• Bekir Tok

    Bekir Tok: “Gardiyanlar ve Mahkûmlar”

    - 23 Eylül 2013

Bir hapishane hayal edelim. Bu hapishanenin mahkûmları söylenildiğine göre çok şanslı. Çünkü başka hapishanelerde gardiyanlar onlara hiç sorulmadan başlarına atanırken burada hapishane müdürü onlara gardiyan seçme hakkı sunmuş. Yani her mahkûm başlarında duracak gardiyana oy veriyor, sonra seçilen kişi başlarına gardiyan oluyormuş.

Tabi herkes öyle çıkıp gardiyan olarak seçilemezmiş haliyle. Bir kere gardiyan olabilmek için öncelikle hapishane kurallarını kabul etmek gerekiyormuş mesela. Zamanında dışarıda yaşayan bu mahkûmları dedelerinin zamanında buraya tıkan adam saygıyla anılmalıymış. Hapishane özgürlük, asıl hürriyet ise kölelik, zorbalık olarak kabul edilmeliymiş. Hapishane müdürünün istediği gibi biri olmak gerekiyormuş. Ha bunun dışında biraz ellerde dolaşan ve gerçek özgürlüğün anlatıldığı kitaba saygılı olmak, iyi huylu olmak, mahkûmlara daha iyi hizmet sunmak ve onlara güzel davranmak gibi özellikler taşıyabilirmiş gardiyan olacak kimseler. Hatta gardiyan seçiminde genelde bu özelliklere sahip olanlar tercih edilirlermiş.

gardi

 

Mahkûmlar da kendi aralarında farklı farklı düşüncelere sahiplermiş. Mesela en büyük orana sahip bir topluluk şöyle söylermiş: “İyi gardiyan seçelim ki artık evimiz olan bu mekânda daha iyi hizmet görelim, ağzımızın da tadını bozmayalım.” Bu büyük grubun zihnine artık esaret iyice işlemiş. Dedeleri zamanında konuldukları bu hapishanede doğan bu zümre, artık dışarısı diye bir yerin olduğuna inanmıyorlarmış bile yada çıkacak şanslarının olabileceğine…

Bazı mahkûmlar iyi gardiyan seçmenin kendilerine yarayacağını, dışarı kaçma hayallerini kolaylaştıracağını zanneder, bazen kendileri gardiyan olmayı arzular, bazen de içlerinden arkadaşlarını gardiyan adayı yapıp desteklerlermiş. Oysa bu grup da bu düzeni anlayamamış. Bir kere kuralları gardiyan değil, hapishane müdürü koyarmış haliyle. Sonra hapishane müdürü kendisi gibi düşünmeyen hiç kimseyi gardiyan yapmazmış. Gardiyan olacak kimseleri de kendi sistemine göre eğitir, sonra başa getirirmiş. Mahkûmların içinden çıkmış gibi görünen iyi huylu gardiyan, esaret altındaki bu insanları daha güzel uyutur, hapishane düzeninin masallarını yutturmak için daha güzel bir koz olarak kullanılırmış. Hapishane müdürünün iyi huylu gardiyanın başa geçmesiyle ilgili bir problemi yokmuş zaten. Hatta sevinirmiş bile, çünkü iyi huylu gardiyan seçenek olarak sunulunca, gardiyan seçme işine katılan esir sayısı artıyor, böylece mahkûmiyetlerini kendi kendilerine tescillemiş oluyorlarmış. Çünkü eğer başlarında gardiyanın meşru olduğunu düşünüyorsa bir kişi, otomatik olarak esaretini de meşrulaştırmış olurmuş. Zaten iyi huylu gardiyanlar sayesinde bu sistemin doğru, bu hapishanenin yaşanması gereken yegâne yer olduğuna inananların sayısı da gittikçe artıyormuş.

Bazı mahkûmlar da hapishanenin bu uyutan sistemini basiretleri ile anlamışlar. Çünkü özgürlüğe çağıran kitaplarını çok iyi tahlil edebilmişler. Zamanında önder olarak kabul ettikleri şahsın esir hayatından insanları özgürlüğe nasıl çıkardığını çok iyi anlamışlar. O şahsın ne gardiyanlarla bir işi olmuş, ne de çok parlak gibi görünen gardiyan olma teklifini kabul etmiş. Bu mahkûmlar, kendilerine sunulan hapishane duvarlarındaki göz boyayıcı ekranları kapatıvermişler. Çünkü o ekranlarda hapishane düzeninin reklamı yapılmakta, buranın asıl özgürlük yurdu olduğu her gün belki kırk kere anlatılmakta, sürekli hürriyetten esarete yani bu hapishaneye dedeleri zamanında süren kişi övülerek, putlaştırılarak anılmaktaymış. Hatta işin hiç de farkında olmayan bazıları bu adam için saygı duruşuna durur, o adamı severlermiş. Günde kırk defa ekranlarda anlatılan bu yalanlar nitekim mahkûmların da bu saçma düşünceleri benimsemesini kolaylaştırıveriyormuş. İşte bahsettiğimiz bilinçli mahkûmlar, özgürlüğün ne gardiyan olmakla, ne de gardiyan seçmekle olmayacağını bilip, ona göre tedbirlerini alan kimselermiş. Çünkü gardiyan olduklarında, hapishanenin esaret ilkelerine yemin edecek, müdürün her türlü pis işine alet olacak, hatta kendi kardeşlerine zamanı geldiğinde kırbaç sallayacaklarmış. O yüzden gardiyan seçmenin de bu esaret sistemini onaylamak olduğunu bilirlermiş. Bazıları onlarla dalga geçip, özgürlük olarak andıkları yerin nerede olduğunu sorarlarmış. Sormaları da doğal, çünkü mahkûm olarak doğan ve hayatları boyunca mahkûm olarak yaşayan bu insanlar, hayatları boyunca özgürlüğe çağıran kitabı ellerine almamışlar, vahiy olarak duvarlarına asılan ekranları kabul etmişler.

Durum bundan ibaret dünya hayatında da. Özellikle de günümüz ahir zamanda. İnsanlar, özgürlüklerin sistemi İslam’ın örnekliğine görmeden iman edememenin şaşkınlığını yaşamaktalar. Çünkü mahkûm doğmuşlar, mahkûm büyümüşler ve İslam’ın örnekliği hikâyelerde sınırlı kalmış. Gardiyanlardan dinlemişler insanlar arası ilişkilerde ahlak nasıl olmalı. İslam’ı sadece ellerine geçirdikleri kitaplarda okumuşlar, yani dışarısını, yani hürriyeti.

Ahir zamanda insanlara en büyük put olarak sunulan bu “gardiyan seçme sistemi”nin de özeti bu olsa gerek. Eğer anlatıldığı gibi gerçekten bu sistemde, o sınırlar içerisinde yaşayan herkesin söz hakkı olsa bile söz hakkını Allah’a değil de insanlara veren bu batıl sistem insanlara nefislerini Allah’a ortak koşturur. Oysa işin pratiğinde; söz hakkı, elebaşı birkaç kodamana ait. Ne mahkûmlara ait, ne de gardiyanlara… Söz hakkı hapishane müdürlerine yada daha derinlerde yeryüzünde azgınlaşan gizli ellere ait. Allah’a rağmen insanlara nasıl yaşayacaklarını dayatan tağutlara.

Demokrasi diyorlar bunun adına. Kimileri “biz bu sistemi sadece halkın kendini yöneten kişiyi seçmesi olarak anlıyoruz, ya değilse sistemimiz yine şeriat olacak” diyebilirler. Ancak bir şeyi unuttuklarının farkında olmadan: Onlar bu yüce hedefe, hapishane müdürünün emri altında gardiyan olup mahkûmlara kırbaç sallamayı kabul ederek başlıyor. Yani daha başta imandan taviz vererek işe başlanılıyor. Çünkü gardiyan olabilmek için hapishane müdürünün şirk sisteminin askeri olmaya dair yemin şartı var. Niyetleri istedikleri kadar halis olsun, Seyyid Kutub’un dediği gibi: “Şerefli bir hedefe alçak bir yöntemle ulaşılamaz.”

Demokrasi diyorlar bu alçak puta. Keşke Mekke’dekiler gibi bir şekli olsa, bir cismi olsa. Ama bu alçak put şekilden şekle giriyor. Yeryüzünde her türden her inançtan adamın diline pelesenk olmuş. İslâmi hareket diyerek kendini tanıtan grupların liderleri bile her sözüne “demokrasi putu”nun adını anarak başlıyor, besmeleler unutulmuş vaziyette. Hayatın her alanında karşımıza çıkıyor artık bir din haline geldiğini haykırırcasına. İnsanlar kendi aralarında bir temizlikçi seçeceklerinde bile devreye giriyor demokrasi. İki kişi kavga etmeye görsün, uydurma hukuk kanunu devreye giriyor: “demokrasi ve insan hakları”. İnsanlar bu putun gölgesi altında yaşıyor, bu putun normlarına göre ilişkilerini düzenliyor.

Demokrasi adını vermişler bu hain puta. Kendi ırklarının haklarını koruyan “insan haklarının garantörü” ama Müslüman halkların da azraili olmuş. Bu putun hakimiyetini yaymak için askerlerinin girdiği topraklardan bu halis muhlis niyetlerinin karşılığı olarak, petrol, değerli taşlar ve madenler lütfeder kullarına. Kendi halkının hakkına sahip çıkan bu put, kendisine değil de Allah’a kul olanları acımadan katletmeyi emreder.

Besmeleyle başla sözüne. Allah’ın adını an, O’nun lütfünden iste. Önce tebliğ et. Rasulullah’a (s.a.v)’e gelen krallık teklifinin bir benzeri bu günkü “partini kur, düşünceni özgürce savun” teklifine taviz verme. Çünkü o gün gelen krallık teklifi de, bugünkü başkanlık teklifi de gardiyanlıktan başka bir şey değil unutma. Bu teklif, aslında bu alçak putun sana tebliği. Sen bu aşağılık putun kullarına İslam’ı tebliğ et ve Rasulullah’a da teklif edilen “bir sene sen bizim putlarımıza tap, bir sene de biz senin tanrına tapalım” teklifinin bir benzeri “sen demokrasiye saygı göster, biz de İslam’a -bize dokunmadığı kadarıyla- saygı gösterelim” diyen günümüz müstekbirlerine Muhammedi tavrınla de ki:

“Sizin dininiz size benim dinim bana”.

NOT: Bu yazı Genç Birikim dergisinin Eylül 2013 sayısında yayımlanmıştır.