Aydınlanma Çağı Eleştirisi ve Yeni Bir Felsefe Anlayışı
Arşiv Yazarlar

Aydınlanma Çağı Eleştirisi ve Yeni Bir Felsefe Anlayışı

Aydınlanma çağının, olağanüstü güzel, bir o kadar da romantik bir tablosu çıkmış gibi gösterilir. İnsanlık tarihi; insan bilincinin, bir meseleye her zaman olduğu gibi taraflı ve önyargılı yaklaştığını görür. O çağa bütünsel ve tüm yönleriyle bakarsak aslında pek de aydınlanmış bir çağ göremeyiz. Ne demek aydınlanma? Eğer bu kelimeyi, Batı kültür dinamiği ile ele alırsak çok kısır bir yaklaşım sergilemiş oluruz. Oysaki 18. yy. bilakis emperyalist faaliyetlerin hız kazandığı, kapitalizmin yeni yeni başladığı ve kendisine bir sınıf oluşturduğu, doğaya ve bilime dair yapılan keşiflerin, insanlığın bencil ve zalim yönünün hizmetine serildiği, bir taraftan; sahte mutluluk ve kibarlık gösterilerinin sergilendiği, diğer taraftan insanlığa hiç olmadığı kadar zulüm ve eziyetlerin yaşatıldığı bir çağdan bahsediyoruz. İnsanlığın, zulüm ve şiddetinin en büyük fren sistemi olan, inançsal değerlerin de yerle bir edilmesiyle, en vahşi yönümüzü engelleyebilecek hiçbir gücün olmadığı bu çağda, aydınlanma değil bilakis bir aşağılanma mevcuttur. O döneme bütünsel bakıldığı zaman, tüm bilimsel gelişmelerin, araştırma ve sosyal bilimler faaliyetinin, insanlık tarihini; Batı merkezli yeniden şekillendirme çabası olduğunu görmekteyiz. Biz insanlığın milattan önce 10-12 bin yıllarında yerleşik hayata geçtiğini biliyoruz. Tarihi, felsefeyi, milattan önce 6. yy. ve Yunan ile başlatmak, Batı kültür ve hegemonyasından ne kadar uzaktır acaba? Peki, 10 bin yıllık insanlık nerede? O döneme ait elimizde bilgi olmaması, o dönemi silip atmak için yeterli bir sebep mi?
Konumuza dönersek; öyle ki “aydınlanma çağı” dediğimiz dönem de, tarihte tekerrür eden, insanlığın ortak psikolojik hastalığının tezahürüdür. [Felsefi düşünüş anlamında aslında tarihin (düşünce tarihinin; ontolojik, epistemolojik ve etik) döngüsel olduğunu iddia ediyoruz. İnsanlığın düşünce sistemi tamamen benzerdir. Aynı koşullarda, aynı süreçlerde aynı sonuca ulaşma açısından…] Kilisenin yanlış tutumu ve inançsal ilkelerden bunalmış bir toplumun, inançtan tamamen kopması yerine vasat bir seyir elde etmesi acaba mümkün olamaz mıydı? Maalesef tarihsel süreçler, bize bunun mümkün olmadığını gösteriyor. Bu noktada yeni bir felsefe, yeni bir tez sunmak istiyorum.
Vahye dayalı dinler, ilk insanlık ile beraber, ilk vahyin indirildiğini iddia eder. Öyle ki yeryüzünde, günümüz şekliyle bilinçli ilk insan ile beraber, inanç ve hayatı anlamlandırma, varoluşsal bilgi verilmiştir insanlığa. İnsanlık, daha sonra bu çizgiden sapmış bünyesindeki egemen olma, zulüm, kıskançlık, kibir vb. duygularla farklı farklı yollara sapmış, farklı yaşam tarzları geliştirmiştir. İddiamıza göre süreç şöyle şekillenmektedir: Bir tek Allah’ın varlığına ve birliğine dair bir inanç sistemi… Hayatın anlamı; iyi güzel ve doğru yaşamak, dünyayı da en güzel şekilde anlayıp imar etmek… İnsan, yeryüzünde yaratıcının halifesidir. Yeryüzünü anlama, düzenleme, kaynaklarından istifade etme ve dünyada adil bir düzen kurmakla mükelleftir. Ontolojik, epistemolojik ve etik bir sistemi vardır. İki dünyalıdır (Dünya-Ahiret); iyi, güzel ve erdemli olanı öğütler, şu ana kadarki psikolojik, felsefi, tarihi ve kültürel değerlendirmeler, inancın iddiası gibi bir yaşam tarzının insanın varoluşuna, ruhuna en uygun olduğu yönündedir. Bu noktada tarihsel ve güncel birçok eleştiri getirilebilir, ancak konumuz bu olmadığı için bu eleştirileri başka bir zaman değerlendireceğiz. Bu süreçle başlayan insanlık tarihi, zaman içerisinde erdemi, fazileti, ahlakı unutmuş, dünyada daha çok yaşama, iktidar olma, üstünlük yarışı ve benzeri duygularla inançtan uzaklaşıp seküler bir yaşam tarzı inşa etmeye başlamıştır. Tüm imparatorluklara bakarsanız hepsi, bir avuç insanın hırsı uğruna, insanlığı kan gölüne çevirme yarışı olduğunu görürsünüz. Zaman zaman güzel birkaç gelişme olsa da tüm bu gelişmeler, bağımsız değil bilakis bu bağlamda şekillenmiştir.
İnançtan kopmuş, sekülerleşmiş ve varoluş anlamını yitirmiş toplumlar, eski inançlardan kalan kırıntılar üzerine mitolojiler uydurmaya başlamıştır. Ve doğal olarak da tanrıları kendileri gibi düşük karakterde kişiler olmak zorundadır. Örneğin Yunan mitolojisi 3. aşamada artık iyice bunalan insanlık, çıkış aramaya ve bu çıkışı aklında bulmaya başlayacaktır. Yunan felsefesinin doğuşunda bunu görmekteyiz. Ontolojik kaygı olduğu açıktır aslında. Thales’in su demesiyle başlayan çıkışın bu kadar ilgi görmesi ve sahiplenilmesi, insanlığın içinde bulunduğu ruhsal durumla ilgilidir. Bir süre sonra aklın sınırlarına dayanınca yeni bir bunalım başlayıp insanlar yeniden yönünü (sofistlerde olduğu gibi) hayata döndürme gayretine girmiştir. İlk etapta çıkış gibi görülen bu durum, insanlığın inanç isteğinin artışıyla yavaşça tekrar ontoloji dönüşe kayar.
Hz. İsa’nın doğuşu dönemi, böyle bir dönemdir. Sonra yeniden inanç hâkim olur. İnanç, tekrar tahrif edilir; baskı, bunalım derken, rönesans ve aydınlanma dönemi gelir tekrar. Sonra “aydınlanma” denen şeyin huzur getirmediği keşfedilir. Bir süre (günümüz de dâhil) bilimsel, teknolojik, gelişmelerin kritiği; insanlığa unuttursa da peşi sıra yeni bunalımlar kapıdadır. İşte döngü bu minvalde tekrarlar. Günümüze gelince iddiamız odur ki insanlığın bunalımı artacak. Hayatın anlamının belirsizliği gittikçe çekilmez hale gelecek ve tekrar inancın egemen olduğu bir dönem gelecek.
Soru, şu ki insanlık, bu kısır döngüye girmeden varoluşsal meselesini tamamladığı, dünyayı da imar edip adil bir düzen kurduğu bir sürece tüm bu yıkımdan önce ulaşamaz mı? Ne dersiniz? Sizce? İşte bu noktada İslam’ın tüm insanlığa sunacağı evrensel mesaja derin bir ihtiyaç var. İnancı, anlamı, etiği her şeyi içinde barındıran ve bir bütün olarak sunabilecek tek ve gerçek din. İnsanlık ona hazırlanıyor. İslam ise hazır bekliyor…
Dr. Hüseyin DURMAZ