Aile kelimesi, Arapça bir kelimedir. Aslında Araplardaki aile kavramı ile bizdeki aile kavramı, aynı anlamda değildir. Araplar, aile kavramını geniş tutar. Bazen biz de aileyi, bu anlamda kullanıyoruz; ancak genelde bizde aile denilince, baba, anne ve çocuklar akla gelir. Eğer aile kavramını geniş anlamda kullanırsak buna “geniş aile” diyoruz. Araplar, aile kavramını, bizim geniş aile anlamında kullanırlar.

Bazı dil âlimlerine göre aile; birbirlerini tartan, dengeleyen terazinin iki kefesidir. Eğer bu kefelerden biri, hak ettiği değerde olmazsa dengesizlik olur, eşit olursa birbirini tartar ve dengede durur derler. Bir başka tanıma göre ise aile; biri olmazsa diğeri ayakta duramayan, biri diğerine destek olan bir yapıdır, denilmiştir.

Belirli bir düzen ve kurallara uyarak birlikte yaşamak, sadece insana özgü bir yetenek ve gereksinim değildir. Ancak bütün canlılar içinde, sosyal yaşama en yatkın ve buna en çok ihtiyacı olan varlığın insan olduğunu unutmayalım. Aile, sosyal hayatı meydana getiren kurumlardan bir tanesidir ve en önemlisidir. İslam medeniyetinin ayırıcı nitelikleri olan temizlik, örtünme, namus, şefkat, temiz ilişkiler ve güzel ahlak gibi pek çok insani değer, aileden kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan ailenin, İslam medeniyetinin oluşmasında, oldukça önemli bir etkisi vardır.

Tarih boyunca toplumların kuvveti, toplumun bireyleri arasında kurulan ailelerin kuvvetliliği ile ölçülmüştür. Dünya tarihinin şahit olduğu en kuvvetli aile, Müslüman ailedir desek, abartmış olmayız. Çünkü Müslüman ailede sadakat esastır. Müslüman aile bireyleri, birbirlerine yapacakları en ufak bir iyiliğin bile kendilerine sevap kazandıracağını bilirler. Çünkü sevgi, saygı, merhamet, şefkat, anlayış, nezaket, güler yüz, tatlı söz gibi özelliklerin, İslam’ın, insanlara kazandırmayı amaçladığı güzel ahlaktan bir demet olduğunun şuurundadırlar. Ancak bütün bu güzellikler, İslam’ı doğru bilen ve doğru yaşayan insanlara hastır.

Aile, iş hayatı, çevre ve okul, insan yaşamında eğitim ve öğretimin gerçekleştiği ana merkezlerdir. İnsan, aile içinde pek çok şey öğrenir. Genellikle dini yaşantı, ahlak ve görgü, aile içinde biçimlenir. Bu bakımdan ahlak ve görgü, aile içinde yaşanmakla kalmayıp, dışarıya da yansıyacak biçimde ortaya konulmalıdır.

Pek çok insan, kendi evinde ailenin diğer bireylerine karşı oldukça kötü davranırken, dışarıda başkalarına adeta nezaket ve ahlak timsali gibi olurlar. Gerçekte iyiliğin ölçüsü, en yakından başlayarak insanlarla iyi geçinmektir. Bu bakımdan insanların en hayırlısı, ailesine karşı en iyi davranandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘Öncelikle annen, sonra yine annen, sonra yine annen, ondan sonra baban. Daha sonra da en yakından en uzağa diğer insanlar’ (Buhari, Müslim) diyerek bu gerçeği ortaya koymuştur.

İnançlı ve bilinçli bir ailenin, ev hayatında şu ikisinden daha önemli bir gündemi yoktur aslında: 1. Düzenli bir ilim hayatının gerçekleştirilmesi, 2. İstikrarlı bir ibadet hayatının ortaya konması. Düzenli bir ilim hayatının en önemli öğeleri; öğrenilmesi gereken, farz olan ve kullardan bilmeleri istenilen ilimlerdir. Gerçekleştirilmesi istenen istikrarlı bir ibadet hayatının en önemli öğeleri ise farz, vacip, sünnet ve müstehap olan ibadetleri yerine getirmektir. Ha bir devlet kurmuşsunuz, ha bir aile kurmuşsunuz… İslam nazarında ikisi arasında bir fark yoktur. Bugün biz, bazı şeylerden mahrumsak elimizin altındaki değerleri, o değere uygun bir şekilde kullanamadığımızdan dolayıdır.

Kâğıt üzerinde de olsa % 99’u Müslüman olan bu ülkede, son 10 yılda toplam 1.043.097 çift boşanmış. Ülkemizin nüfusunu, evlilik oranlarını, hane sayılarını dikkate aldığımızda bu rakam, tam bir felakettir. 2012 yılında evlenen çift sayısı, 603 bin 751’dir. Peki, boşanan çift sayısı ne kadar? 123 bin 325. Yani evlenenlerin hemen hemen dörtte biri boşanmış. Tam bir felaket!

Üzülerek şahit olduğumuz bir hakikat de var ki, evlilik ve arkasından kurulan en önemli kurum olan aile, her geçen gün biraz daha itibarsızlaştırılmaktadır. Televizyon dizileri, internet ortamları, geçim derdi, seçim derdi, sanal hayatlar ve aileyi yıkan sözleşmeler ve diğer kanunlar… Bunlar; evliliği, hayatın çok sonralarına itilen bir hale dönüştürmekte ya da evlilik gerçekleşip aile kurulmuşsa da bu büyük nimetin şükrü, gereği oranında eda edilememekte, çok basit ve değersiz şeylere aile feda edilmektedir. Ağırlaşan hayat şartları ile birlikte, bazen İslam’a uymayan gelenek ve göreneğin etkisiyle, bazen de sırf gösterişten ibaret olan külfetli evlilik şartları, gençlerimizin bu önemli adımı atmasına engel olmaktadır.

Ailenin kurulması her geçen gün geciktirilirken, bir de kurulan ailenin korunması meselesinde de çok büyük zafiyetler yaşanmaktadır. Eşlerin, birbirlerinden, yerine getiremeyecekleri beklentiler içerisine girmeleri, ailenin en önemli harcı olan vefa duygusunun zedelenmesi, şeytanın ve nefsin ayartmalarının, aileyi her geçen gün biraz daha yıpratmasına ve neticesinde yuvaların dağılmasına, çocukların perişan olmasına, şiddet olaylarının artmasına ve cennet bahçelerinden bir bahçe olması gereken ailenin bir cehennem çukuruna dönüşmesine sebep olmaktadır. Eğer yapılması gerekenler, tam anlamıyla yapılmazsa, son kalemiz olan aileyi de yitireceğiz ve aileyi yitirdiğimiz gün, aslında her şeyi yitirmiş olacağız! Bu hale düşmemek için biz, ebedi düşmanımız olan şeytanın değil, Rahman’ın has kulları olan başta elçileri olmak üzere, salih ve sadık insanların adımlarını takip etmeliyiz. Ailemize dışarıdan gelecek, görünen ve görünmeyen tehlikelerin farkına vararak çözüm yolları üretmeli, aile olmayı ve aile bilincini kuşanmayı öğrenmeli ve bu yolda fedakâr olmalıyız. Bakın, şu benzetme ne kadar da yerinde olmuş: “Bahçenizin sınırlarını iyi bilin! Aksi halde bahçede yetişen çiçekler, gelip geçenler tarafından çiğnenir.” Evet, sınırları iyi bilmek gerekir. Yoksa elimizdeki çiçekler koparılır, çiğnenir ve kaybederiz. Bir de biz, saadeti, mutluluğu ve cenneti hep dışarıda arıyoruz. Şöyle bir hikâye anlatılır:

Bir gün Nasreddin Hoca, yüzüğünü evde kaybetmiş. Dışarıda, karanlıkta, ay ışığında yüzüğünü arıyormuş. “Hoca, ne arıyorsun diye?” sorulunca, yüzüğünü aradığını söylemiş. Evde kaybettiği yüzüğünü neden dışarıda aradığını soranlara da “Ev karanlık, onun için burada arıyorum” demiş. Bulamayacağı belli ama yine de arıyor işte! Bazen biz de böyleyiz. Aradığımız şey doğru; ama yanlış yerde arıyoruz.

Ev içi ve çocuk eğitimiyle ilgili naçizane birkaç hususu da hatırlatmakta fayda var. Mesela; ev içinde herhangi bir terbiye ve ahlak dışı kötü davranışla karşılaşılmışsa, anne ve baba, bu duruma sessiz kalmamalıdır. Ancak böyle durumlarda, çözüm için acele edilmeli, en uygun zamanda ve en uygun tutumun gözetilmesi gerekmektedir.  İslam, çocuk eğitiminde anne ve babayı ortak kılmıştır. Dolayısıyla her ne kadar bu konudaki en büyük rol onlara düşüyorsa da, çocuklarıyla ilgilenmesi ve onlara daha fazla eğitim verilmesi, annelere düşen bir görevdir. Çünkü babaların zamanının birçoğu, ev dışındaki ortamlarda geçiyor. Elbette bu, babaların çocuk eğitiminden tamamen yüz çevirmeleri anlamına gelmez. Tam aksine onların, çocuklarıyla en iyi biçimde ilgilenmeleri, zaman geçirmeleri ve eğitimlerini üstlenmeleri son derece zaruridir. Nebi (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Sizin her biriniz birer gözetici ve idarecidir ve her biriniz kendisine tabi olanlardan sorumludur. Erkek, ev halkının gözeticisi ve idarecisidir ve kendi tebaasından sorumludur; kadın, eşinin evinde bir gözetici ve idarecidir ve kendi tebaasından sorumludur” (Buhari, Müslim). Yine başka bir hadiste: “Allah, her sorumluyu, mesul olduklarından hesaba çeker, sorumluluğunu yerine getirdi mi yoksa getirmedi mi, diye. Öyle ki kişi, ailesi hakkında bile sorguya çekilecektir” buyurmaktadır (Nesai). Hadislerden açıkça anlaşılıyor ki; babaların, çocuklarıyla ilgili sorumlulukları, yalnızca onların nafakalarını sağlama sorumluluğu değil, her şeyden önce bir eğitim ve ıslah sorumluluğudur. Nitekim bir babanın çocuğuna verebileceği en iyi şey, güzel ahlaktır. Allah Rasulu (s.a.v.): “Hiçbir baba, çocuğuna, ona güzel ahlak vermekten daha üstün bir ihsanda bulunmamıştır. “(Tirmizi) buyurarak bizlere, önemli bir görev yüklemiştir.

Şu konuyu da göz ardı etmemek lazım: Anne ve babanın, insanlarla nasıl ilişki kuracağını ve başkalarına karşı görevlerini nasıl yerine getireceğini öğrenebilmesi için, büyüklere ait bazı toplantılara, sohbetlere, ilim meclislerine giderken çocuğunu da yanında götürmesi gerekir. Özellikle mescide ve ilim yuvalarına giderken, onu yanına almalıdır ki cemaatle namaz kılmayı, dışarıda bulamayacağı güzel insanları görmeyi, tanışmayı ve onları örnek almayı öğrensin. Küçüklüğünden itibaren mescide gitmeye alışsın ve kalbini mescide bağlasın. Eğer bu şekilde çocuk yetiştirilmeyecek olursa, namazlarını mescitte cemaatle kılmaya, ilim meclislerine gitmeye alışamayacaktır. Bazı kimseler, mescide giderken çocukları götürmenin, mescitte oyun oynayabilecekleri ya da gürültü yapabilecekleri sebebiyle caiz olmadığını sanırlar. Oysa bu gibi şeylerle başa çıkılabilir ve bunu sağlayabilmek için çocuğa, sessizliğini koruması, insanlarla birlikte namazını kılması ve sohbet adaplarına uyması tembihlenebilir. Çocuk, bunu yapmaya uygun yaşta olduğu sürece, bu talebe cevap verecektir. Çocuğun, çevresindekileri fazla etkilemeyecek şekilde azıcık oynamasında ise bir zarar yoktur.

Pedagoji âlimleri, çocukların ilk yıllarında anne ve babaların hayal bile edemeyeceği kadar çok şeyi öğrendiği görüşündedirler. Çünkü yaş ne kadar küçük olursa olsun, alışkanlıkların kazanılması o kadar mümkündür. Pedagoglar, terbiye işinin yüzde doksanının çocuğun ilk beş yaşlarında tamamlandığını kabul ederler. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarını bu yaşlarda terbiye ederek, bu önemli dönemi iyi değerlendirmesi gerekmektedir. Bununla beraber, ilim tahsilinde de en verimli dönemin gençlik dönemi olduğu unutulmamalıdır. Nitekim İmam Şafi (r.a.), divanında “Kim, gençlik döneminde ilim talep etme imkânını kaçırırsa, onun üzerine dört tekbir al” diyerek bu merhalede de ilim tahsilinin önemine dikkat çekmiş, çocuğun bu merhalesinde ilimden uzak kalmasının, onun ölmesi olarak nitelemiştir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, bu dönemde babanın üzerine düşen görev, çocuğuna gerekli İslami ilimleri öğretmesi veya öğrenmesi için imkânlar sağlaması vaciptir.

Son olarak da ebeveynler, çocuklarına güzel örnek olacaklardır. Kendileri mescitlere, sohbetlere, derslere, ilim halkalarına katılacaklar ki onları gören o minik bedenler de akılları yerine geldiğinde devam ettireceklerdir. Sözlerinde, davranışlarında hal ve hareketlerinde ebeveynler çocuklarına güzel örnekler olacaklardır.

Biz Müslümanlara düşen, İslam’ın hayat veren emirlerini en doğru bir biçimde öğrenmeye ve en güzel bir biçimde yaşamaya çalışmaktır. Çünkü Allah’ın sevdiği kul, Rasulullah’ın sevdiği ümmet olabilmemiz için, takip etmemiz gereken yol, budur. Çocuklarımızı, samimi bir Müslüman olarak yetiştirmemiz, ancak bu şekilde mümkün olacaktır.

Aile, toplumun temel taşı; aile, hayatın dengesi; aile, ayakta kalabilmenin en önemli vesilesi; aile, ağır bir yük olan kulluk vazifesinin paylaşılması; aile, nesillerin devamının sebebi; aile, huzurun temini; aile, gelen her türlü saldırılara karşı giyilen bir zırh ve aile, inanan insanların yüreğindeki en büyük hasret olan cennetin dünyadaki bir yansıması…

En Saadetli Ev:

Efendimiz (s.a.v.), 25 yaşındayken Hz. Hatice (r.anha) ile evlendi. Kurulan bu ev, yeryüzünün en huzurlu ve en saadetli eviydi. 25 yıl boyunca bu evlilik devam etti ve bu evliliğin her anı, her sayfası cennetti. Bu, Hz. Hatice annemizin ayrıcalığıdır. Bunu, ona, Allah tattırmıştır. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Allah, beni Hatice’nin sevgisiyle rızıklandırdı” (Müslim). Efendimiz (s.a.v), bunu, hayatında başkası için söylememiştir. Sadece 25 yıl yastığını paylaştığı Hz. Hatice annemiz için söylemiştir. Hz. Hatice annemizin 25 yıllık evliliğinin 15 yılı, nübüvvetten önce; 10 yılı da nübüvvetten sonra ve en zor günlerde geçmiştir. Hz. Hatice annemiz, tam bir anne ve tam bir eş olmuştur. Öyle olduğu için Ehl-i Beyt’in annesi olmak şerefi de ona nail olmuştur. Allah ondan ebeden razı olsun. Âmin.