Aşınma ve hasar:

Zamanın birinde; sıcağın alnında çarşı veya pazarda, adamın biri, telaşlı ve kederli bir nidayla, “Sermayesi eriyen, şu buz satıcısı fakire, yardım edecek yok mu?” diye feryad eder.

“Buz satıcısı”nın hikayesi, ariflerin gönlünü o kadar çok etkilemiştir ki; buzun erimesini (aşınmasını), bir defaya mahsus verilen ömürle (zamanla) ilintilemişler, katreye dönüşen ve her eriyen kırıntıyı, akıp giden an’a benzeterek sarsılmışlardır. Buzun erime sahnesi, kendileri açısından içler acısı bir öğreti (nasihat) halini almıştır! Onlar (arifler) için bu nasihatin ağırlığı; kalan zamanlarını daha dikkatli kullanmaya (eritmeye/tüketmeye) yönlendirmiş, pratiklerinde ve eğitimlerinde bir mihenk olarak canlılığını daima korumuştur. İşte mefkûre dolu bir nazarla bakıldığında, kimine göre sıradanmış gibi gelebilecek bir nidanın tesiri ve kazandığı anlam!

Sünnetullah gereği yaratılmışlar; aşınmaya, parçalanmaya, kimi zaman cem olmaya ve kimi zaman da yok olmaya (ölmeye) mahkûmdurlar! Ve yaratılmışlar için var edilmekle, varlığa ulaşmanın gereğidir; birtakım hasarlara, hayattan çekilmelere, kavuşmalara, varlığı boyunca birtakım izlere maruz kalmaya ve bu izleri taşımaya…

Göksel varlıklar, bulundukları döngünün içerisinde zaman ve şartlara bağlı olarak kendi yörüngeleri ve bağlı bulundukları cisimlerin çekimleri ile fezada adeta asılı durur gibi dönerler, akarlar ve hayatlarını idame ettirirler. Her yaratılmışın nihayeti gibi göksel varlıklara da aşınmalar, eceller tayin edilmiştir. Bu plan doğrultusunda içsel ve dışsal gerilmelere maruz kalarak, kendilerinden her an bir parça kopar ya da kendilerine bir parça eklenir. Bu kopuşlar ve kaynaşmalar, yok oluşlarını ya da başka bir teşekküle evrilmelerini hazırlar.

Kimi zaman bir yıldız görürüz gökte, kayar bir şekilde, derler ki: “Aslında bu, o yıldızın son ışığıdır.” Yani diğerlerine vedasıdır, hayattan çekilişidir. Artık o yıldız sönmüştür (ölmüştür) ya da başka bir varlığa dönüşmüştür! Kim bilebilir, belki de varlığını başka bir boyutta farklı şekilde sürdürecektir! Bazen de gezegenler ve diğer gök cisimlerinin, yine aynı hesabın içerisinde birbirleriyle çarpıştıkları gözlemlenir. Kader ve kaza gereği, toz dumanın kapladığı, akıl almaz hacimdeki kütlelerin uzayda darmadağın olduğu, her bir parçanın artık yeni bir yörüngeye, yeni bir yolculuğa, yeni bir hesaba mahkûm olduğu görülür: “Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi, gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. Güneşe ve aya boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir. Haberin olsun; üstün ve güçlü olan, bağışlayan O’dur” (Zümer-5).

Yeryüzünde de durum farklı değildir; Küll-i İrade, kaza ve kaderle arza da dokunur. Birtakım etmenlerle yer üzerindekiler ve içerisindekiler aşınırlar; kimi zaman bu aşınma mekanik, kimyasal olduğu gibi bazen de fiziksel olabilir. Güç, zaman ve istikrara bağlı olarak; bazen dalgaların uçurumları dövdüğünde falezlerin (yalıyarların) oluştuğu, bazen de bir boranın tozutarak yüzeydeki verimi götürdüğü ve geriye kıraç bir arazi bıraktığı; kimi zaman yağmurun, kar sularının derin vadileri oyarak nehirleri oluşturduğu ve nehirlerin de yamaçlardan, vadilerden alıp götürdükleri alüvyonu deryalara yığarak deltaları oluşturdukları gözlemlenir: “Sonra, bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi o, taş gibi yahut daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki yarılıp ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki Allah korkusu ile yukardan aşağı düşer (yüksekten aşağı yuvarlanır). Allah, ne yaparsanız (hiç birinden) gafil değildir” (Bakara-74).

Bazen de arzın derinliklerinde, kimi zaman sessiz ve kimi zaman ürkütücü kükreyişler, arzın kabuğunu altını üstüne getirirler. Görürüz zelzelelerle yerin nasıl sarsılıp uzun süreçler alsa da kıtaların farklı tanımlara maruz kaldığını ya da içerisindeki magmanın taşarak volkanlara dönüştüğünü ve erimiş metallerin soğuyarak yeni, yüce dağları meydana getirdiğini ve o dağların zirvesinde de bir baca misali kraterlerin, yağışlarla da gölleri oluşturduğunu görürüz. Kimi zaman da yer kabuğunun altındaki tabaka (kireç taşı/jips) su teması ile erir de yer kabuğu çöküverir, obruklar oluşuverir. Bu vakalar, kâinat var olduğundan beri döngüsel eksen üzerinde, değişim ve dönüşümü ile aşınmaları gerçekleştirir.

“Dağları görürsün de donmuş sanırsın; oysa onlar, bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi ‘sapasağlam ve yerli yerinde yapan’ Allah’ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır” (Neml- 88).

Restorasyon ve Rehabilitasyon:

İnsanoğlu da var olduğundan beri aşınmaya, yıkıma ve hasara o kadar çok maruz kalmıştır ki, nitelik ve nicelik olarak kendi payına düşeni almış ve almaya da devam etmektedir. İnsanoğlunda deformasyon (aşınma/orijinal teşekkülünü kaybetme) içbükey olabileceği gibi, dışbükey de gerçekleşmiştir. Tahribatın şiddetine göre azalarını, yakınlarını, yaşam alanlarını, köklerine dair çok boyutlu hafızasını (kültürünü) ve akli melekelerini ya kısmen ya da tamamen kaybettiği anlar olmuştur. Öyle dönemler de olmuştur ki insanoğlu varlığının özünü yitirmesiyle (aşınmasıyla) oluşan hasar onu (insanı ) yozlaştırmıştır (özünden uzaklaştırmıştır). İnsan evrendeki varlıklara göre daha özel bir varlık olduğundan, üzerinde taşıdığı hasarlarla hem kendisi açısından hem de onu kuşatan çevre açısından birtakım tepkisel geri dönüşleri (travmalar) olmuştur.

Âdemoğlu, yaratıldığından itibaren bu aşınmalara çözüm yolu aramış. Güvenliği için; yaşam alanına bentler çekmiş, hisarlar inşa etmiş, devletler ve ordular kurmuş. Sefa ve gıda ihtiyacı için; bağlar, bahçeler, bostanlar, eğlence alanları düzenlemiş. Yaşlanmaya ve ölüme karşı; gençlik iksirleri, tedaviler için terkipler, çeşitli yöntemler geliştirmiş ve ölümsüzlük arzusu doğrultusunda araştırmalar içerisinde bulunmuş. İnsanoğlunun yakasını bırakmayan hasarlar(!) nedeniyle, özellikle “ebedi dünya hayatı” beşer aklından hiçbir zaman çıkmamıştır. Hatta tarihte öyle medeniyetler ve kültler gelip geçmiştir ki; bu araştırmalarla iktifa etmemişler ya da geldikleri aşama (yozlaşma) itibari ile krallarının ölümünü kabul etmeyerek, onlara ehramlar (özel mezarlar) yapmışlardır. Öyle ki mezarlara “nasıl olsa ölümsüz, vakti gelince kalkacak, kalktığında hizmette kusur etmemiş oluruz!” düşüncesi ile yiyecekler, kıymetli eşyalar, hayvanlar, köleler, farklı kategoride ilim ehli ve ibretliktir ki ehramların bir benzeri yapılır endişesi ile ehramı inşa eden mimar ve mühendislerin de mezara (ehrama) diri diri gömülmesine karar vermiş ve uygulamışlardır. İnsanın ölüm endişesi ve ölümsüzlük arzusu görüldüğü üzere, maalesef onu tanrılık iddiasına, çevresini putperestliğe götürmüş ve dünyaya da yeni bir inanç (kült) peydahlamıştır.

“Nihayet şeytan Âdem’e vesvese verdi. Şöyle dedi: Ey Âdem! Seni (yediğin takdirde ölmeyeceğin ve devamlı surette cennette kalacağın), ebedilik ağacına, bir de son bulmayacak devlete delâlet edeyim mi?” (Tâ-Hâ 120).

İnsan; şahsını, yaptığı eserleri, periferik yapısını (çevresini), yaşam koşullarını ve geleceğinde olabilecek çok yönlü hasar ve aşınmalara karşı, tarihte olduğu gibi günümüzde de ilmi veri, araştırma içerisinde, geniş bir yelpazeye sahip kurumlar oluşturulmuş ve bu veriler ışığında da kendisini kuşatan saydığımız unsurların tahribatına karşı, orijinalini dikkate alarak, edinimlerini birtakım yöntemler üzerinden pratize etmiştir.

Restorasyon ve rehabilitasyon kavramları, son yıllarda toplumun alt katmanları tarafından da içselleştirilmiş, insana ve insanla ilintili deformasyonlara karşı mücadeleleri ile aşina olunan, iki ilim dalı haline gelmiştir. Restorasyon; eser ve yapıların birtakım etmenlerle yıkılan, tahrip görmüş ya da yıkılma ve tahrip olma riskine karşı yapının özüne uygun bakım ve onarım işlemeleri olarak tariflendirilmiştir. Restorasyon çalışmalarının arka planında birçok nedeni olabilir, bizim için bu işlemlerin temeldeki gayesi, özetle tarihsel hafızayı korumaktır.

Rehabilitasyon mefhumunun hedefi; özelde insan olmak kaydıyla, tüm canlı doku ve davranışlarının, birtakım illetler vesilesi ile meydana gelen tahribatı neticesinde, olabildiğince canlının özüne uygun içerikte sonuçlara ulaşılacak, sergilenen tedavi yöntemleridir. Ayrıca günümüzde; doğum ya da doğum sonrası zihinsel, fiziksel, akli melekelerini kontrolünü kaybetmiş veya yitirmiş kişilerin tedavi ve terapisine yönelik hemen hemen her yerde bir klinik (rehabilitasyon merkezleri) görmek mümkün hale gelmiştir.

İnsanoğlunun bu hasarlarına; doğum, genetik uyuşmazlık, doku yaşlanması, hastalık, kazalar, savaşlar gibi etmenler vesile olmuştur. Saydığımız bu etmenleri de olağan dışı aktifleştiren unsurlar ise ne yazık ki insanoğlunun dünyevi hırslarıdır! Çeşitli çap ve nitelikte savaş silahları (kimyasal, biyolojik, nükleer, konvansiyonel ve sofistike vs.) ve testleri, yapay gıdalar, hibrit tohumları, hareketsizlik, adaletsizlik, adı konulmamış postmodern sömürgecilik ve postmodern kölelik, yetersiz beslenme, çarpık kentleşme, küresel ideolojiye uygun eğitim, küresel sermaye ve ürünü tekelcilik örnek gösterilebilir.

İnsanoğlunun taşımış olduğu hasarlar; zihni (akli/düşünsel), fiziki olduğu gibi insan olmanın gereklerini yitirme (yozlaşma/özünü kaybetme) olarak da ortaya çıkmaktadır demiştik. Özellikle insanoğlunun çağımızda giderek yaygınlaşan duygu, düşünce ve davranış bozukluklarına (depresif hareketlere) duçar olduğu, bu durumdan kurtulmak için kliniklerin kapısını aşındırdığı, ruh ve sinir ilaçlarına muhtaç olduğu malumdur. Asıl vahim olanın tedavi içerisinde olan hastalardan ziyade istatiksel verilerin ışığında, küresel ölçekte bakılırsa; yığınla farklı aşamalarda depresyon hastalarının varlığı düşünüldüğünde trajedinin boyutu gözler önüne serilecektir. Acıklı olan bir mevzuda tedavi içerisinde ve nihayetinde olan hastaların ekseriyetinin daha içler acısı duruma düştükleridir!

Meseleye İslam nazarı ile yaklaşmak ve İnsani tefekkürle (yozlaşmamış) değerlendirmek:

Bu tür kliniklerin (rehabilitasyon merkezlerinin) çoğalması, insana yapılan yatırım olarak düşünüldüğünde sevindiricidir! Ancak insanoğlunu, bu kadar muhteviyatı geniş çap ve nitelikte, hasar içerisinde bırakan etmenlere karşı ne kadar mücadele verilmiş veya yatırım yapılmıştır? Müslüman olarak aklımıza şu gelmektedir: İnsan mükerrem bir varlık olması hasebiyle onun (insanın) hasarlarını gidermek öncelik (mi olmalıdır?) olmamalıdır! Oysaki asıl gayenin; insana hasar verecek tüm etmenleri ortadan kaldırmak ve bu etmenlerin tekrar yüzeye çıkabilecek tüm kanallarını tıkamak olmalıdır. Bu fiile edille-i şeriyye’de ‘seddi zerai’ başlığı ile geniş bir yer verilmiş, Peygamber varisleri olan ulema da üzerine düşeni yaparak Müslümanlara bu konuda ciddi miraslar bırakmışlardır (Allah -cc- hepsinden razı olsun). Düşündürücüdür; ilahi sanatkârın halden hale getirip özel olarak yarattığı ve gayb âlemindeki yaratılmışları dahi ona (insana) secde etmelerini emrettiği bu varlığın, son tahlilde düşürüldüğü bu hal en çok sanatkarın ağrına gitmiştir!

İnsanın dünyevi hırs ve ifsadı kaynaklı aşınmalardan, yozlaşmalardan kurtulması, ancak aslına rücu etmesi ile mümkün olacaktır. Bunun gerçekleşmesi için de insanoğlunun, İslam’ın, kendisine temas etmesine izin vermesiyle zuhur edeceğini de bilmesi gerekir. İnsanın yaşadığı aşınmanın en ciddi ve mevzuumuzla direkt alakalı olanı yozlaşmasıdır (aslını/özünü yitirmesidir). Yozlaşma, onu (insanı) sahibinden, çevresinden hatta kendinden koparmış ve geldiği aşama ile müstekbirliğin farklı kulvarlarına taşımıştır. Deforme olmuş kişiliği ile de kendisini ve içler acısıdır ki dokunmuş olduğu yerleri de ifsad etmiştir/etmektedir: “Bunlara, ‘yeryüzünde fesad çıkarmayın’ denildiğinde, ‘biz ancak ıslah edicileriz!’ derler” (Bakara-11).

İnsan; kendisini değerli kılan bağlardan uzaklaştıkça, bu bağlar da ondan uzaklaşmış ve insanın uzaklaştığı bu bağlarla arasındaki mesafeye göre İslam, ona yeni sıfatlar ve isimler vermiştir. Kimi zaman geldiği nokta itibari ile ‘esfeles safilin’, ‘belhum adal’, ‘şeytan’, ‘tagut’ ve kimi zaman da müfsit karakteri ile Firavun, Nemrut, Ebrehe, Ebu Leheb gibi müşahhas, ibretlik numuneler olarak karşımıza çıkarmıştır: “Allah, ‘evet, öyle. Ayetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun’ der” (Tâ-Hâ, 126). “Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah, âdil olanları sever” (Mâide- 42).

İslam nazarı:

“Doğrusu Allah indinde din, İslam’dır. (…)” (Âl-i İmrân-19).

Din; insanoğlunun bizzat tercih ve iradesi ile bir merciye tabii olup, onun için hayatına yön vermesi veya hayatını ona adamasıdır. Dar anlamda ise kişinin dünya hayatındaki yaşam tarzıdır. Dolayısıyla seçimlerimiz ve pratiklerimiz hayatımızı şekillendirir. Hayatımızın almış olduğu form ise bahtımızın aydınlık veya karanlık olmasına götürür: “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar” (Bakara-257).

Allah, insanı yaratmış lakin onu başıboş bırakmamıştır. Fıtratına uygun koşullar var etmiş, kulluğunu unutmaması için elçiler ve kitaplar göndermiştir. Bu minvalde Adem (a.s.) atamızdan bu yana insanoğlu yozlaşması ile pik dönemleri yaşadığı dönemlerde (özünü terk ettiğinde), İslam tüm heybetiyle onun (beşerin) karşısına çıkarak, ilahi yöntemle, onu (beşeri) özüne davet etmiştir.

İslam, yozlaşmış toplumları, ıslah (rehabilite) etmek için kıyam ettiğinde şu amillerle karşılarına çıkar ve onların tedavileri için de herhangi bir ücret talebinde bulunmaz: “İşte o peygamberler, Allah’ın her bakımdan doğru yola erdirdiği kimselerdir. Öyleyse sen de artık onların yoluna tâbi ol ve şöyle de: Tebliğime karşılık sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Bu Kur’an, akıl sahibi bütün varlıklar için bir hatırlatma ve bir öğütten ibarettir” (En’âm-90).

İslam’da toplumsal ıslah:

1- Hasta ve hastalık; İçtimai alana sirayet etmiş, pik aşamasına gelmiş hastalık (yozlaşma) ve yozlaşmış toplumun tespiti,

2- Nebi ve yöntem; Yozlaşmış toplumun içerisinden (kendilerinden) özellikle nezihliği, eminliği ile ünlenmiş, kabul görmüş bir kişinin ilahi irade ile peygamberlik verilmesi (vehbi) ve o peygamberin de ilahi yöntemle mevcut (görevlendirildiği) toplumu ıslaha koyulması,

3- Kitap ya da suhuf (sayfalar); İlletlere göre, tedricen, peygamberlerin ilahi irade ile iletişim esnasındaki verileri, ilahi takdir ölçüsünde kayıt altına alması ve toplumlara iki cihan saadetlerine vesile olacak yaşam kılavuzu olarak sunması,

4- Otorite (İlah); Külli güç (irade), âdeti (sünnetullah) gereği yarattığı kulunu başıboş bırakmadığını göstermesi, kulunun özüne dönmesi ve yozlaşmış yaşantısına bir daha asla (illa) dönmemesi kaydıyla, geçmiş taşkınlıklarına rağmen ona merhamet etmeye ve onu bağışlamaya kapılarını sonuna kadar açtığının güvencesini vermesi.

“O Allah ki; O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Mutlak hâkimiyet/egemenlik sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden) El-Melik’tir. (Mukaddes, eksikliklerden münezzeh olan) El-Kuddûs’tür. (Tüm eksiklik ve kusurlardan münezzeh, kullarına esenlik veren) Es-Selâm’dır. (Kalplere iman ve güven veren) El-Mümin’dir. (Her şeyi kontrol eden, mutlak otorite ve hâkimiyet sahibi olan) El-Müheymin’dir. (İzzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz’dir.(Gönül kırıklıklarını gideren, her şeye boyun eğdiren) El-Cabbâr’dır. (En büyük olan ve kibir sahibi olan) El-Mütekebbir’dir. Allah, onların şirk koşmalarından münezzehtir” (Haşr-23).

Ancak İslam’ın, insanoğlunu yozlaşmış durumundan çekip alması ve aslına rücu etmesi için insanoğlunun da birtakım fedakârlıklar içerisine girmesi gerekiyor ki fıtrat, İslam’la kucaklaşsın ve ıslah gerçekleşebilsin. İnsanın tarafsız (objektif) yaklaşımı, ancak kendi gerçeği ile yüzleşmeye cesaret edip niyetlendiğinde ilk adımı atmış olacaktır. Bu, öyle böyle büyük bir adım değildir! Kimimize garip gelebilir, lakin bu adım, aynı zamanda beşerilikten (üst deri/kılıf olmaktan) çıkıp insan olma yolunda da atılan ilk adımdır! Çünkü bu adım, içerisinde; duyma, düşünme ve tarafsızlık taşımaktadır. Zahmet edip ses vereni dinlemek, idrak edebilmek ve tarafsız olabilmek ise; ilim tahsili yapmak ve çerağ olmak için en önemli prensipler arasında yer alır. Bu eylemleri ile insan akıbeti için çok büyük iş yapmıştır. Bir an olsa dahi dünyanın merkezinden, zatını çekerek egosundan sıyrılmıştır. Bu eylem ile edinimlerinin ona kazandıracağı, sınırlarını (haddini) görmesi ve bilmesi olacaktır. Sonrası ise tercihine kalmıştır!

İslam’a, insanın yaklaşım (İslam’ın daveti karşısında insanın duruş) şartları:

  1. Objektif bakışın gerekliliği; Samimiyetle İslam’ın teklifini dinlemek ve anlamaya çalışmak,
  2. Yaratılmışlığı ve aldığı form; Anne rahmine düştüğü ilk andan itibaren, dünya hayatını terk edeceği ana kadar kaydetmiş olduğu form (şekil) değişimlerini derin ve ibretle tefekkür etmek,
  3. Sorumluluk; Dünyadaki varoluşunun künhüne vakıf olmak ve idrak etmeye gayret etmek,
  4. Ecel; Hangi inanışa, hangi düşünceye sahip olursa olsun ölüm gerçeğini unutmamak,
  5. Tercih; Cüzi iradesi ile İslam’ın teklifi ve fıtratının sesine kalben kulak vermesidir.

Netice:

Meleke ve istidadımızın, akıl ve hislerimizin; haricimizdeki olayları, ifadeleri, sesleri, renkleri, rayihaları ve nesnelerin kombinasyonunu münferiden farklı algılama ve onları ayrı anlamlandırma gibi bir huyları vardır. Fıtri temayüllerimiz dışında, kalb dünyamızı inşaa eden inanç, örf, aile, almış olduğumuz eğitim, içerisinde bulunduğumuz içtimai değer yargıları, adeta parmak izlerimizin farklılığı gibi ‘ben’ dünyamıza dair birer mana ve lisan dili oluştururlar. Biz, bu etmenlerin bileşkesi ile, dış dünyamızı ona göre temaşa, tahayyül, tasvir ederiz. Ayrıca konuşma yeteneğimiz ve kelime dağarcığımıza göre de ifadelendiririz.

Lisan, iletişim kurmada Yüce Mevla’nın (cc) biz nakıs kullarına ikram etmiş olduğu tartışmasız, değeri ölçülemeyecek bir nimettir. Evet, buz kırıntılarının katreye dönüşmesi ve –Allahualem- o damlaların o sıcak yaz gününde daha yere düşmeden buharlaşmış olma ihtimalini de varsayarsak, buz satıcısının feryadı ve bu manzara karşısındaki ariflerin kederleri ile harmanlandığında ortaya kim bilir daha ne anlamlar çıkacaktır?

Ez cümle; Safiyetle sergilenen tavırların, söylenecek kelamların belki de şu an anlamı olmayabilir. Bu dünya hayatından da çekilebiliriz. Lakin geleceğe bırakacağımız bir feryat ve o feryadı anlamlandırıp kalbimizdeki manayı halet-i ruhiyemiz ve lisanımız (dilimiz) ile yansıtabildiğimizde, bizim terk-i diyar ettiğimiz şu fani dünyaya dair gelecekte, umulur ki bir kalbe temas etmiş, onunla adeta konuşmuş ve kendimizi ifade etmiş olabiliriz. İşte o zaman taşıdığımız değerler de anlam kazanacaktır; geleceğe tohum serpmek gibi! Bir de geçmişten gönderilen o tohum, mümbit bir yüreğe intikal etmişse, seyreyle her neredeysen semereni! Buz tacirinin emeğini, kaygıya; kaygısını da feryada taşıdığı ve bu feryadın bir arifin gönlünde oluşturduğu iklimin dışa yansıması, bilkuvvenin, bilfiile dönüşmesine ibretlik misal teşkil etmiyor mu? Ya buz tüccarı ya da arif olmak! Ne dersiniz?

Şüphesiz sözün en güzeli ve en doğru olanı Allah’a (cc) aittir. Selam ve dua ile…

Yasin TEKİN

10 Ağustos 2021 Salı

2 Muharrem 1443