• Ali Kaçar

    Asıl Tehdit Afrin’de İken Neden İdlib?

    - 25 Ekim 2017

ASIL TEHDİT AFRİN’DE İKEN NEDEN İDLİB?

Suriye’de halk ayaklanmaları 7’nci senesini de doldurmak üzeredir. Bu süre zarfında yüzbinlerce insan katledilmiş ve milyonlarcası ise komşu ülkelerde mülteci konumunda en zor şartlar altında yaşamak zorunda bırakılmıştır. Emperyal Batılı ve Doğulu ülkeler ise leş kargaları gibi en vahşi yöntemlerle insanlık dışı saldırılarını, bazen kendileri bazen de işbirlikçisi devlet ya da paralı –lejyoner- örgütler kanalıyla gerçekleştirmiştir ve halen de gerçekleştirmektedir. Bütün bu olup bitenlere rağmen bu süre -7 yıllık- içerisinde dış destek olmadan ne Nusayri rejimi ne de muhalif direniş örgütleri ülke yönetimini ele geçirebilmişlerdir. Ne zaman ki, Esad rejimi toprak kaybına uğrayarak zor durumda kalmıştır, hemen küresel işgalci güçler devreye girerek Nusayri rejimi ile direnişçi güçler arasındaki dengeyi sağlamışlardır. Bazen de bunun tersi de olmuştur. Kısacası bu küresel emperyal güçler ne rejimin ne de direniş örgütlerinin üstün gelmesini istemişlerdir. Bu dengeyi sürekli gözetmişlerdir. Amaç, her iki tarafın özellikle de dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş mücahidlerin bir şekilde bu topraklarda yok olması için bu süreci uzatmaya çalışmışlardır. Ne yazık ki, bunda da başarılı oldukları görülmektedir. Gelinen bu süreçte, şu kesin olarak anlaşılmıştır; bugün itibariyle ne rejim, direniş örgütlerini, ne de direniş örgütleri, rejimi alt edebilme gücüne sahiptir.

Nitekim 2-3 sene önce rejim, yenilme ve tamamen ülke yönetimini kaybetme aşamasına gelmişti. Beşşar Esad’ın, ‘Suriye’nin en fazla %15’ni koruyabilecek gücüm kaldı, o da bitmek üzere’ çığlıkları basına yansımıştı. Oysa İran, hem kendi milis güçleri, hem Hizbullah, hem de Afganistan, Pakistan ve diğer ülkelerden getirttiği paralı Şii milis güçleriyle Nusayri rejimini ölümüne desteklemekteydi. Nitekim İran’ın onlarca üst düzey general seviyesindeki askeri bu savaşta öldürülmüştü. Ama bu desteğe rağmen direniş örgütleri Suriye’de gün/hafta geçmiyordu ki, bir ya da birkaç bölgeyi özgürleştirmesin. Tabi bu durum, yani hem Esad’ın çığlıkları hem de direniş örgütlerinin bu şekilde ilerleyişi bölgeyi kendi lehlerine yeniden dizayn etmek isteyen küresel güçleri endişelendirmekteydi. Çünkü 1916’da imzalanan Sykes-Picot Antlaşması miadını doldurmuş ve dolayısıyla bölge yeniden emperyal amaçlara uygun paylaşılarak dizayn edilmeliydi. Bu amaçla Mısır’da 3 Temmuz 2013’de Muhammed Mursi’ye karşı gerçekleştirilen darbe desteklenmiş, binlerce masum insanın en vahşi yöntemlerle katledilmesine göz yumulmuş, Libya’ya vahşi yöntemlerle müdahale edilmiş, Suriye’de rejim ve kimi örgütler kontrollü olarak desteklenerek savaşın uzaması sağlanarak tarihi ve kültürel birikimleri ve özellikle de yetişmiş beyin gücü yok edilmeye çalışılmıştır.

FETİH ORDUSU’NUN OLUŞUMU VE İDLİB’İN ÖZGÜRLEŞTİRİLMESİ

Suriye direnişi 15 Mart 2011’de başlamış ve hala –bütün zorluklara rağmen- aralıksız devam etmektedir. Bu direnişi keskin çizgilerle olmasa da birkaç döneme ayırmak mümkündür. Bu dönemler:

  1. 2011-2012 Dönemi: Bu dönemde direniş örgütlerinin organizeli hale gelerek, rejime ve rejimi destekleyen güçlere karşı silahlı mücadele verecek konuma geldikleri dönemdir. Ahrar’uş Şam, Nusra Cephesi[1] ve diğer örgütler (ketibe, Ketaib ve livalar da dâhil) bu dönemde kurulmuştur. Müslüman halk, neredeyse 2011’in sonlarına kadar sivil/silahsız eylemler yapmış, ancak rejim sivil halka yönelik katliamlarını devam ettirince silahlı mücadele için örgütlenmeye başlamıştır. Bunun sonucundan da bugün hala Suriye’nin özgürleştirilmesi için mücadele eden örgütler oluşmuştur.
  2. 2012-30.09.2015 Dönemi: Suriye’de Nusayri diktatörlüğü ve destekçisi küresel işgalci güçlere karşı mücadele eden direniş grupları, bu süreçte birçok birliktelik oluşturmuş, ama ne yazık ki bu birliktelikler çok sürmeden birbirlerinden ayrılmışlardır. Bazen bu ayrılıklar kanlı çatışmalara da neden olmuştur. Oysa birleşildiği zaman rejim ve arkasındaki güçlere karşı ilerleme kaydedilmiş, ayrıldıkları ya da ayrı kaldıkları zaman ise yenilgiye uğramışlardır. İşte Fetih Ordusu böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve kısa bir süre içerisinde de rejimi geriletmiştir. Bu durum, özellikle de Müslüman halkı sevindirmiş ve hem desteğini hem de duasını almıştır.

Fetih Ordusunu (Ceyş’ul Fetih) oluşturan grupların başında Ahraru’ş Şam, Ceyş’ül İslam, Feylak Eş-Şam, Nusra Cephesi, Cundu El-Aksa gibi örgütler gelmektedir. Bu oluşum sadece askeri değil siyasi, iktisadi, ilmi ve yönetimsel boşluğu dolduracak bir yapı konumunda idi. Birlikten güç doğar sözü gereğince Müslümanlar birlik olunca düşman karşısında zafer elde etmeleri kolaylaşmakta idi. Nitekim Fetih ordusu oluştuktan kısa bir süre sonra Mart 2015’de İdlib ve bir ay sonra da Cisr Eş Şugur ilçesi özgürleştirilmişti. Cisr eş-Şuğur, stratejik olarak çok önemli bir kavşakta bulunmaktaydı. İdlib iline bağlı kilit bölge Cisr eş-Şuğur, Hama, İdlib, Halep, Haseke ve Lazkiye şehirlerine lojistik ulaşımın merkeziydi. Lazkiye sınırına yakın olan Cisr eş-Şuğur kara ve demiryolu trafiğinin de kavşağında bulunduğu için Fetih Ordusu burayı özgürleştirince rejim güçlerinin Hama yönündeki tüm bağlantıları kesilmiş oldu. Bu ordunun oluşumu ve elde ettiği başarı, Müslümanlara güven vermiş ve aynı zamanda Müslüman halkın teveccühünü de kazanmıştı. Nusra Cephesi liderlerinden Abdullah Muhaysini Fetih Ordusu’nu kastederek “İdlib’de bir değil iki zafer kazandık. Hem İdlib’i kazandık hem de Şam’ın tamamını fethedecek Ordu’yu” ifadelerini kullanmıştı. Bu zaferden umutlanan Müslümanlar bu sefer Halep’i özgürleştirmek için harekete geçmişlerdi. Bu amaçla birçok muhalif grup birleşerek Halep Fetih Ordusu adında yeni bir oluşum gerçekleştirmişlerdi. Bu oluşumu gerçekleştiren gruplardan bazıları Nureddin Zengi Hareketi, Mücahitler Ordusu (Ceyşu’l Mücahidin), 101’inci Tümen, 13’üncü Tümen, Ahraru’ş Şam İslami Hareketi, İslam Ordusu (Ceyşu’l İslam) ve Şam Cephesi (Cebhe eş-Şamiye) gibi örgütlerdi. Bu oluşumun amacı, Suriye’de uzun bir zamandan beri rejimin yoğun saldırılarına maruz kalan Halep’te kontrolü sağlayarak rejimi ve destekçilerine iyi bir ders vermekti. Bu amaçla da bir ortak operasyon merkezi kurmuşlardır.

Halep’in ele geçirilmesi muhalif direnişçiler için sadece moral ve psikolojik üstünlük olmayacak, aynı zamanda Şam’ın ve dolayısıyla Suriye’nin bütünüyle özgürleştirilmesi için önemli bir eşiği aşmak anlamına gelecekti. Tersi olursa yani Halep’in rejim güçlerinin eline geçmesi ise, Suriye halkı ve direnişi için tam anlamıyla bir felaket olacaktı. Çünkü Halep’in rejimin eline geçmesi, Şam’ın da, Hama’nın da, Humus’un da, İdlib’in de kısacası Suriye’nin de kaybedilmesi anlamına gelecekti. Dolayısıyla Halep’i kim elinde tutarsa psikolojik üstünlüğün yanı sıra siyasal üstünlüğü de ele geçirmiş olacaktı. Direniş örgütleri bu amaçla hareket etmekte ve Halep’i ne pahasına olursa olsun özgürleştirmeye çabalamaktaydı.

  1. 30.09.2015-21.12.2016 Dönemi: İşte Esad’ın ‘bitiyorum’ çığlıkları üzerine Baas diktatörlüğünün düşmesini engellemek için Birleşmiş Milletler (BM)’in 70’nci kuruluş yıldönümü dolayısıyla ABD’de bulunan Putin ile Obama arasında 28 Eylül 2015’de yapılan görüşmeden sonra Rusya’nın, Suriye’ye fiilen girmesi kararlaştırmıştır. Bu kararın akabinde eli kanlı katil Putin de bu görüşmeden iki gün sonra modern kan kusucu savaş uçakları, S-300, S-400 füzeleri, denizaltıları ile fiilen bu savaşa dâhil olmuştur. Bir türlü diz çöktürülemeyen Suriye direnişi, katil Rusya’nın savaşa bütün gücüyle 30 Eylül 2015’de dâhil olmasıyla çok daha yıkıcı, ahlaksız ve barbarca bir katliama maruz kalmıştır. ABD, Rusya, Esad, İran şer ittifakının en yoğun şekilde saldırıp katliam yaptığı şehir ise, Suriye cihadının kalesi, direnişin sembolü hâline gelen Halep olmuştur. Halep direnişini kıramayan bu katil ittifak, dünyanın da kahredici sessizliğinden de güç alarak, uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış olan kimyasal silahlara, misket bombalarına, vakum ve varil bombalarına kadar katliamın boyutunu yükseltmiştir.[2]

Özellikle Rus uçağının 24 Kasım 2015’de Türkiye tarafından düşürülmesi, Rusya’nın askeriyle, yeni ve henüz denenmemiş silahları ile Suriye savaşında yer almasını kendisi için uluslararası bir meşruiyet olarak değerlendirmiştir. Rusya’nın havadan, rejimin, İran’ın, Hizbullah’ın ve PYD’nin ise karadan saldırıya geçmesi muhalifleri çok zor durumda bırakmıştır. Havadan ve karadan yapılan bu saldırılar sonucunda muhalifler bazı cepheleri terk ederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Ancak bütün olumsuzluklara ve düşmanın üstün silah ve insan gücüne rağmen direnişçi grupların Halep savunması devam etmiştir. Ne yazık ki bu savunma esnasında yüz binlerce masum sivil, günlerce aç ve susuz bırakılarak tam anlamıyla bir insanlık dışı tecrit ile karşı karşıya kalmıştır. Muhalifleri ve dolayısıyla sivilleri zorlayan şey, Rusya’nın, İran’ın ve rejimin sahip olduğu silah ve insan üstünlüğünün yanında uluslararası kurullarca yasaklanmış silahların kullanılmasıdır. Muhalifler açısından durum böyleyken Türkiye açısından da bir takım zorluklar oluşmaya başlamıştı. Bu zorlukların başında ise, Türkiye’ye yönelik PKK/PYD ve IŞİD kaynaklı terörün artması idi. Türkiye kendisine yönelik bu tehdide sınır ötesine gir(e)meden 40 Km. menzilli Obüs Fırtına topları ile karşılık verebiliyordu. Çünkü Rusya, uçağının düşürülmesi nedeniyle Suriye hava sahasını tamamen kendi kontrolüne almıştı. Dolayısıyla Türkiye’nin sınırı geçmesi halinde vurulacağı açıkça Rusya tarafından belirtilmişti.

Türkiye için, ülkeye yönelik tehditten daha düşündürücü olanı, PKK/PYD’nin ABD eliyle Kobani (Ayn el-Arap) ile Afrin’i birleştirerek Azez’i de almak suretiyle Akdeniz’e ulaşacak bir PKK/PYD koridoru oluşturmaktı. Bu, Türkiye için Güney’i (Arap dünyası) ile irtibatının tamamen kesilmesi, ama daha da önemlisi parçalanmasının yolu açılmış olacaktı. ABD kaynaklı bu koridoru ve ayrıca ülkeye yönelik Suriye kaynaklı terörü engellemenin yolu Türkiye’nin Rusya ile uzlaşmasıydı. İşte Türkiye’nin Haziran 2016 itibariyle Rusya’dan özür dileyerek uzlaşmasının amacı da buydu. Nitekim bu özürden sonra Rusya ile ilişkiler normalleşmiş ve Fırat Kalkanı Operasyonunun da yolu açılmıştır.

2016 yılının ortalarından itibaren Halep’te yaşayan siviller savaşan direnişçiler tam anlamıyla bir kuşatılmışlık içerisinde kalmışlardır. Haleplileri kurtarmak için Suriye’deki direnişçi gruplar 31 Temmuz Günü ‘Halep Kuşatmasını Kırma’ adı verilen büyük bir operasyon başlatmış ve bu operasyona neredeyse Suriyeli muhalif grupların tamamı katılmıştır. Özgür Suriye Ordusu ve bileşenleri, Fetih Ordusu ve bileşenleri ve Şam’ın Fethi Cephesi (Nusra Cephesi) katılan muhalif gruplar idi. 31 Temmuz Pazar Günü başlayan operasyon sonucu, 6 Ağustos Cumartesi günü Halep kuşatması kırılmış ve aynı günün gecesi ilk insanı yardım aracı Halep’e giriş yapmıştı. Halep kuşatmasının kırılmasında muhalif unsurların askeri rolü ne kadar büyükse, Halepli vatandaşların da rolü o kadar büyüktü.

Türkiye’nin Haziran ayında Rusya’dan özür dilemesi ile ikili ilişkilerin yumuşaması, Türkiye’ye Suriye içerisinde operasyon yapma imkânı vermişti. Temmuz ayında Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen darbe girişimi ABD kaynaklı olması, Rusya ile Türkiye ilişkilerini daha da geliştirmişti. 24 Ağustos 2016’da, tam da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye’ye geldiği gün Fırat Kalkanı Operasyonunun başlamasıyla, hem ABD’ye bir mesaj verilmiş hem de PYD’nin kantonlarını (Kobani ile Afrin) birleştirmesini engellemişti. Bu operasyon, en azından sınır kentlerine yönelik IŞİD ya da PKK/PYD kaynaklı terörü de engellemişti. Rusya’nın, Türkiye’nin Suriye içerisinde operasyonuna ses çıkarmaması, Türkiye’nin Halep’te, Rusya, İran ve rejimin saldırılarına ses çıkarmaması şeklinde bir anlaşmaya dayalı olduğu söylenmesine neden olmuştur. Kısacası Rusya ile İran, Türkiye’yi El Bab’da zorlamamış, Türkiye de Halep’te muhalifleri açıktan destekleyerek süreci zora sokmak yerine tahliyeleri kolaylaştırmaya odaklanmıştır. Kaldı ki, Astana süreci öncesinde Rusya’nın, Türkiye ile El Bab’a askeri kuvvetlerini sokması hem ABD’nin boşluğunu doldurma hem de Türkiye’yi yanında tutma girişimi olarak okunabilir.[3]

Halep’in ele geçirilmesi için Rusya havadan, İran ve rejim ise karadan saldırılarını 15 Kasım itibariyle yoğunlaştırmış, 27-28 Kasım’da Halep’in 2/3’ü ele geçirilmişti. 7 Aralık’ta ise eski Halep’e girilmiş ve Halep adeta bir hayalet şehre dönüşmüştü. Binlerce masum sivil katledilmiş, Halep ise yaşanmaz hale gelmişti. Beşşar Esad ise, bunu bir zafer olarak değerlendirmekte idi. Nitekim Halep’i ele geçirmenin, sadece kendilerinin değil aynı zamanda İran ve Rusya’nın da ‘zaferi’ olduğunu söyleyecek kadar insanlıktan nasipsizdi. İşin ilginç yanı, kendi halkını Rusya ve İran ile birlikte katletmeyi utanmadan zafer olarak nitelendirebilmekteydi.[4] Aslında bu halet-i ruhiye, işbirlikçi ve uşak zihniyetli bütün yöneticilerde var olan bir özellikti.

  1. 21 Aralık 2016-13.09.2017 Dönemi: Aralık 2016 ayına gelindiği zaman Halep’te tam anlamıyla bir insanlık trajedisi yaşanmıştır. Daracık bir alanda bir alana 300 bin civarında insan sıkışmış ve ne gidecekleri bir yerleri, ne yiyecekleri, ne de içecek suları kalmıştı. Binlerce masum sivil insan katledilmiş ve binlerce insan da yaralanmıştır. 21 Aralık 2016’da Türkiye, Rusya ve İran devlet başkanlarının Moskova’da yaptıkları ve sonucunda yayınladıkları 8 maddelik açıklamada Halep’te uygulanacak ateşkesin bütün Suriye’de yaygınlaştırılarak çözüm bulunması taahhüt edilmiştir.

Moskova Antlaşması 29 Aralık’ı 30 Aralık’a bağlayan gece saat 00.00’da ateşkesin uygulanacağı kararı 29 Aralık öğleden sonra ilan edilmiştir. Bu ateşkes belirli bir süre ya da belirli bir bölge için alınmamış, Suriye’nin tamamını kapsayacak tarzda olacağı ilan edilmiştir. Bu ateşkesin garantörlüğünü ise özellikle de Rusya ve Türkiye yüklenmiştir. Rusya, rejim ve Şii milislerden, Türkiye ise muhaliflerden sorumlu garantör ülke olması kararlaştırılmıştır. Ateşkesin denetlenmesi ve ülke geneline problemsiz yaygınlaştırılması için iki ülke arasında kırmızı hat da kurulmuştur. Yapılan açıklamalarda İran’ın da garantör ülke olduğu belirtilmiştir.[5]

Bu Antlaşma gereğince ilki 23-24 Ocak 2017, altıncısı da 14-15 Eylül 2017 yapılacak Astana görüşmeleri[6] ile Suriye’deki halk ayaklanmasına –güya- çözüm bulmaya çalışılmıştır. Tamamen oyalamaya dönük olan bu görüşmelerin hiçbirinde Suriye halkının yararına bir karar alınmamış, tam tersine el birliğiyle Suriye halkının ve direnişçi grupların teslimi için adımlar atılmıştır. Her görüşme öncesi/sonrası özellikle Rusya, İran ve rejim görüşmede alınan kararları hiçe sayarak muhaliflere ve özellikle de sivillere yönelik katliam gerçekleştirmeye devam etmiştir. Zaten bu görüşmelere ya da Cenevre’de devam eden görüşmelere Suriye’de savaşan ve güçlü olan direnişçi olan gruplar katılmamış, hatta bu görüşmeleri ve sonuçlarını da kabul etmeyerek reddetmişlerdir. Gerek Moskova görüşmeleri ve gerekse Astana görüşmelerinin amacı ılımlı ve radikal grupları birbirinden ayırarak birbirine düşürmekti. Ayrıca ılımlılarla görüşmeleri devam ettirmek, radikal olarak adlandırdıkları grupları da terör örgütü olarak kabul edip onlara karşı topyekûn saldırıya geçmekti.

SURİYE’DE DİRENİŞ GRUPLARI

Suriye’de mücadele eden direniş grupları birleştikleri zaman rejimi ve destekçilerini geriletmişler, (İdlib ve Cisr eş-Şuğur’da olduğu gibi) ayrıştıkları zaman da (Halep’te ve diğer yerlerde olduğu gibi) ağır bedellerle elde ettikleri yerleri kaybetmek zorunda bırakılmışlardır. Suriye’de mücadele eden grupların içerisinde en güçlü olan gruplardan birisi Nusra Cephesi, diğeri ise Ahraru’ş Şam’dır. Bu iki grup zaman zaman bırakın birleşmeyi birlikte hareket ettikleri zaman bile birçok zafere imza atmışlardır. Bu iki grubun birleşmesini engelleyen en önemli faktör Nusra Cephesi’nin, küresel terörist ABD ve işbirlikçileri tarafından terör listesine alınmış olmasıdır. ABD,  kurulduktan kısa bir süre sonra El-Kaide’ye bağlı olduğu için Nusra Cephesi’ni de tıpkı IŞİD gibi suçlayarak terör örgütü olarak ilan etmiştir. Bu durum, Nusra Cephesi’nin büyümesine yaradığı gibi, faaliyet alanının kısıtlanmasına da neden olmuştur. Gerek Suriye’de bulunan ve gerekse dışarıdan –özellikle İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinden- gelen mücahidlerin Nusra’yı tercih etmeleri büyümesine, terör listesine alınmış olması ise kimi bölge ülkeleri ve örgütler tarafından kabul görmemesi ve dolayısıyla da faaliyet alanının kısıtlanmasına neden olmuştur. İşin üzücü yanı ABD’den belirli bir süre sonra Türkiye’nin de Nusra’yı terör örgütü listesine almasıdır.[7]

Nusra Cephesi, bu ithamlar nedeniyle 28 Temmuz 2016’da, el-Kaide’den ayrılarak bundan böyle ‘Fetih el Şam Cephesi/ Şam Fethi Cephesi’ (ŞFC) ismiyle Suriye’de mücadeleye devam edeceğini açıklamıştır. Bu açıklamayı da ilk kez yüzünü saklamadan bir viedo kanalıyla Nusra Cephesi lideri Ebu Muhammed Colani[8] yapmıştır. Colani, bu açıklamasında “Şam Fethi Cephesi’nin herhangi bir dış bağlantısı olmayacak. Yeni grubun amacı, Suriye’deki mücahid grupların arasındaki mesafeleri yakınlaştırmaktır. El Kaide ile bağlantımızı kesmek uluslararası arenaya bahane vermek istemeyen Suriye halkının isteği üzerinde oldu. Esad’a karşı muhaliflere destek vereceğiz”[9] ifadelerini kullanmıştır.

Şam Fethi Cephesi de, diğer gruplar gibi 31 Temmuz 2016 Halep kuşatmasının yarılmasında etkin bir şekilde bulunmuştur. Ancak Türkiye’nin Rusya ile anlaşması, 24 Ağustos 2016’de Fırat Kalkanı Operasyonunun başlaması, kimi muhaliflerin el-Bab’a kaydırıldığına dair iddialar Halep savunmasını sıkıntıya sokmuştur. Halep stratejik önemi haiz konumda olan bir kenttir. Kimin eline geçerse, hem psikolojik hem de stratejik üstünlük ona geçmiş olacaktı. Bu nedenle Rusya, İran ve rejimden oluşan şer ittifakı, Halep’in ne pahasına olursa olsun muhaliflerin eline geçmemesi için bütün güçlerini seferber etmişti. Çünkü Halep’in kaybedilmesi, Şam’ın, dolayısıyla da Suriye’nin kaybedilmesi anlamına gelecekti. Bu nedenle, bu şer ittifakı bütün ağırlığını Halep’in ele geçirilmesine vermişti. Muhalifler zaman zaman bu şer ittifakını püskürtmüşse de, havadan ve karadan yapılan ölüm kusucu bombardımanlar muhalif direniş örgütlerini çok zor durumda bırakmıştı. Aralık ayına gelindiği zaman artık Halep’in kaderi de belli olmuştu, muhalifler yenilmiş, şer ittifakı güçler ise bir hayalet şehri haline getirdikleri Halep’i işgal etmişlerdir. Şer ittifakının galibiyeti, muhaliflerin bölünmüşlüğünün yanında,   bu savaşta, uluslararası hukuka göre yasak olan napalm, fosfor, misket ve kimyasal bombalar kullanmalarıyla gerçekleşmiştir. Gerçekleştirilen katliamlardan geriye kalan on binlerce sivil ise çok zor şartlar altında İdlib’e geçebilmiştir. Ve böylece muhalifler, Suriye’de halk ayaklanması başladığından bu yana en büyük yenilgiyle karşı karşıya kalmışlardır.

HEYET-İ TAHRİR-İ ŞAM’IN KURULMASI

Suriye direnişi, Halep’in düşmesiyle çok zor bir dönemece girmiştir. Elbette Halep’in düşmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır, ama en önemli nedeni muhalif direniş gruplarının ayrılıkları ve kendi aralarındaki çatışmalardır. Direniş örgütleri bu gerçeği geç de olsa anlamışlardır. Bu nedenle tekrar yeniden birlik olma, bütün grupların tek çatı altında birleşmesi için çalışmalar başlatılmıştır. Bu çerçevede ilk görüşme Şam Fethi Cephesi (ŞFC) ile Ahraru’ş Şam (AŞ) arasında gerçekleştirilmiştir. Amaç sahadaki silahlı bütün grupları birleştirerek kurtuluş savaşı ruhunu yeniden uyandırmaktı. Yapılan görüşmelerde birleşme kararlaştırılmış ve bu birleşik yapının genel emiri AŞ’den, askeri sorumlusu ise ŞFC’den olması üzerinde ittifak edilmişti. Alınan bu karar, iki taraf da, kendilerine yakın olan diğer gruplara götürerek onlarla istişare etmişlerdir. Her iki taraf (ŞFC ve AŞ) da, kendilerine yakın olan gruplardan birleşmeye dair söz/ahid almışlardır. Bu sözler alındıktan sona ŞFC ile AŞ yeniden bir araya gelerek yeni oluşumun adının Heyet-i Tahrir-i Şam (Şam’ı Özgürleştirme Heyeti-HTŞ) ve hareketin emir ve askeri sorumlusu üzerinde de anlaşarak protokol imzalamışlardır. Ancak, imzadan sonra ŞFC’ye söz veren gruplar sözlerinde durdukları halde AŞ’ye söz veren gruplar sözlerinde durmamışlardır. Bunun üzerine AŞ’nin lideri Ebu Ammar, Ahrar’uş Şam (AŞ) ile Şam Fethi Cephesi (ŞFC)’nin birleşmesini bekleyip sahayı terörize etmek isteyenlere fırsat vermemek için bütün suçlamaları göze alarak anlaşmadan çekilmiştir. ŞFC ise, bu anlaşmanın mutlak devam ettirilmesi, hatta gerekirse anlaşmaya yanaşmayan gruplara yönelik güç kullanılması gerektiğini savunurken, AŞ liderliği ise buna yanaşmamıştır. Bu durum, iki grup arasında var olan ihtilafları daha da derinleştirmiştir. ŞFC, daha fazla beklemeden birleşmeye yanaşmayan gruplara operasyon düzenlemeye başlamıştır. AŞ komuta kademesi ise, Ahrar’ın eski emiri olan Ebu Cabir’i[10] yaşanan bu çatışmaları durdurmak üzere ŞFC ile görüşmek üzere görevlendirmiştir.

Ebu Cabir, ŞFC ve ŞFC birlikte olan grupların komuta kademesiyle yaptığı görüşmede, bu çatışmaların durdurularak bir çözüm bulunması gerektiğini söylemiştir. Onlar ise Ebu Cabir’e, ‘çözüm sensin, Ahrar ve Ahrar’a vekâlet veren gruplar olmadan da biz HTŞ’yi yani ‘Heyet-i Tahrir-i Şam’ı kuracağız. Sen de bize emir olacaksın ve bize emredeceksin, biz de sana itaat edeceğiz’, demişlerdir. Ebu Cabir de bunun üzerine sahada yaşanan çatışmaları durdurmak amacıyla bir anlamda kendini feda ederek bu teklifi kabul etmiş ve HTŞ’nin emiri olmuştur. Bu gelişmeler Halep’in düşmesinden sonra yoğunlaşmış ve Ocak 2017’de de devam etmiştir. Nitekim Ahrar ve Ahrar’a vekâlet veren gruplarla birleşme gerçekleşmeyince Şam’ın Fethi Cephesi, Nureddin Zengi, Liva el Hak, Ensaruddin ve Ceyşü’l Sünne grupları kendi yapılarını feshederek Heyet-i Tahrir-i Şam adı altında birleştiklerini 28 Ocak 2017’de ilan etmişlerdir.

Heyet-i Tahrir-i Şam Genel komutanlığına Ahrar’uş Şam’ın eski lideri ve halen Şura üyesi Ebu Cabir Haşim eş Şeyh getirilmiş, askeri emiri ise ŞFC’nin lideri Ebu Muhammed El Colani getirilmiştir.

HEYET-İ TAHRİR-İ ŞAM İLE AHRAR’UŞ ŞAM ÇATIŞMASI

Heyet-i Tahrir-i Şam ile Ahrar’uş Şam arasında birleşmenin gerçekleşmemesi ve özellikle de Astana görüşmelerinde Heyet-i Tahrir-i Şam’ın terör örgütü olarak kabul edilmesi İdlib’deki gruplar arasındaki ihtilafları daha da derinleştirmiştir. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “İdlib’e Türk ve Rus askeri konuşlanabilir”[11] açıklaması ise bu ihtilafları daha da derinleştirerek çatışmaya dönüştürmüştür. Nitekim HTŞ, İbrahim Kalın’ın bu açıklaması üzerine halka broşürler dağıtarak, Türkiye’nin İdlib’e girmemesi gerektiği, girmesi halinde devrimin biteceğini belirtmiştir. Muhalif grupların bir kısmı ise HTŞ’nin bu tavrına karşılık olarak Türkiye’nin İdlib’e girmesi durumunda Türk askerini seve seve kucaklayacaklarını, Ahrar’uş-Şam ise, Türkiye-Suriye sınırında Özgür Suriye bayrağını dikerek Türkiye’nin yanında yer alacaklarını açıklamıştır. HTŞ, bütün bu olup bitenler karşısında iki seçenek ile karşı karşıya kalmıştır: Bu seçeneklerden birisi, Türkiye’nin, İdlib’e girmesi halinde Türkiye ile savaşmak; ikincisi ise; Türkiye’nin girmesini engellemek için İdlib’te Türkiye’ye yakın olan grupları ortadan kaldırmak. HTŞ, ikinci seçeneği seçmiş ve ilk önce büyük grup Ahrar’uş-Şam’dan başlayarak ve daha sonra da diğer muhalif grupları bitirme kararı almıştır.

Ve tarihler 19 Temmuz’u gösterdiğinde çatışmalar şiddetlenmiş ve günlerce devam etmiştir. İdlib’te devam eden bu çatışmalara son verilmesi için Ebu Muhammedin Sadık, Abdul Razaq el-Mehdi, Ebu Hamza el-Masri adlı kişilerin yaptığı arabuluculuk çalışmalarının da sonuçsuz kalmıştır. Tahrir Şam: “Tek elden yönetime kadar savaşa devam” açıklamasını yapmıştır. Bu açıklamada; “Ancak İdlib’teki dağınık görüntü sona erdiğinde bu savaşa son verebiliriz. Çetin kararlar için tek bir yönetime ihtiyacımız var” ifadelerine yer verilmiştir. Çatışmalar sona erdiğinde taraflardan 92 kişinin öldüğü açıklanmış, Londra merkezli, muhaliflere yakın Suriye İnsan Hakları İçin Gözlemevi (SOHR) ise İdlib’in kontrolünün yüzde 70’inin HTŞ’de olduğunu bildirmiştir. Heyet’ül Tahrir Şam adını alan örgüt, Al Dana, Salkin, Harem, Saraqip, İsqat, Jarjanaz beldelerini Ahrar’dan aldığını duyurdu. Çatışmalar sonrası Nureddin Zengi Tugayları grubu HTŞ’den ayrılmış, 6 grup ise Ahrar’uş Şam’dan ayrılarak HTŞ’ye katılmıştır.

İDLİB MUHALİFLERİN SIĞINDIĞI TEK LİMAN

Muhalefetin tek umudu İdlib’dir. İdlib’in düşmemesi gerekiyor. Ancak bölünmüş bir muhalefetin İdlib’i rejime ve destekçilerine karşı bölük pörçük savunmaları da mümkün değildir. Tahrir-i Şam’ın İdlib’de etkin olması doğulu ve batılı emperyal ve bölgesel uydu/işbirlikçi ülke yönetimlerin İdlib’e operasyonu için bir meşruiyet sağlamaktadır. Bunu engellemek için HTŞ yöneticilerinden sızan bilgilere göre HTŞ’nin özellikle bu görev için Suriye’nin kuzeyinde yeni bir proje yürüttüğünü ortaya koyuyor. İdlib’deki bu gelişmeleri Suriyeli aktivist Ebu Sümeyye Halidi şöyle değerlendirmektedir;

  1. A) HTŞ sivil yönetimi belirli yerlerde yerel yapılar tarafından seçilen tanınmış kişilere bırakacak. Kısacası şehirlerin işleri ve yönetimi gruplardan bağımsız yerel yapılarca görülecek.
  2. B) Adaleti, mahkemeleri, polisi vesaire yönetme görevi ortak adalet yönetimine verilecek ve herhangi bir gruba bırakılmayacak.
  3. C) Bütün gruplar birleştirici bir isim tarafından yönetilecek tek bir askeri yapıda birleşmek üzere dağılacak. Bazıları ÖSO’nun ilk lideri Riyad el Esed’den bahsediyor ki benim fikrime göre de mükemmel bir aday. HTŞ’nin lideri ve Ahrar’ın eski lideri Ebu Cabir eş Şeyh’in de katıldığı son toplantılar bu projenin yolda olduğuna dair ipucu verdi ve HTŞ’nin medya kuruluşu İba Ajansı İdlib’de yerel sivil yönetim toplantılarını aktarıyor, bu da HTŞ’nin bu yönde bastırdığı kanaatini pekiştiriyor.[12] (Devam edecek)

[1] Nusra Cephesini kuran mücahidler, daha önce ABD’nin Irak’ı 20 Mart 2003’de işgal etmesiyle Irak’ta işgale karşı Mus’ab ez-Zerkavi liderliğinde savaşmakta idiler. Nusra Cephesi ise, 15 Mart 2011’de Suriye direnişi başlayınca, Suriye’ye geçerek rejime ve destekçilerine karşı Suriye’yi özgürleştirme mücadelesine giren ve çoğunlukla Suriyeli olan mücahidler tarafından 22 Ocak 2012’de kurulmuştur.  Temmuz 2016’da Nusra lideri Muhammed Colani, ilk kez yüzünü gösterdiği video konuşmasında el-Kaide’den ayrılarak Fetih el Şam Cephesi ismini aldıklarını, hiçbir dış bağlantılarının olmadığını açıklamıştır. Ocak 2017 ayı itibariyle de Fetih el Şam Cephesi kendisini feshederek başka örgütlerle birlikte Heyet-i Tahrir-i Şam isimli bir çatı örgüt oluşturmuştur.

[2] Daha geniş bilgi için bkz; http://www.gencbirikim.net/halepte-insanlik-katledilmektedir/

[3] http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1336-2016-da-halep-in-iki-kaybedeni-%EF%BF%BDinsanlik-ve-abd

[4] http://www.mepanews.com/analiz/3401-halep-in-iran-a-teslimi-ve-muhtemel-idlib-savasi.html

[5] Daha geniş bilgi için bkz; Ali Kaçar, ‘El Bab’tan Astana’ya Suriye’de Ateşkes’ başlıklı makalesi, http://www.gencbirikim.net/el-babtan-astanaya-suriyede-ateskes/

[6]1. Tur Görüşme: 23-24 Ocak 2017

  1. Tur Görüşme: 16 Şubat 2017
  2. Tur Görüşme: 14-15 Mart 2017
  3. Tur Görüşme: 03-04 Mayıs 2017
  4. Tur Görüşme: 04-05.Temmuz 2017
  5. Tur Görüşme: 14-15 Eylül 2017

[7] Asıl terörist devlet ABD iken, kendi menfaatine karşı çıkan her grup ve şahsı terörist olarak ilan etmektedir. Binlerce km uzaktan gelip bölgeyi terörize eden, sivil-asker ayrımı yapmadan Afganistan’dan Irak’a, Irak’tan Somali’ye kadar binlerce, yüz binlerce hatta milyonlarca sivili; bebek, çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapmadan en vahşi yöntemlerle katleden ABD’dir. Aslında ABD’nin Nusra’yı terör örgütü olarak nitelendirmesi kendi teröristliğini ve bölgedeki işgalini gizlemeye yöneliktir. Peki ya Türkiye? Türkiye neden Nusra’yı terör örgütü olarak adlandırmaktadır, bunu anlamak mümkün değildir? Nusra kurulduğundan beri Suriye’de Nusayri rejimine ve destekçilerine karşı bir mücadele vermektedir. Hatasız, günahsız olduğunu söylemiyoruz. Ama bilebildiğim kadarıyla Nusra, şimdiye kadar Türkiye’ye yönelik herhangi bir faaliyette de bulunmamıştır. ABD’nin terörist dediğine Türkiye’nin de terörist deme gibi bir mecburiyeti mi vardır ki Nusra’yı terör örgütü olarak ilan etmiştir? Oysa aynı ABD, Türkiye’yi 30-40 senedir terörle on binlerce insanını katleden, insan ve ekonomik gücünü zayıflatan PKK’nın Suriye’deki kolu PYD/YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmediği gibi bir devletçik kurabilecek kadar silah ve ekonomik yardımında bulunmuştur. Üstelik Türkiye’nin defalarca, bazen de çok sert karşı çıkışına rağmen! Acaba ABD’nin terör örgütü dediği bir örgüte Türkiye, terör örgütü değildir dese ve hatta silah ve ekonomik olarak desteklese ABD ne yapar? Biz, ABD böyle bir durumda ne yapacaksa, Türkiye’nin de aynısını yapmasını arzu ederiz, ama buna gücünün yetmeyeceğini de biliyoruz. Ama yanı başında yeni bir Siyonist İsrail benzeri bir devletin ABD eliyle kurulmasına da eli kolu bağlı olarak durması da bağımsız olduğunu söyleyen bir devlete asla yakışmayacağı bilinmelidir. Artık Türkiye’nin, ABD’nin hiçbir zaman dost/müttefik olmadığını ve olmayacağını bilmeli ve ona göre tavır almalıdır.

[8] Ebu Muhammed el Colani, (Cevlani, Golani, Colani) lakaplarıyla bilinse de gerçek isminin Usame el Abbasi el Vahidi olduğu söylenmektedir. Deyru Zor’a bağlı Şuheyl kasabasında 1981 yılında aslen İdlib’li olan orta halli bir ailede dünyaya gelmiştir. Ebu Muhammed el Colani’nin babası hükümet dairesinde askeri iskân bölümünde şoför olarak çalışmaktaydı.

Ebu Muhammed el Colani ilk eğitimini hükümet okullarında tamamlamış sonra Suriye’de Dimeşk üniversitesine kaydını yaptırıp iki sene tıp okumuştur. Amerika’nın 2003 yılında Irak işgalinden sonra el Colani, Irak el Kaide’sine katılmak için okuduğu tıp fakültesini üçüncü sınıfta terk edip Irak’a gitmiştir. Irak’ta mevcut savaşa katılmak için giden el Colani, önce Ebu Musab ez Zerkavi’nin liderliği altında sonra da onun yerine geçen isimlerin bayrağı altında çalışmalarına başlamıştır. El Kaide lideri Dr. Eymen ez Zevahiri’ye biatlidir. 2006’dan sonra bir ara Lübnan’a gitmişse de kısa bir süre sonra tekrar Irak’a döndüğünde Amerikalılar tarafından yakalanıp ülkenin güneyinde yer alan Bucca kampına (Amerika’ya ait hapishane) götürülmüş, 2008 yılında serbest bırakılınca, Ekim 2006 yılında Ebu Bekir el-Bağdadi tarafından tesis edilen Irak İslam Devleti bünyesinde askeri çalışmalarına başlamıştır. Suriye rejiminin Beşşar Esed’e karşı halkın protestoları iyice alevlenince Ebu Muhammed el Colani 2011’in Ağustos’unda Suriye’ye geri dönmüştür. El Kaide tarafından gönderilen el Colani, Esed rejimine karşı yapılan savaşa katılma olanağı sağlayacak el Kaide’nin Suriye kolunu tesis etmiştir. 24 Ocak 2012 tarihinde el Colani, Cephet’un Nusra Lil Ehli Şam adında bir grubun kurulduğunu açıklayan bir bildiri yayınlamıştır. Ocak 2017 kurulan Heyet-i Tahrir-i Şam’ın askeri komutanıdır.

[9] http://www.aljazeera.com.tr/haber/nusra-cephesi-devrimi-kurtarmak-icin-el-kaide-ile-bagimizi-kopariyoruz

[10] Ebu Cabir Haşim Eş-Şeyh, 1968 yılında Halep-Meskene’de doğdu. Halep Üniversitesi Makine Mühendisliği fakültesinden mezun oldu. Savunma sanayi fabrikalarında uzman olarak çalıştı. 2005 yılında Irak’a “ABD’ye karşı savaşmak üzere savaşçıları transfer etme” suçlamasıyla tutuklanarak Seydnaya Cezaevi’ne gönderildi. 25 Eylül 2011’de serbest bırakıldı. Halep’in kuzey ve batı kırsalında rejime karşı mücadele eden muhalif gruplara katıldı. İlk olarak El Fecr İslami Hareketi saflarında savaşan Ebu Cabir künyeli Haşim Eş Şeyh, kendi bölgesindeki Musab bin Umeyr tugayındaki savaşçıları yönetti.

Kurulduğu andan beri Ahraru’ş Şam şura konseyinin bir üyesiydi. Daha sonraları ise Doğu Halep kırsalı emiri oldu. Hasan Abbud’un şehid edilmesinin ardından Ahraru’ş Şam genel emiri olarak seçildi. Bir süre sonra seçimle genel emirliği Ebu Ammar’a bırakan Ebu Cabir, birtakım anlaşmazlıklar sonucu Ahraru’ş Şam içinde şahin kanat olarak adlandırılacak Ceyşü’l Ahrar oluşumunu teşkil etti. En son olarak Ebu Cabir, Suriye muhalefetinin teşkil ettiği yeni birlik olan Heyetu Tahriru’ş Şam’ın genel lideri oldu. Bkz; http://www.stratejikbakis.com/tahrir-el-sam-samin-ozgurlugu/

[11] http://www.haberturk.com/gundem/haber/1539849-cumhurbaskanligi-sozcusu-ibrahim-kalin-idlib-e-turk-ve-rus-askeri-konuslanabilir

[12] http://www.haksozhaber.net/idlibin-dusmemesi-ve-devrimin-bitmemesi-icin-ne-yapmali-96611h.htm

edecek)