Peygamber Efendimiz (s.a.v.) diyor ki: “İlim, amelin önderidir.” ve “Hikmet, mü’minin yitiğidir, nerede bulursa onu alsın.” Bu yüce ifadelerin şavkında ilim, bilgi, malumat vb gibi birbirine girift mefhumları, birbirleri ile kıyas yapmadan ve birbirleri ile çatıştırmadan aklımıza geldiği gibi ‘ilmin’ bizi ilgilendiren boyutunu (mütevazı olarak) dikte edersek;

Bilgi; bizi hücre, beden, düşünce, ahlak ve duygusal dünyamızın inşasına ve ayrıca bizi oluşturan her bir dünyayı izaha götürür. Referans aldığımız bilginin kökleri, bizi ve bize ait her bir parçanın şekillenmesine, kişiliğimize (ben/birey oluşumuza) katkı sağlar. ‘Ben’in tekâmülüne katkı sağlayan ‘bilgi’, bireyin idea dünyası ile kendisinin (bireyin) bireysellikten çıkıp içtimai (sosyal) alanda yer (statü) edinmesine de etkide bulunur. Edinilen statünün bilinçle tariflendirilmesinden ziyade, içtimai (sosyal) ve inanç (ve/veya ‘idea’) eksenli tariflendirmek, bilginin bireysel karakter oluşumuna katkısı ve etkisi daha sarih hale gelecektir.

Toplum, her ne kadar bireylerden oluşsa da zamanla, birlikte yaşayan bireyler, bu birlikteliğin kabulü ve içselleştirilmesi ile toplumları, toplumlar kurumları meydana getirirler. Bu aşamaya gelmiş toplum, birey gibi davranmaya başlar. Ve kedisine entegre olacak yeni bireyleri, kurumsal dünyasına göre tanımlar ve daha ötesi birtakım taleplerde bulunur.

Bizim bu kadar parçalı dünyamız olduğunu bildiren, bu parçaların tekamülüne emek sarf eden ve kendisine entegre olmak istediğimizde kendine göre bizi tariflendirmekle kalmayıp birtakım taleplerde bulunan bilginin kökenini, daha doğrusu sahibini; bize va’d ettiklerini, vereceği güveni ve imkanları öğrenmek gerekmez mi? Ki bu da bilgiye dayanıyor!

İlahi bilgi sahibi, bu konuda şöyle diyor: “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudilere ve hristiyanlara) indirildi. ‘Biz, onların okumalarından habersiz idik’ demeyesiniz yahut ‘Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk’ demeyesiniz diye bu Kur’an’ı indirdik. İşte size Rabbinizden açıkça bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve (insanları) onlardan çeviren kimseden daha zalim kimdir!? İnsanları, âyetlerimizden alıkoymaya kalkışanları, yapmakta oldukları engellemeden dolayı azabın en kötüsü ile cezalandıracağız” (En’âm, 156-157).  Çünkü biz, her şeyimizle o bilginin sahibine (!) teslim edeceğiz kendimizi. Artık o, hayatımıza karışacak, yön verecek, dünyamıza dair tüm parçaları o şekillendirecek. En önemlisi de bu dünya, içerisindeki tüm cazibe ve imkanları ile insan için bir daha elde edilmesi mümkün olmayan bu alem, zaman denilen koridorunda, insana, trajik katkısı göz önünde bulundurulduğunda bu teslimiyetin bir getirisi ve bir kazanımı olması gerekmez mi?! Öyle değil midir? İnsanlar olarak nelerin peşinden gidiyor ve yaşamlarımızı peşinden gittiğimiz şeylere (nelere/kimlere) vakfediyor, nihayete erdirmiyor muyuz?!

Tarih, bize, Âdemoğlunun bu mavi gezegende bir defaya mahsus verilmiş (ikram edilmiş) güzide yaşantısının; hangi sunaklarda, hangi putlara kurban edilerek, iki cihanda da zelil olduğunu ya da kendisini yaratan mutlak ilim sahibine teslim ederek İsmail (a.s) gibi yüceldiğini göstermiyor mu? “İsmâil’i, Elyesa’yı,Yûnus’u ve Lût’u da (hidayete erdirdik). Ve her birini âlemlere (bütün mahlûkata) üstün kıldık” (En’am, 86).

Ya bulunduğumuz ‘zaman dilimi’ hangi hayatların, ne tür ilahlara (sahtekârlara) nasıl adandığını kaydetmeyecek mi? Modern sunakları, bu sunakların arkasındaki putları ve türevlerini de tarih hafızasına alacak. Burada önemli olan zamanın sahibinin adalet terazisinde (mizanda), tarihi, en ince teferruatına kadar ortaya dökeceğidir. “Boynuzsuz koyunun hakkı, boynuzlu koyundan alınacak” (Hz. Muhammed (a.s.). Lakin tarihin kayıt tutması (şahitliği), tarihi etkilemeyecek; çünkü bu tarihin işi, velhasıl etkilenecek olan kurbanlardır! Mele ve mütref taifesini ise anlatmanın hiç lüzumu yok! Bu kadar büyük fedakârlığı, aklı başında düşündüğümüzde, bu dünyada teslimiyetimize dair ne varsa tüm idrakimizle temkinli ve aklederek, sebep-sonuç ilişkisini, kar-zarar etkisini göz ardı etmeden, irademizle karar vermemiz gerekmez mi?

En nihayetinde, bize dair ne varsa (!) teslim olduğumuz şahsa (bilginin sahibine) adayacaksak, feda edeceksek ortaya bir alışveriş (ticaret) çıkmıyor mu? (Tevbe, 111) Bir de bilginin menşeinin beşeri (idea) ve ilahi (vahiy) köklere dayalı olduğunu hatırda tutarsak, bilinç ve tercih duyargalarımız da her daim açık kalırsa yolların ayrılış noktasını, karanlık kısımlarını ve yürümeye karar kıldığımız istikametin hayatımızı feda etmeye değer olup olmadığını anlayacağız!

İlahi bilgiye, İslam’ın ana referanslarını baz alarak baktığımızda;

Bilgi; aydınlık, yalnız dosdoğru (sırat-ı mustakim), menzili rıza-i İlahi olan bir yolu gösterecektir. Gerçekte bilgi, enaniyetli bir yaklaşımla (nefsini ilah edinen ‘ene’ ile) karşılaşmamışsa kulu ‘mutlak ilim sahibine’ kavuşturacaktır. “İşte (nefsinin) arzusunu kendisine ilâh edinen ve Allah’ın (ezelî olan) bir ilim üzere (küfürlerindeki inatları yüzünden) dalâlete attığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üzerine de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Peki, onu, Allah’tan sonra kim hidayete erdirebilir? Hiç ibret almıyor musunuz?” (Câsiye, 23).

Mutlak ilmin sahibi, ilmi; İlahi kaynaktan, kullarına ulaşana kadar en nezih (saf/berrak) yolu ve vazifelilerini seçmiştir. Vehbi olan bu güzergâh, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak derecede güvenli, yol boyu siraclarla donatılmış ve âdemoğlunun fıtratına en uygun biricik sırattır. Efendimiz (s.a.v.), “İslam fıtrat dinidir” demiştir. Müslüman, kendisini, iradesi ile bu seçkin yola bırakır. Ve Müslümanın her yönünü kapsayacak inşaa süreci başlamıştır. Yukarıda belirttiğimiz Efendimiz’in (a.v.s.) sözü gereği İslam; fıtratla buluşmuş ve kulu, Rabbine kavuşturana kadar o yapıya gerekli tadilat ve restore (aslına uygun) işlemine koyulmuştur. Fakat bu süreç, o kadar da basit ve sıradan değildir. Müslümanın tadilatı, herhangi bir anını ve herhangi bir bulunmuş olduğu mekânı kapsamayacak, dünyadaki yaşantısı boyunca hiç aksamadan, şart kabul etmeden, her vaktine, her bulunduğu mekâna ve hiçbir detayı atlamadan müdahil olacaktır.

“De ki: Şüphesiz benim namazım da ibâdetlerim de hayâtım ve ölümüm de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” (En’am, 162). Ayrıca Mutlak Âlim olan Allah (c.c.), Müslümanın samimiyetini de test edecektir: “İnsanlar, hiç imtihan edilmeden, (sadece) ‘İman ettik’ demeleriyle (kendi hallerine) bırakılıvereceklerini mi sandılar? And olsun ki (biz) onlardan öncekileri de imtihân ettik; Allah, doğru söyleyenleri de muhakkak bilir, yalancıları da muhakkak bilir” (Ankebût, 2-3). Çünkü ebedi hayatın kazanımı; Müslümanın, Yüce Allah (c.c.) ile samimiyetine, sebatına, ahde (sözüne) vefasına ve sadakatine bağlıdır.

Saf bilginin (Vahyin) ilk muhatapları;

Detaya girmeden bizim için zahiri olan ilk muhatapların peygamberler olduğundan başlarsak, Nebevi yönteme göre ‘saf bilginin’ (vahyin) akışının fertlere, tedricen içtimai alana sirayeti, peygamberlere ulaşma şekli ve vahyin bir önceki muhatapları olan gayb âlemine ait varlıkların (meleklerin) özellikleri, vazifeleri ve ihtişamları da temayüz edecektir.

“Ben insanları ve cinleri, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim. Şüphesiz rızık veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır” (Zâriyât, 56-58). Evet, bu görkemli manzara âdemoğluna adeta hiçliğini tanıttırmakla kalmıyor, varlığının ve varoluşunun nedenselliğine, yerini ve sorumluluğuna da işaret ediyor.

“Yaratan rabbinin ismiyle oku!” (Alak, 1). Bu ayetin, insan olarak ilk muhatabı Hz. Muhammed’dir (a.s). Burada ilk şoku, Efendimiz (a.s.) geçirmiştir. Bazılarımız için ise ümmi (okuma-yazma bilmeyen) birine ‘oku’ denmesinin, mantıksal bir zemini bulamamasının getirdiği şaşkınlıktır. ‘Oku’ emrinin muhatabının ‘ümmi’ olması, varlığının ve varoluşunun künhüne varamayan bir beşer için anlaşılamaz olduğu gibi sıra dışı da gelebilecektir. Çünkü Allah’ın muradını kestiremeyen ‘akıl’ için okumak, birtakım şekillerin/grafiklerin, belirli düzen ve mesafe ile objelerin kayıt altında tanıtılması ve ifade edilmesi olacaktır. Elbette ki bu dikte edilenler de insanlığın ‘okuma’ ihtiyacını karşılayan yöntemlerdendir. Lakin yeterli değildir.

“… Çünkü Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti (Kitab’daki hükümleri) indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu ise çok büyüktür” (Nisa, 113). “(Habîbîm, yâ Muhammed!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatle da’vet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl, 125). Bunun cevabı da (ümmi bir zata ‘oku’ ilahi emri), yukarıdaki ayetlerde yer alan ‘hikmet’ kavramında yatıyor olsa gerek. İslam âlimlerince hikmetin sünnet olduğu kanaati hâkimdir. Çünkü sünnet, bidayetten itibaren ‘vahy-i gayr-i metluv’ olarak İslam ıstılahında yerini almıştır. Ve hikmet verilen şahıs da Yüce Mevla’nın lütfu keremine nail olmuş demektir: “Ve seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 107). Hikmetin; eşyanın (şeylerin) hakikatını sezme ve arkasını hissetme, şeyler arasındaki bağı görebilme, bilgelik gibi izahı yapılmıştır. Neticede kevni âlemde nitelik olarak bir yerimiz olacak ve bu nitelik, uhrevi âlemde de makbul vasıfla kabul edilecekse (ki hiç şüphe yok), bünyesinde hikmet (sirac-ı münir) taşıyan Nebi’nin peşinden gitmek akla da, fırata da, gönüle de, duygulara da en uygun olan demektir. Fakat insan, tek boyutlu varlık olmadığından dolayı, beşer eğilimli maddi bakış, mana boyutuna geçmeye ket vuracaktır. Unutulmamalıdır ki insanın beşer (deri) tarafı olduğu kadar ruh tarafı da vardır: “O, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır. Sonra onun neslini önemsenmeyen bir suyun özünden yaratıp sürdürmüştür. Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiş; sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Secde, 7-9).

İslam’a göre bilginin sınırları(!);

“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup) arkasından yedi deniz daha ona yardım etse, Allah’ın kelimeleri (yazılmakla) tükenmez! Muhakkak ki Allah, Azîz (kudreti daima üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır” (Lokman-27). Yüce Allah (c.c.), zatının, ilminin azametini, insanoğluna bu ifade ile bildiriyor. Âlim olan Allah, kendi ilmi kudretini, sınırsızlığını göstermekle kalmıyor, kullarının yaratılışı gereği sınırlarının olduğunu ve bilgi edinimleri durumunda kullarının takatlarını bildiriyor ve ayrıca en yüce şari olarak onlara, emir ve yasaklar da vaaz ediyor. Bu durumu, hem sınavın hikmeti hem de kullarının mukavemetleri gereği takdir etmiştir: “Ey müminler, hoşunuza gitmediği halde, din düşmanları ile savaşmak üzerinize farz kılındı. Olur ki, bir şey hoşunuza gitmezken, sizin için o hayırlı olur ve bir şeyi de sevdiğiniz halde o, hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilemezsiniz” (Bakara, 216). “Din konusunda, size hiçbir zorluk da yüklemedi” (Hac, 22/78). “Onun için gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının” (Tegabun, 64/16). “Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez. Kişinin yaptığı her iyilik kendi yararına, her kötülük de kendi zararınadır: Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak, bizi sorgulama. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme. Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma. Ve günahlarımızı affet, bizi bağışla ve bize acı. Bizim sahibimiz ve efendimiz sensin. Senden gelen gerçekleri, örtbas eden topluluklara karşı bize yardım eyle!” (Bakara, 286).

Velhasıl… Âlim olan Allah (c.c.), insanı en güzel (ahsen-i takvîm) şekilde yaratmış (Tîn, 4), insanın Hâlık’ına nasıl bir kulluk yapacağını bildirmiş ve arzı da onun fıtratına uygun, yoktan var edip döşemiş, insanın emrine musahhar kılmıştır (İbrahim, 32-34). Allah (c.c.), ilk insanı (Âdem -a.s.-), gayb âlemindeki kullarının karşısına çıkarılmasını takdir ettiğinde (Kehf, 50 – Bakara, 30), anlaşılan o ki her ne kadar şeytanın ve meleklerin ‘insanın’ yaratılmasına tepkileri farklı olsa da hem insanın fıtratına dair hem de kendi yaratılışlarına dair birtakım bilgiye sahip oldukları gözlemlenmektedir. “Ve Âdeme bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip ‘Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. ‘Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin’ cevabını verdiler. ‘Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir’ dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de ‘Size ben göklerin ve yerin gizlisini bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi!’ buyurdu” (Bakara, 31-33).

Yüce Mevla (c.c.), insanı birtakım ilimlerle donatmakla kalmamış ona keşfetme kabiliyeti vererek benî âdemin arzdaki sorumluğu gereği ihtiyacı olan (sünnetullah) ilimleri bulup (keşfedip) bir sonraki nesle aktarmasını salık vermiştir. Her ne kadar insanoğlu kendisine bahşedilen keşf yeteneği ile kevni âlemde birtakım yasalarla karşılaşması (sünnetullah) ve bu yasalar uyarınca birtakım aletler, eşyalar (v.s.) yapması; keşf yolu ile karşılaşmış olduğu yasaları (sünnetullah) kendi adıyla markalaştırması ve imal ettiği şeylerden sonra ‘ben’ demesi, beşeri, tanrılaştırmaya kadar götürmüştür. Şahit değil miyiz, kendilerini tanrılaştıranların zalimliklerine? İnsan, Rabbine kul olsun diye yaratılmıştır, tanrılaşmaya kalkarsa kendi muvazenesini yitirdiği gibi; bile isteye önce Rabbine, sonra çevresine ve nihayetinde kendine zulmetmiş olur.

“Nitekim aranızdan size bir peygamber gönderdik: O, size ayetlerimizi okuyor, sizi arıtıp temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor; yine size daha önce bilmediklerinizi öğretiyor” (Bakara, 151). İnsanoğlu, Adem’den (a.s.) itibaren saymakla zorlanacağımız bir çok ilmi keşf yapmış, bu süreçte de edinimlerini tasnifle, her tasnifi bir dal, bir branş ile isimlendirerek ilim ehli yetiştirmiş ve yeni nesle, bu ilmin transferi için kurumlar oluşturmuş, mektepler/medreseler inşaa etmiştir: “(…) Sizi topraktan o yarattı ve sizi orada imar yapmaya (ömür sürmeye) memur etti. (…)” (Hûd, 61).

Neticede;

Aşağıda verilen ayetlerin ışığında bilginin köklerinin iki kaynaktan geldiğini, birinci kaynağın ilahi, ikinci kaynağın şeytanın iğvası (ayartması) ile oluşan beşer tandanslı ideolojiler olduğunu görmekteyiz: “Allah, şeytanı lanetlemiştir, o da ‘Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım. Kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ demiştir. Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse, elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur” (Nisa, 118-119). “İblis dedi ki: ‘Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın’. Allah buyurdu ki: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım” (A’raf, 16-18).

İşte bizi de tam burada bilginin bu kısmı ilgilendirmektedir. Karınca kararınca ilk paragraflarda bahsetmeye çalıştığımız şey, bu dünyada yaşarken bize bir yaşam biçimi (ahlak/din) belirleyen, sunan, müdahil olan, emreden ve kendisi için hayatımızı feda etmemizi isteyen, beşeri ideolojiler mi yoksa İlahi (Mutlak Âlim) olana dayalı ilim mi? Bu seçim; eline geçeceği hâsılatı ve sonuçlarıyla tamamen âdemoğluna bırakılmıştır: “(Ey Rasûlüm), işte bunlar, gayb haberlerindendir. Sana, bunları vahy ile bildiriyoruz. Bundan önce, onları ne sen bilirdin ne de kavmin… O halde sen de sabret. Şüphe yok ki kurtuluş, takva sahiplerinindir” (Hûd, 49). Şüphesiz doğrular, Allah’a (c.c.) aittir.

Vesselam…

 Yasin TEKİN

30 Mayıs 2021 /Pazar

18 Şevval 1442