Son yıllardaki İsrail ve Gazze arasındaki karşılıklı roket saldırıları, artık normal bir hale geldi. Fakat son yaşanan çatışmada, İsrail açısından panikletici yeni bir boyut ortaya çıktı. İsrail şehirlerinde İsrail vatandaşı Araplarla İsrailliler arasında şiddetli bir şekilde gerçekleşen çatışmalar, bugüne kadar kibirli ve hoyratça davranan İsrail yönetimi ve halkında ciddi paniğe yol açtı (İsrail’deki Arapların sayısı, yaklaşık iki milyondur ve bu sayı, toplam nüfusun yaklaşık % 20’sidir).

İsrail hava saldırılarının Gazze’yi vurması ve Hamas’ın İsrail’e roket saldırıları düzenlemesi sonucunda, İsrail ve Filistin’de bir haftada 140’tan fazla insan öldü. Ancak İsrailliler, ülke içinde Yahudi ve Filistinli vatandaşlar arasındaki şiddet olaylarıyla karşılaşınca çok şaşırdılar ve dehşete kapıldılar. Siyasi ve askeri idareciler, peş peşe açıklamalar yaptılar hatta bazı şehirlerde polis kontrolü sağlanamadı ve asker çağırmak zorunda kaldılar.

Özellikle savaş zamanlarında, İsrail güvenlik güçleriyle göstericiler arasında şiddetli çatışmalar yaşandığı biliniyor. 2000 yılında İsrail polisi, İkinci İntifada’nın başlangıcında gösteri yapan 13 Arap vatandaşını öldürmüştü; bu, hiçbir zaman iyileşmeyen bir yara. Ancak İsrail’in kuruluşundan bu yana İsrail vatandaşları arasında, mülklere ve simgelere, sivillere saldırılan olaylara rastlanmamıştı. Şiddet, Salı günü başladı ve ülke genelindeki kasabalara yayıldı ve hala sona ermedi.

Tel Aviv, isyanların merkez noktası değildi; hatta Cuma günü roket isabeti almadı. Cumartesi günü roket saldırılarına ara verilince, şehir, bir bahar gününde aniden ürkütücü bir sessizliğe büründü. Geçen hafta İsrailliler, bu güneşli bahar günlerinin verdiği rehavet içindeydiler ama artık bu güzel havaların altında gizlenen etnik çatışma ve iç savaş tehdidiyle yüzleştiler. Evlerinde de huzur bulamayacakları düşüncesi, onları panikletti; hâlbuki Filistinliler, bu korkuyu on yıllardır yaşıyordu.

Bazı insanlar, yaşanan Arap-Yahudi çatışmasının simetrik bir olay olduğunu düşünüyor. Medya için ise bu olaylar, bir spor müsabakasından farksız, hangi taraftan kaç kişinin öldüğünü ölçerek rating peşindeler. Ancak bu son yaşanan isyanlarda mevcut şiddetin kim tarafından ve ne oranda yapıldığını ölçerek yorum yapmak, asıl nedeni maskelemekten başka bir işe yaramaz.

Asıl soru şu olmalıdır: “Nüfusun 5’te 1’ini oluşturan Filistinli Araplar, bugüne kadar neden isyana yeltenmediler ve bugün ne oldu da bu insanlar, ölümü göze alarak Yahudilerle çatışmaya başladılar?” Ya da tam tersi de sorulabilir: “İsrail devleti ve Yahudiler, bu kadar yüksek sayıda İsrail vatandaşı, Filistinliyi bugüne kadar nasıl kontrol altında tutabildiler?”

İsrail vatandaşı Araplar, bu süreci “uzun süreli çaresizlik” olarak açıklamaya çalışıyorlar. Bu vatandaşlar, genellikle kendilerini Afrikalı Amerikalılara benzetiyorlar: “Onlar da, İsrail’deki Araplar da yaşadıkları devletin kuruluşundan bu yana dışlanmış durumda, hem Afro-Amerikanlar hem de İsrail’deki Filistinliler, bugün de devam eden uzun bir siyasi, sosyal ve ekonomik marjinalleşme tarihini paylaşıyor” diyorlar. İsrail’deki Filistinliler arasında bu koşullar, devletin kasıtlı göz yumma politikası ile ciddi çete sorunlarına ve silahlı şiddete katkıda bulundu. Covid-19 krizi de bu marjinalleşmeyi ve çeteleşmeyi hem sosyal açıdan hem de ekonomik açıdan arttırdı.

İsrail’deki Filistinlilerin siyasi statüsünün bozulması, İsrail yönetimi tarafından sistemli bir şekilde organize edilen sosyal ve ekonomik kısıtlamalarla ilişkilidir. Son on yılda İsrail, Filistin vatandaşlarının haklarını gasp eden yasalar çıkardı ve 2018 “ulus devlet” yasasıyla sonuçlanan ve Yahudileri İsrail’de üstün bir statüye yükselten kast sistemini resmi olarak kabul etti. Sağcı politikacılardan gelen Arap karşıtı söylemler sınırı aştı ve yerel Arapları kışkırttı. Uzun süredir devam eden bir süreçte devlet, Arap yerleşim bölgelerinde insanlara altyapı ve ulaşım zorluğu çıkarıyor ve ardından izinsiz yıkım emri çıkarıyor. 2012’den 2014’e kadar, ev yıkım emirlerinin % 97’si Arap şehirlerindeydi. Bütün köyler yerle bir edildi; Pek çok kişi, bu durumu, İsrail işgalinin bir uzantısı olarak görüyor, bu sistemli yıldırma politikasının devamı olarak Filistinli ailelerin Doğu Kudüs’teki evlerinden çıkarılması gündeme geldi. Bu süreç, İsrail içinde ilerde başlarına ne geleceğini gören ve kaybedecek bir şeyleri kalmayan Filistinlilerin dayanışma protestolarını ateşledi ve iç savaşı aratmayan olaylar başladı. Salı günü roket saldırıları başladıktan sonra Lod’da bir İsrail vatandaşı Filistinli, Yahudiler tarafından vurularak öldürüldü. Sonrasında ise sivilleri, sinagogları, kuzeydeki Acre kentinde bir arada yaşamayı simgeleyen bir restoranı ve hatta bir tiyatroyu hedef alan ayaklanmalara bıraktı. Fakat medyadaki sansür nedeniyle siz bunların pek azından haberdar oldunuz.

İronik bir şekilde, Benjamin Netanyahu hükümeti, altyapıyı ve sosyal hizmetleri iyileştirmek için Arap bölgelerine para akıttı. Ancak para, İsrail’deki Filistinlilerin meşruiyetlerinin bastırılması olarak deneyimledikleri travmaları iyileştiremedi. Göstericiler, işte bu aymazlığa isyan ediyor.

Yahudi çeteler ise farklı bir gerçeklikte yaşıyorlar. Yahudiler, İsrail’in sosyal, politik ve ekonomik hiyerarşisinin tepesinde yer alıyor. Hala İsrail şehirlerini “Araplara ölüm” diyerek inleten siyonist çeteler, muazzam bir güce sahip ve daha fazlasını istiyorlar. Fikirlerini temsil eden partiye “Yahudi Gücü” deniyor. Raporlara göre Lod’daki Yahudi çeteler, Filistinlilere saldırırken polis, hiçbirine müdahale etmedi. Batı Şeria’daki aşırılık yanlısı yerleşim yerlerinden de fanatik Yahudiler, Lod’daki ayaklanmalara katıldı.

İsrail’in sağ kanat partileri, İsrail’de çok daha fazla Yahudi hâkimiyeti için kampanya yürüttü. Milliyetçi sağ kanat, Araplara, sol kanatlara, göçmenlere ve medyaya karşı öfkeye önderlik etti ve meşrulaştırdı. Sağ kanadın en önemli ancak daha az bilinen kampanyalarından biri, kendilerine uzun vadeli meşruiyet sağlayan yasalaşma faaliyetidir. Yaklaşık on yıldır, en tepedeki liderler, yüksek mahkeme, eyalet savcısı, başsavcı ve kolluk kuvvetleri de dâhil olmak üzere yargıya zarar veriyor.

Sosyal medya mesajlaşma uygulaması Telegram’da örgütlenen Yahudi fanatiklerden biri, İsrail gazetesi Haaretz’de bir gazeteciye şunları yazdı: “Devletin kanunlarıyla ilgilenmiyorum, ben 2000 yıl öncesinde gelen Tevrat’ın kanunlarına göre hareket ediyorum. İsrail’deki Araplar çok güçlendiler, devleti ele geçiriyorlar, başlarını çok yukarı kaldırdılar.”

Hiçbir sebep veya koşul, kanun dışı şiddeti haklı çıkarmaz. Sivillere yönelik tüm saldırılar suçtur; sinagogları veya camileri kirletmek iğrençtir. Failler, şahsen sorumludur ve sorumlu tutulmalıdır.

Manzara, acımasız görünüyor, özellikle sirenler çalmaya devam ederken. Yahudilerle Arapların tekrar birlikte yaşayıp yaşayamayacakları sorgulanmaya başlandı. Mevcut politikalarla nüfusun % 20’sini oluşturan Arapların, sosyo-ekonmik olarak kontrol altına alınması, pek mümkün görünmüyor. Anlaşılan İsrail içerisinde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İsrail, kendi gerçekleriyle ve işgalci politikasıyla yüzleşmedikçe bir sonraki adımda neler olacağını kestirmek zor. Artık Tel Aviv bile hiç kimse için güvenli değil.

Dahlia Scheindlin[1], The Guardian

16 Mayıs 2021

Çeviren: İsmail Ceylan

——————————————–0———————————————————–

[1] Dahlia Scheindlin, bir politik stratejist ve bir kamuoyu uzmanıdır; o aynı zamanda The Century Foundation’da politika araştırmacısıdır.