneviyat bozucu ve kişiyi yozlaştırıcı etkisinin farkında olduğu için, oğlu Mevdûdî’yi, İngilizlerin kontrolündeki devlet okullarına göndermemiştir. Onun amacı, oğul Mevdûdî’yi muvahhid bir Müslüman olarak yetiştirmekti.[2] Bu nedenle de Mevdûdî’yi özel hocalar tutmak suretiyle evde eğitime tabi tutmuştur. Evde eğitilen küçük Mevdûdî’nin ders müfredatı; Farsça, Urduca, Arapça dil eğitiminin yanında mantık, fıkıh, Kur’an ve hadisi de içine alacak şekilde kapsamlı bir şekilde hazırlanmıştı. Bilinçli olarak, İngilizce ile Batı bilim ve düşüncesi, bu müfredatın dışında bırakılmıştı. Mevdûdî, her biri kendi sahasının uzmanı olan hocalar tarafından eğitilmekteydi. Bu nedenle eve çeşitli dersler için ayrı ayrı hocalar getirilmekteydi. Babası, kendi alanlarında uzman olan bu hocaları, Mevdûdî’ye sadece ders vermeleri için değil, aynı zamanda örnek olmaları için de özenle seçmekteydi.

Mevdûdî, evde aldığı eğitim sayesinde Arapça’daki hâkimiyeti o kadar iyiydi ki, on bir yaşında Kasım Emin’in el-Mer’etü’l-Cedide (Modern Kadın) isimli eserini Arapça’dan Urduca’ya çevirmişti. Bu tercüme, Mevdûdî’nin ilk çalışmasıydı.[3]

Mevdûdî, özel ve uzman hocalar kanalıyla evde aldığı eğitime rağmen 1932 yılına kadar dine bağlılığının gevşek olduğu söylenmekteydi. Biyografisini kaleme alan Mesudü’l-Hasan, bu yıllarda Mevdûdî’nin İslam’a olan inancının sarsıldığını kaydetmektedir. Mevdûdî’nin bu döneme ait şiirleri, onun o tarihe kadar beslediği gizli mistik eğilimlerin bilahare göstereceği reformcu heyecandan uzak olduğunu ortaya koymaktadır. “Arayan, isteyen” anlamına gelen ve kuvvetli tasavvufi çağrışımları bulunan Talib mahlasıyla yazılan bu şiirler, tasavvufi şiir tarzında olup ayrıca şaşkınlık ve özlem duygularını dile getirmektedir.[4] Ancak daha sonraki yıllarda Mevdûdî, İslam’a sağlam bir dönüş yapmış ve Kur’an’a yönelmişti. Mevdûdî, bu yıllardaki İslami anlayışını şöyle değerlendirmekteydi: “Benim de geleneksel ve hurafe dolu dine inandığım ve onu uyguladığım zamanlar oldu… Nihayet Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Seniyye’ye yöneldim. İslam’ı anladım ve ona olan inancımı kendi irademle yeniledim. Bundan sonra İslami nizamı etraflı bir şekilde tesbit ve idrak etmeye çalıştım. Bunda kendim mutmain olunca başkalarını da Hakk’a davet etmeye başladım.”[5]

Mevdûdî, her ne kadar dindar bir aile içerisinde yetişse de, özel hocalarla ilk eğitimini almaya çalışsa da, babadan ya da aileden gelme Müslümanlığı kabul edebilecek bir karaktere sahip değildi. Nitekim kendisi babadan miras Müslüman olmadığını şöyle açıklamaktadır:

“(…) Ben, dindar bir ailede doğmuştum. Rahmetli annem ve babam, çok dindar kimselerdi. Onlardan dini bir terbiye almıştım. Fakat biraz büyüdüğümde düşünmeye başlamıştım; Eğer benim Müslüman olmam, yalnız Müslüman bir ailede doğduğum için haklı kılıyorsa, o zaman bir Hıristiyan’ın da Hıristiyan ailesinde doğduğu için Hıristiyan olması veya bir Hindu’nun bir Hindu ailesinde doğduğu için Hindu dinine inanması haklı olmaz mı? Dolayısıyla ‘Hakk’ın hakikatinin ne olduğunu araştırmam gerektiğine inanarak kendi kesin kararımı ertelemiştim. Elbette ben, bu dönemde mülhid olmadım; yalnızca kararımı ertelemiştim ve araştırmaya koyuldum. Önce Hindu dininin kitabı Vedaların tercümelerini, Bagavat Gita ve Hinduların Şastıralarının tercümelerini dikkatle okudum. Hindu felsefesini ve Hinduların tarihini araştırdım. Buda’nın dinini, İngilizceye tercüme edilmiş kitaplardan tetkik ettim. Sonra, Yahudi ve Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddes’ini baştan sona okudum ve onun tefsirini de kendim taassup dolayısıyla yanlış anlayabilirim korkusuyla Papaz Domel’in yardımıyla öğrendim. Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında geniş bilgi elde etmek için birçok kitap okudum. Talmud’un bulabildiğim kısımlarının tamamını okudum. Sonra kadim ve cedid fikir akımlarının ve materyalist filozof ve bilimcilerin düşüncelerini tetkik ettim. Onların yalnız düşünce ve nazariyelerini değil, aynı zamanda şahsi ciddiyetlerini de değerlendirebilmek için hepsinin hayatlarını da tetkik ettim. Bütün bu geniş ve bazen yorucu araştırma ve tetkiklerden sonra, tekrar Kur’an-ı Kerim’e döndüm ve doğrudan Arapça metinden tekrar tekrar okudum. Çocukken Arapça öğrendiğim için tercümeden okumaya ihtiyaç duymamıştım. Sonra orijinal kaynaklardan Hz. Muhammed’in (s.a) siretini öğrendim. Ayrıca Hz. Muhammed’in (s.a) hayatının ne kadar sağlam kaynaklar vasıtasıyla bize ulaştığını ve bunun ne kadar güvenilir olabileceğini anlamak için hadis ilmini de tetkik ettim. Bütün bu araştırmalarımdan sonra derin derin düşündüm ve şu neticeye ulaştım ki; Kur’an-ı Kerim’in takdim ettiğinden daha mantıklı bir din ve Hz. Muhammed’den (s.a) daha mükemmel bir rehber yoktur. Hayat için hem doğru hem de mükemmel nizam, yalnız ve ancak Kur’an-ı Kerim’in takdim ettiği programdır.”[6]

Mevdûdî, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta da Kur’an-ı Kerim’in etkileyiciliğini şöyle dile getirmektedir:

“Ben, kendi cahiliye dönemimde birçok kitap okudum. Hatta tabiri caizse, kadim ve cedid felsefe, bilim, iktisad ve siyaset üzerine yazılmış kitaplardan müteşekkil kütüphaneleri zihnime yüklemiştim. Fakat Kur’an-ı Kerim’i tekrar okuduktan sonra gözlerim açıldı. Bunun yanında, önceki okuduklarımın hepsi, birer hiç gibi duruyordu. Gerçek ilmin ucunu şimdi yakalamıştım. Kant, Hegel, Nietzsche, Marks ve bu gibi diğer anlı şanlı filozof ve fikir adamları artık bana cüce gibi görünüyordu. Onlara acımaya başladım. Çünkü bu kişiler, bazı meselelerin halledilmesi için ömürlerini harcayıp koca koca ciltler yazmışlardı. Hâlbuki onların, hakkında cilt cilt kitaplar yazarak halledemediği meseleleri benim için bu Kitab’ın bir-iki cümlesi halletmişti. Benim, gerçekten en borçlu olduğum kitap, bu ilahi kitap Kur’an-ı Kerim’dir. O, benim hayatımı değiştirdi. Tabiri caizse, beni hayvandan insan yaptı; karanlıktan aydınlığa çıkardı. Benim elime öyle bir ışık tutuşturdu ki, bu ışığı hayattaki hangi meselenin üstüne tutsam, onu, sanki hakikatler öteden beri apaçık ortada durmaktaymış gibi aydınlatıveriyor. Şimdi bununla elime sanki her kapıyı açan bir maymuncuk geçmişti ve böylece hayatta karşılaştığım bütün meseleleri çözebiliyordum. Bu Kitab’ı bize ihsan eden Allah’a şükretmekten aciz kalıyorum. Artık benim Müslümanlığım, babamın dindar oluşundan kaynaklanmıyordu. Ben, kendi araştırmalarımın sonucu olarak Müslüman olmuştum. Dolayısıyla ben, kendim, yeni bir Müslüman olduğumu söyleyebilirim.”[7]

Mevdûdî, 1933’ü, tavırlarının değiştiği yıl olarak belirtmektedir. Yıllarca sonra şöyle yazıyordu: “Kırk dokuz yıllık ömrümü iki döneme ayırabilirim: İlk otuz yılımı okuyarak, düşünerek ve müşahede ve tecrübe ederek, bir de hayatıma bir gaye seçerek geçirdim. Fikirlerim, entelektüel faaliyetle geçen bu yıllardaki tefekkürümün ürünüdür. Ve sonra hakikat yolunda mücadele etmeyi, hakkı tebliğ etmeyi ve mefkûremi gerçeğe dönüştürmeyi kendime gaye edindim.”[8]

a)- Dava Adamı Olarak Mevdûdî

Mevdûdî, ev eğitiminden sonra Daru’l-Ulûm’da okurken, babasının hastalanması nedeniyle, buradaki eğitimini bırakmak zorunda kalmıştı. Küçük yaşlardan itibaren geçim sıkıntısı ile karşı karşıya gelmişti. Önce Kongre yanlısı Tac Gazetesi’nde editörlük yapmaya başlamış; ancak İngiliz sömürgeciliğine karşı sert yazılarından dolayı gazete iki defa kapatılmıştır. Mevdûdî, gazetecilik yaparken bir yandan da siyasetle uğraşmakta idi. Nitekim kendisi, bu durumu şöyle nakletmektedir: “Tac’daki editörlük görevimin yanı sıra siyasi çalışma da yürüttüm. Hilafet hareketinin Jubalpur’da teşkilatlanmasına yardım ettim ve bu şehirdeki Müslümanların, Kongre’nin nüfuz alanına girmesine katkıda bulundum.”[9]

Türk hükümeti, hilafeti ilga ettikten sonra, Ekim 1924’te de Mevdûdî’nin faal olarak içinde bulunduğu Hilafet Hareketi çökmüştü. 1920’li yıl­larda mücadele etmek amacıyla katıldığı Hilâfet Hareketi’nin, bu kadar kısa bir sürede başarısız­lıkla sonuçlanmış olması ve arkasından da Hindu-Müslüman çatışmalarının başlaması, Mevdûdî’nin fikir hayatında derin izler bırakmıştır. Bu, aynı zamanda Mevdûdî için acı bir tecrübe de olmuştu. Mevdûdî, hilafetin, bir taraftan Batıcı Türk milliyetçilerinin planları, diğer taraftan da Avrupalılarla işbirliği içerisinde Osmanlılara karşı ayaklanan Arap milliyetçilerinin İslam’a ihanetleri neticesinde yıkıldığını görmüştü. O, bu sonuçtan hareketle milliyetçilik ve Batıcılık hakkında derin bir kuşku taşımış ve milliyetçiliğin seküler mahiyeti gereği İslam’ın çıkarlarını asla koruyamayacağı kanaatine varmıştı.[10] Ancak Mevdûdî’nin, hilafetin uygulanabilirliğine ilişkin inancı sarsılmamıştı. O, sadece, eğer hilafetin devamı sağlanacaksa, bu kurumun hissi bağlara veya siyasi çıkarlara göre değil, dini sebeplere binaen yeniden inşa edilmesi gerektiği sonucuna varmıştı. Bu da bir gazetecinin altından kalkabileceği bir iş değildi; ne de gazete bu davayı gütmek için uygun bir zemin teşkil ediyordu. Mevdûdî, gittikçe mesleğinden soğudu ve gazeteciliği, önündeki görevi kısıtladığı ve engellediği için bir “zihin işkencesi” olarak görmeye başlamıştı. 1928’de 10 yıllık bir gazetecilik hayatından sonra el-Camiat’tan da ayrılmıştı.[11]

Mevdûdî, boş durmuyor; her imkânı İngiliz sömürüsüne karşı çıkmada bir fırsat olarak değerlendirmekteydi. Bu nedenle, İngilizlerin Hindistan’ı işgaline karşı çıkan ve burada yaşayan Müslümanların Afganistan’a göç etmesi gerektiği­ni savunan Hindistan (Tahrik-i Hicret) Hicret Hareketi’ne katılmıştı. Bu harekete katılmadaki amacı da İngilizlerin Hindistan’daki hâkimiyetini protesto etmekti.

1932 yılında Tercümanü’l-Kur’an dergisini devralarak çıkarmaya başlamıştı. Bu dergiyi çıkarma amacını ise şöyle açıklıyordu Mevdûdî: “1932’de Haydarabad’da, Tercümanü’l-Kur’an’ı yayımlamaya başladığımda kafamdaki plan, ilk önce Müslüman aydınları yakalayan Batı kültürü ve fikriyatının zincirini kırmak ve İslam’ın, Batı kültürünün onlara sunacağından çok daha üstün bir medeni hayata, hukuka, kültüre, siyasi ve ekonomik sisteme, felsefeye ve eğitim sistemine sahip olduğu fikrini aşılamaktı. Kültür ve medeniyet konusunda başkalarından ödünç almaları gerektiği nosyonundan kurtulmalarını istiyordum. İslami sistemin, dünyadaki herhangi bir sistemden daha üstün olduğuna onları ikna etmek istedim ve ayrıca onları korkutan Batı sisteminin, zayıflıklarını ve kusurlarını bilmelerini arzuladım.”[12]

Mevdûdî, henüz çok küçük yaşlarda ortaya koyduğu faaliyetlerle ve yazdığı eserlerle bir dava adamı olduğunu göstermişti. Nitekim İslam’ın şiddet dini olduğuna ve kılıçla yayıldığına ilişkin aleyhte propagandalara cevap vermek için yazdığı ‘İslam’da Savaş Hukuku’ adlı eseri, başta Muhammed İkbal, Muhammed Ali Cinnah olmak üzere dönemin âlimleri tarafından övgüyle karşılanmış ve bu çalışmadan dolayı Mevdûdî tebrik edilmiştir. Büyük İslam Şairi Allame Muhammed İkbal, kitap hakkındaki övgüsünü şöyle dile getirmiştir: “İslam’ın cihad anlayışı ve barış, savaş, hukuk ve gelenekleri hakkında yazılan en güzel kitaptır. Herkesin bu eseri okumasını salık veririm.” Mevdûdî’nin bu eseri Arapça’ya tercüme edilince, Şehid Hasan el-Benna’nın düşüncelerinde çok derin bir tesiri olmuştur. Hasan el-Benna, tüm İhvan-ı Müslimîn üyelerine bu kitabı okumalarını önermiştir.[13] Mevdûdî, bu kitabı yayımlandığı tarihlerde henüz 23-24 yaşlarındaydı.

Mevdûdî, fikri yöndeki çalışmalarını ara vermeden devam ettirmekteydi. 1920-1928 yılları arasında birisi Arapçadan diğer üçü de İngilizceden olmak üzere dört kitap tercüme ederek yayımlamıştır. 1932 yılında ise İslami konulara hâkimiyeti ve fikri noktadaki gelişmişliğini gösteren ve birçok dile tercüme edilmiş bir kitaba imzasını atmıştır. “İslam’ı Anlamaya Doğru” ismiyle yayınlanan “Risale-i Diniyat” adlı kitabı, Mevdûdî’nin, en çok okunan eserlerinden birisi olmuştur. Mevdûdî, bu eserini, on beş gün gibi kısa bir sürede tamamlamıştır. Risale-i Diniyat, İslam’ın temel inanç ve esaslarını ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Bununla, Müslümanların inançlarına bağlılıklarını güçlendirme ve Hinduları makul bir şekilde bu dini düşünmeye davet etme gayesi güdülüyordu. Bu çalışma, Mevdûdî’nin doktriner meselelere ve meselelerin siyasi problemlerle ilişkisine dair merakının gittikçe arttığını yansıtıyordu ve aynı zamanda Mevdûdî’nin yükselen dini ve ilmi mevkiini teyit ediyordu. Risale-i Diniyat’ın vurgulu üslubu, Mevdûdî’nin entelektüel duruşunda kesin bir değişmeye işaret etmekle beraber alenen savunmaya başlamış olduğu şeylere bağlılığı hususunda temkin ve ihtiyatını koruduğunu göstermekteydi.[14] 40’a yakın dile tercüme edilen bu kitap, ayrıca bazı Müslüman ülkelerin okullarında temel ders kitabı olarak eğitim müfredatına dâhil edilmişti. (Devam edecek…)

 

Ali KAÇAR

[1] Mevdudi ve İslami İhyanın Teşekkülü, S. Veli Rıza Nasr, Yöneliş yayınları, 1996, İstanbul s.21

[2] Kışlakçı, age. s.16

[3] Rıza Nasr, age. s.29-30; Kışlakçı, age. s.27

[4] Rıza Nasr, age. s.62

[5] Rıza Nasr, age. s.63

[6] Doç. Dr. Abdülhamid Birışık editörlüğünde hazırlanan, Mevdudi Hayatı, Görüşleri ve Eserleri, İnsan Yayınları, 1.bsk. 2007, s.122-123

[7] Birışık, age. s.123-124

[8] Rıza Nasr, age. s.67

[9] Rıza Nasr, age. s.36

[10] Kışlakçı, age. 41

[11] Rıza Nasr, age. s.45-46

[12] Kışlakçı, age. s.52

[13] Kışlakçı, age. s.47; Birışık, age. s.17; Rıza Nasr, age. s.50

[14] Rıza Nasr, age. s. 60