“Her şey zıddıyla kaimdir.”

Kavramların etimolojisinden ziyade, sözlerin kalbimizdeki mahiyeti ve manası ile baktığımızda, yukarıdaki ifade bana diyor ki: “Bir şeyin tanımı, varlığı, devamı ve mücadelesi zıddı ile vardır. O şeyin zıddı, her neyse o şeyi tanımlar, güçlendirir ve görünür hale getirir. Acı-tatlı, yumuşak-sert, sıcak-soğuk, varlık-yokluk, az-çok vs.” Tabi ki Yüce Mevla’mı tenzih ederim. O’nun hiçbir konuda dengi, benzeri, eşdeğeri, O’nu tanımlayan zıddı (karşı güç) yoktur. O, kendi kendini bize, kendisi ile algılarımıza (yaratılış özelliklerimize) uygun tanımlamış ve tanıtmıştır (İhlâs, 1-4).

Bizim için hayatın zıddı ne olabilir? Hayat, kendisini ne ile tanımlandırabilir? Rakibi, kendisinin gücünü gösterecek, hangi karşı bir güç olabilir? Acaba; 1. Ölüm mü? 2. Var olmamışlık mı (hiçlik mi)? 3. Aklı zayilik mi? 4. Beden bulmamışlık mı? 5. İnanç mı? (vs.)

  1. ÖLÜM:

Lakin hayatın zıddı; hayatı tanımlayan, hayatın varlığını kabullenen, hayatla mücadele eden hatta hayatı kendi alanına (kapsamına) çeken ölüm, bizim için hayatın varlığını bize gösteren gerçeklerden bir tanesi. Ölüm de hayat gibi mahlûklar için kararlaştırılmış bir gerçek. Tabi ki insan, bu kavramlar karşısında her ne kadar onları tanımlamaya kalkışsa bile kendisi de bu kavramlarla varlığını sürdüren ve kendisini tanımlayan bir varlık.

Peki, bizim için hangi anımız ölü, hangi anımız hayata dairdir? Bu sualin cevabını, ne tür bir referans, nasıl bir jargon, hangi edebi terimler, kime dair biyografi veya model tanımlar? Kimine göre ölüm, yaşamsal faaliyetlerin dolayısı ile insanın sonu, fakat İslami referanslara göre ise işin rengi, evrilmesi ve süreci farklı; Hz. Muhammed (s.a.v) niçin şöyle demiştir: “Kişi öldükten sonra amel (fiillerinin/faaliyetlerinin kayıt edildiği) defteri kapanır. Yalnız üç kişi hariç; salih evlat yetiştiren ebeveyn, kendisinden sonra istifade edilecek ilim bırakan âlim ve sadaka-i cariye (mahlûkatın yaşamsal faaliyetlerine müspet katkıda bulunmak kaydıyla yapılan eser) de bulunanlar müstesna.”

Sözü gereği dünya hayatı ölümle nihayete erdikten sonra hala bazıları için fiillerinin (faaliyetlerinin) kaydının yapılması, dünya hayatından çıkmış bir Müslümanın fiillerinin (salih amellerinin) devam ettiği ve gerek gayb gerek dünya âlemindeki şahitler de tutularak kayıt altına alınıyorsa, bir bakıma bedenini yitirmiş fakat faaliyette bulunabilen bir Müslüman için yaşıyor, hayattadır, niçin demeyelim? Fiil, bir eylemi, bir hareketi tanımlıyorsa; hayat, içerisinde zaten eylem ve hareket barındıran unsur değil midir?

Bir de ‘Şehadet’ mefhumuyla, ölüm zaviyesinden hayatı, İslami referanslarla tanımlar ve içselleştirmeye gayret edersek; hayat ve ölüm bizim için devasa bir uzam meydana getirecektir. Her ne kadar ‘Şehadet’ mefhumu, İslam dışı ideolojiler tarafından yozlaştırılıp yorulsa da rabıtası, Rabbiyle her an diri, sağlam ve itminan bir gönle sahip mümin için şehadet yaşamsal faaliyetin pik noktasını oluşturacak ve müminin arzdaki durağı (!) ona göre şekillenecektir.

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler” (Âl-i İmran, 169 /170). Abdullah İbni Mes’ûd (r.a) bildiriyor ki: “Biz, Âl-i İmrân Sûresinin 169. âyet-i kerîmesinden Resûlullah Efendimize suâl etmiştik. Cevabında buyurdular ki: “Onların (şehitlerin) ruhları, birtakım yeşil kuşların kursaklarındadır. Arş’ın altında onlar için asılmış olan çok kandiller vardır. Onlar, cennette diledikleri yerlere uçarlar. Sonra bu kandillere gelip girerler. Rableri onlara nazar eder ve “Arzu ettiğiniz bir şey var mı?” diye sorar. Onlar da, “Neyi arzu ederiz ki, biz cennette dilediğimiz yerlere gidebiliyoruz” derler. Rableri, bunu (suâli), onlara üç defa tekrar eder. Bu defa onlar, bir cevap vermeleri icâb ettiğini anlayıp, “Ey Rabbimiz! Bizim ruhlarımızı, cesetlerimize iade et! Senin yolunda tekrar şehit olalım” derler. (Bu mümkün olmadığı için ve başka) bir hacetleri olmadığı görülünce terk olunurlar (artık bu suâl kendilerine sorulmaz.)” İtaatkâr olan mü’minlerin ruhları, cennet bahçelerinde bulunur. Bunlar, oradaki nimetlerden yemezler ve içmezler; lâkin kendileri için hazırlanmış olan nimetlere ve mükâfatlara bakarlar.”

Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerif’in ışığında hayat; farklı bir boyutta, kendini tüm canlılık ve ihtişamı ile göstermektedir. Zaten bir yerlerde hareket, temaşa, muhabbet, canlının ihtiyaçlarının giderilmesi, seyr-ü sefer, huzur, güvenlik ve içinde bulunulan durumun vaad edildiğine şahitlik ederek kendilerinden sonra gelecekler için yaşadıkları ortamın latifliğini haber vermeleri vs. ve en önemlisi, bunlarla birlikte bir kul için bir de ebedilik yazılmışsa, hayat; tüm alanları ile ilahi bir anlam kazanacak, Mevla’nın ahdi gereği hak eden kullarına hiçbirhavsalanın alamayacağı, muhteşemlik ve cömertlikle, kesintisiz ikram edilecektir.

  1. VAR OLMAMIŞLIK:

Eğer varlığına takdir edilmemişse bir şey, zaten şey değildir ve onun varlığından söz edilemez. Varlığına karar kılınsa idi o şey, var edilirdi ve o şeye dair hayatının tanımlaması yapılabilirdi. Demek ki hayatı tanımlamak için var olmamışlığa da ihtiyaç vardır.

İnsanın varlık sürecini, insan olmanın mevcudiyetini (ruh-madde-meleke-kimlik) ve önemlisi de bir Müslüman olarak düşündüğümüzde; insanın varlığını bu vücudu oluşturan parametreleri de yaratan (yoktan var eden) külli gücü de hayatı tanımlamak için devreye (olmazsa olmaz) koyarsak hem hayat kavramı, hem de biz âdemoğlunun yaşam-hayat-varlık tanımlaması aydınlığa kavuşacaktır.

“İnsan olarak doğar, yaşar (nasıl bir yaşamsa/hayatsa…) ve ölürüz.” Sık duyulan, sık kullanılan ifadelerden biridir. Bu düşünceye sahip beşer aklı, her şeyi mülkleştirdiği gibi kendisini de kendine mülkleştirmiş, adeta kendi etini, ruhunu kemiren bir varlığa dönüşerek, hiçbir kutsal tanımamakla kalmamış, kendi öz saygısını da yitirmiştir. Hayata, benmerkezci ve materyalist yaklaşımın ulaştığı fikri deformasyonun neticesidir hayatı parçalamak ve tek boyutlu tariflendirmek.

Bu deyim; var oluş, varlığın ve kaybedilen, tüketilen varlık için kullanılır. Aslında bu deyime, bu düşünceye sahip beşer aklının hayattan ve hayatın nihayetinden kaçmak için kullandığı zamanlar için de düşünürsek, bu ideolojiyi karşısındakine ikna, nasihat etmeye yönelmesi ve sadece bu deyimin muhatabı karşısında bile kişi (beşer aklı) ‘imiş gibi’ kendisini kandırır. Ama buna rağmen bu telkin, bünyesinde eksik yanlar ve zihinsel yumrular barındırsa da yine de bir çeşit hayatın varlığının ve sürecinin kabulüdür. Bizim için hayatın tanımı doğumla başlayıp ölümle biten gerçek midir? Doğumdan önceki ana rahmi ve ondan önceki elest (ruhlar) âlemi ve ölümden sonraki âlem-i berzah, yeniden diriliş (ahiret), cennet ve cehennemin varlığı hayat veya hayatın bir parçası değil midir? Hayatı tanımlamak için bu gerçekler (gayb düzlemi), bizim için ne kadar gerekli ve ihtiyaçtır?

  1. AKLI ZAYİLİK Mİ?

Ya aklı zayilik! “Akıl, büyük bir nimettir” deyimini ihmal etmeden, diyoruz ki aklın olmadığı yerde sorumluluk yoktur. Çünkü inandığımız kaynak, bizi bu sonuca götürmektedir. Peki, sorumluluk yüklenmeyen bir beden için (her ne kadar anatomik olarak yaşasa da) yaşıyor denebilir mi? Tabii ki her varlığın bir sebeb-i hikmete binaen yaratıldığına inanıyoruz. Aklı olana sorumluluk yüklenmişse, o halde sorumluluk, ihtiyar halinde olmak, ihtiyar hali ise irade gösterebilme melekesine sahip olmak demektir. Anlaşılan o ki böyle bir melekeye sahip bünye, vücudu (maddi boyutu) fevkalade özelliğe sahip olması veya maddi bedenin de her hangi bir hasarın olması hayatı tanımlamak için ne şahıs ne de mefhum yönünden engel değil.

  1. YA BEDEN BULMAMIŞLIK!

Elest âleminde ahitleri gerçekleşip, vücut bulmak için sıra bekleyen ruhlar. Evet, bizim için gayb; mahiyeti, nedenliği, nasıllığı, zamansallığı bilinmeyen lakin inancımızın bize sınırlı ve sırlı sunduğu bir gerçek. “Hani Rabbin, Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkarıp da onları kendilerine karşı şahit tutmuştu (ve buyurmuştu ki:) ‘(Ben) sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Bütün ruhlar) (dediler ki:) ‘(Evet! Sen bizim Rabbimizsin!) Şahit olduk!’ Ta ki kıyamet günü: “Doğrusu biz, bundan habersiz kimselerdik!” demeyesiniz” (A’raf, 172). Acaba dünya yaşantımızda anlarımız, tercihlerimiz, karşılaştığımız herhangi bir sorun, şahıslar veya farklı ortamlar karşısında (vs) bir an (o anın miktarı ne kadarsa) bile olsa endişelenerek düşünsel bazda (aklı başında biri için) durup sorgulama yapmıyor muyuz? Belki de (Allahualem) ‘elest’ âleminin ahdi ve hatırası, bizi aslımıza rücu etmeye, temkinli olmaya davet ediyordur?

Nemrud’un, atam Peygamber İbrahim’in (as.) gerçekleri haykırması ve batıl yönelişleri yermesi karşısında afallayarak anlık; hakikat ve batıl arasında med-cezir hali yaşaması nasıl tanımlanabilir? “(…) (O ise:) “Ben (de) hayat verir ve öldürürüm!” dedi. İbrahim (bunun üzerine): “İşte şüphesiz Allah, güneşi doğudan getiriyor, haydi (sen de) onu batıdan getir!” dedi de artık O inkâr eden şaşırıp kaldı. (…)” (Bakara, 258).

  1. İNANÇ

“Onlar, Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler. Rablerine saygı duyarlar ve hesabın kötüsünden korkarlar” (Rad, 21).

Denir ki: ‘birleştirilmesi/bitiştirilmesi gereken şey’ akrabalık bağı, fıtratın İslam’la birleştirilmesi, bir hak peygambere iman eden kişinin yaşadığı dönemde yeni bir hak peygamber zuhur etmişse derhal zuhur edene iman etmesi (Hz. Muhammed’in –as.- son Peygamber olduğunu hatırda tutarak) vb. ile izah eden âlimler olmuştur. “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse; karanlıklarda kalıp ondan çıkamayan kimse gibi midir hiç? İşte böyle, kâfirlere işledikleri süslü gösterilmiştir” (En’am, 122).

“Ey iman edenler, sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Peygamberi ile Allah’a icabet edin! Ve bilin ki Allah, gerçekten kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz, kesinlikle O’nun huzurunda toplanacaksınız!” (Enfal, 24).

Bu ayetler ışığında da Yüce Allah’ın davetine icabet ederek, iman etmenin cehaletten (karanlıktan) kurtularak dirilme/hayat bulmanın gerçekleşeceği bildirilmiyor mu? Yani ‘cehaletin ölmek, İslam olmanın hayat bulmak’ olduğu müjdeli bir sonucu çıkmıyor mu? Ve “ilim, amelin önderidir” diyen Peygamber Efendimiz (s.a.v), ilmin (dünya ve ahiret huzuru verecek) insanın hayatına ışık tutacağı, amellerinde muvazene ve itminan sağlayacağını bu ifadesinde anlatmıyor mu?

SONUÇ

Hayatı; belki de içerisinde bulunduğu âlem, boyut, zaman, inanç, ölüm, hiçlik ve hayatın kendisi ile ifade etmek, bu saydıklarımızı (aklımızın yettiği kadarıyla) istikrar bulunacak hayatın (beka âleminin) basamakları görmek ve bellemek de yerinde olacaktır. İnsana dair farklı evreler, döngüler olsa da her parçayı bütüne ait bilmek, bütünü; parçaları tam ve yerinde iken tariflendirmek bizim için anlamlı olacaktır. Yoksa parçaların bütünü ifade etmeyeceği ve bir parçanın dahi olsa bütünden koparılarak ayrı ifade edilmesi bizi bütünün de parça olarak mefhumlaşmasına götürecektir ki nihayet olarak düşünce dünyamız, zahiri dünyamız ve ahiretimizin tekâmülü sekteye uğrayacaktır.

Peki, hayat mı kalıcıdır? Yoksa ölüm mü? Allah Resulü (s.a.v) diyor ki: “Mahşer meydanına ölüm, siyah bir kurbanlık olarak getirilir ve kurban edilir. Artık ölmek yoktur (ebedi hayat vardır)”. Bu sahneden sonra ölüm, öldürülmüş, Yüce Mevla’nın takdir ettiği kullar için ölümsüzlük (ebedi bir hayat) başlamıştır. Lakin manzaranın ihtişamı ile kimi yüzlerin simsiyah, kimilerinin nurlarının önlerinden gittiğine tanıklık edilecektir. Asıl ibretlik, mahşeri hayatın akışı ile cennet ve cehennem kavşağına kuşbakışı nazar ettiğimizde, ashab-ı meş’eme açısından trajedisi ortaya çıkacaktır. Çünkü ölüm yok edilmiş, ebedi bir cehennem hayatı (kimileri için); döşekler, gıdalar, meşrubatlar ve çeşitli vasıflarda hizmetçiler, Âlemlerin Rabbi tarafından yoktan var edilmiş ve hizmete sunulmuştur.

Ve cehennemliklerin birbirlerine düştüklerine, toprak olmak isteyenlere, hakkalyakin karşısında nedametlerinin peşine düşerek, bir kere daha yeryüzüne gönderilmek isteyenlere şahitlik edilecektir. Bununla da kalmayacaktır; Cennetin kokusu, cennet yaşantısının coşkusu ve cennetliklerin nurları, cehennemliklere hissettirilecek lakin cennet yaşantısına dair anlık talepleri dahi reddedilecektir. İşte bu da bir hayat ama korkunç, azap dolu ve ibretlik (Rabbim koru bizi!). Öyle değil midir? Tercihlerimiz, bumerang etkisinde bulunmuyor mu? Ve tercihlerimiz bizi nihayetinde hayatlarımızın niteliğini oluşturmuyor mu?

Şüphesiz doğrular Allah’a aittir. Vesselam…

Yasin TEKİN

17 Mayıs 2021/Pazartesi

5 Şevval 1442