• Ali Kaçar

    ABD’nin Yeni Yönetimi ve Türkiye

    - 14 Mart 2021

ABD’de 3 Kasım 2020 seçimleri nihayet neticelendi ve ABD’nin 78 yaşındaki yeni başkanı Joe Biden da koltuğuna oturdu. Sancılı bir süreç yaşandı, ABD’de! Ümid ederiz ki, daha da yaşar. Çünkü bu yaşananlar, ABD’nin diğer ülke halklarına yaşattıklarının yanında devede kulak bile değildir. Hatta ABD’nin çeşitli ülkelerde gerçekleştirdiği katliamların, saldırıların, tecavüzlerin, darbelerin, iç ayaklanmaların binde biri bile değildir. Çünkü ABD’de yaşananlar, sadece Afganistan’da ya da Irak’ta veya Filistin’de, Vietnam’da, Kamboçya’da ve daha birçok yerdeki zulümlerin yanında, hiç mesabesindedir. Nagazaki’de, Hiroşima’da, Irak’ta, Afganistan/Tora Bora dağlarında, Kunduz’da, Kandahar’da, Batılıların hatta insanlığın yüz karası Guantanamo’da, Suriye’de ve daha birçok ülkede katledilen bebeklerin, kadınların, yaşlıların, mahremiyetleri çiğnenen insanların, henüz daha ahı tutmamıştır. Onların ahı tuttuğu zaman, ABD ve işbirlikçilerin vay haline! İnşaallah, bu günler de çok uzak değildir.

ABD’de kongre baskını, sokak gösterileri, iç kargaşalıklar, terör olayları, iç ayaklanma, darbe gibi olaylar, ABD’nin şimdiye kadar kendi ülkesinden çok uzak ülkelerde organize ettiği türden olaylardı. ABD yöneticileri ve halkı, diğer ülkelerdeki bu tür hatta daha kanlı olayları, viskisini yudumlayarak seyretmeye alışkındı; evler mi yıkılmış, camiler, okullar, hastaneler mi bombalanmış, mahremiyetler mi çiğnenmiş, yıkıntıların altında küçücük bedenleri parçalanmış henüz yeni doğmuş bebekler ya da 70-80 yaşında yaşlılar mı var, hiç umurlarında bile olmamıştı! Mazlum halkların kanları ve gözyaşları üzerine kurdukları zulüm ve kan kokan saraylarında, villalarında, eli kanlı conileri tarafından gerçekleştirilen bu tür olaylar, onlara haz vermekteydi. Ancak şimdi hiç tahmin etmedikleri, kendilerinden hep uzak tuttukları bu tür olaylar, en kutsal mabetleri olan kongrelerinde, sokaklarında, caddelerinde hatta evlerinde meydana gelmeye başlamıştır. Bu olaylar, kendilerinin Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve diğer coğrafyalarda kanlarını döktükleri o masum insanların çektikleri acıları ve akıttıkları gözyaşlarını hatırlatır mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü kendilerini üstün insan, beyaz ırk olarak gören bu katiller güruhu, diğer insanları, kendilerine hizmet ettikleri müddetçe yaşamaya hakları olan ‘varlıklar’ olarak görmektedirler.

ABD’de yaşanan bu olaylara, ‘ne oluyoruz’ diye çığlık atanlara, ABD’ye toz kondurmayan satılık kalemşörler de, beyinlerini/ruhlarını üç-beş dolara satmış ABD’lilerden çok ABD’lileşenler de dâhil olmuştur. Onlar da bu tür olayları ABD’ye yakıştırmıyorlar. Çünkü bu tipler, daima ABD’yi ve sistemini sığınılacak güvenli tek liman olarak görüyorlardı ve buna da alışmışlardı. Ama çok güvendikleri bu ülkede de hiç beklemedikleri bir şeyler olmaya başlamıştı. Çünkü unuttukları bir şey vardı, o da mazlumların ahı! Hani bir söz vardır: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.” Bu, durduk yere, boşuna söylenmiş bir söz değildi. Hesap dönmeye başlamıştı. Çünkü zulüm, ilanihaye devam etmezdi ve gün gelecek bumerang gibi hesap da er ya da geç dönecekti. O gün, bugün mü, bunu zaman gösterecektir. Ayrıca dünyaya nizamat veren ABD’nin düştüğü bu hal, aslında yadırganacak bir hal de değildir. Kanla, zulümle, katliamla, işgal ve sömürüyle güçlenen ve dünya jandarmalığı yapan her ülkenin başına gelebilecek olan, ABD’nin de başına gelmiştir. Tarihin çöplüğü, bu tür zalim, kan dökücü, emperyal ülke ve yöneticileriyle doludur. Bu, tarihte göz gezdiren herkesin çok kısa bir sürede ulaşabileceği bir sonuçtur. Bugün, ABD’de olup bitenler, “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez” sözünün tecellisinden başka bir şey değildir. Bunu derken, “ABD bitti, çöktü!” anlamını kastetmiyorum. Ümid ederim ki bu, ABD için sadece bir başlangıç olacaktır. ABD gibi emperyalist süper bir ülkenin, küresel bir gücün çöküşü, elbette bugünden yarına gibi kısa bir sürede olmayacaktır. Ama bugün olup bitenler ve devam eden/edecek olaylar, inşallah ABD için sonun başlangıcını oluşturacaktır.

ABD, şimdiye kadar Türkiye dâhil hiçbir ülkenin egemenliğine, bağımsız oluşuna, sınırlarına, ülke bütünlüğüne asla saygı duymamıştır, bundan sonra da duymayacaktır. Birçok ülkede, iç kargaşalık çıkararak, ülkedeki muhalefeti destekleyerek ya da küresel tetikçi örgüt gladyosunu/kontrgerillayı kullanarak darbe yaptırması veya terörü harekete geçirmesi, ABD’nin emperyal amaçlarının hiçbir sınır tanımayacağını göstermektedir. Menfaatlerine karşı çıkan, boyun eğmeyen her ülkeyi kabadayılıkla, zorbalıkla, askeri güçle ya da ekonomik yaptırımlarla boyun eğdirmeye zorlamaktadır. Aksi halde Trump’ın, Venezuela’da halkın oyu ile seçilmiş Nicolas Maduro’ya karşı darbe çağrıları, seçilmiş bir yönetimi kabul etmeyerek kendi güdümünde, lejyonerlerden oluşan yeni bir yönetim tayin ettiğini söylemesinin bir anlamı olur muydu? Ya da Filistin’de, Filistin halkına ait olan yerleri/toprakları, özel mülkleri, sanki babalarının çiftliğiymiş gibi “Siyonist katillere verdim” demesinin bir karşılığı olabilir miydi? Trump’ın, uluslararası cinayet şebekesine dönüşen işbirlikçi ve hain Suud Veliahtına “Kıçını ben kurtardım” demesinin yenilir yutulur bir tarafı olur muydu? Keza Trump’ın, hain ve işbirlikçi Suudi Kralı’na “Biz olmasak iktidarda 2 hafta bile kalamazsın” söylemi, anlamsız olmaz mıydı? Bu söylem, halkına zulmeden, halkına rağmen iktidarı ele geçiren, ülke imkânlarını çarçur ederek Batılı müstekbirlere peşkeş çeken işbirlikçi ve insanlık düşmanı ülke yönetimlerinin, ABD yardımıyla yönetimlerini sürdürdüklerini açıkça göstermiyor mu? Bu kralların, sultanların, işbirlikçilerin, bu kadar alçaltılmışlığın karşısında sessiz kalmaları, nasıl ve ne ile izah edilebilir? Bu gerici, işbirlikçi yönetimlerin gerek kendi ülkelerinde ve gerekse diğer ülkelerde işledikleri insanlık dışı katliamları ve siyasi suikastları örtbas eden Trump ve ABD yönetimi de en az bunlar kadar hain ve suçlu anlamına gelmez mi? Ama herkes bilmeli ki, mazlum ülke halklarının ve nefessiz bırakılarak katledilen George Floyd’ların ahı, Trump’ı da, bu zulümlere sessiz kalanları da asla rahat bırakmayacaktır. Er ya da geç, bu zulümleri işleyenler, örtbas edenler ve bu zulümlere suskun kalanlar da bunun bedelini ödeyeceklerdir.

SADECE TRUMP MI ZALİMDİR? 

Trump’ın zalim olduğu, dengesiz ve ne yapacağı belli olmayan bir ABD Başkanı olduğu söylenmektedir. Sanki Obama ya da Clinton veya Nixon veyahut bir başka ABD başkanı, daha mı az zalim ya da dengesizdi? Dünyanın, bugün yaşanmaz hale gelmesinin en önemli nedenlerinden birisi, bu katiller güruhunun işledikleri zulümler, katliamlar ve işgaller değil midir? Dolayısıyla ABD’li başkanların ya da yetkililerin hiç birisi, diğerinden daha masum değildir. Her birinin elinde binlerce, on binlerce hatta daha fazla masum ve mazlum insanın kanı bulunmaktadır. Ayrıca her devletin olduğu gibi ABD’nin de bir başkandan diğerine, akşamdan sabaha politikaları değişmez. Dolayısıyla her dönemde -küçük nüansların dışında- daima birbirini tamamlayan ve birbirinin devamı niteliğinde olan politikalar uygulanmaktadır. Tek farklılık ise, görünürdeki farklılıktır yani bir başkan döneminde ‘havuç politikası’ uygulanırken, diğerinde ise ‘sopa politikası’nın uygulanmasıdır. Amaç ise, ABD menfaatlerinin devamını sağlamaktır.

BİDEN DÖNEMİNDE TÜRKİYE İLE İLİŞKİLER YUMUŞAYACAK MIDIR?

Türkiye ile ABD arasında aşılması çok zor ve çok karmaşık sorunlar vardır. Bu sorunların tamamı da ABD’den kaynaklanmaktadır. Üstelik bu sorunlar, Trump ya da Obama döneminde başlamış ya da son yıllarda ortaya çıkmış sorunlar da değildir. Ne yazık ki Türkiye, kendi menfaatlerine uygun politikaları uygulamaya başladığı her dönemde, daima görünür ya da görünmez ABD engeli ile karşılaşmıştır. Nitekim ABD; Türkiye’yi, bu politikalarından, ya siyasi ve ekonomik yaptırım gibi yollarla ya da illegal operasyonlarla, ahlak dışı ve müttefiklikle asla bağdaşmayan muhasım/düşman güçlere has ‘bildik’ yöntemlerle vazgeçirmeye çalışmış ve her defasında da başarılı olmuştur. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül darbelerine, açık ve gizli muhtıralara ya da Türkiye’ye dayatılan/yükletilen terör olaylarına bakıldığı zaman hepsinin içinde, önünde ya da arkasında daima ABD’nin tetikçi legal/illegal karanlık güçlerinin -CIA, Gladyo, FBI, Centcom vb.- görüleceği muhakkaktır.

Dolayısıyla Biden döneminde de değişen hiçbir şey olmayacaktır. Yani Biden döneminde de ABD, bölgesel ya da küresel anlamdaki emperyal menfaatlerinden asla vazgeçmeyecektir. Bu menfaatleri elde etmek ya da devam ettirmek için gerek duyduğu zaman ‘bildik’ gayri ahlaki her yöntemini devreye sokacaktır. Türkiye’nin de kendi ülkesi için hayat-memat konumunda olan menfaatlerinden vazgeçmemesi için mutlaka bedel ödemeyi göze alması gerekmektedir. Bu bedel ise, siyasi ve ekonomik yaptırımlar, iç karışıklık çıkarılması, darbe teşebbüsü, iktidar olan parti milletvekillerinin çeşitli vaatlerle istifa ettirilerek meclisin işlenmez hale getirilmesi şeklinde olabilir. Bu yöntemler, Türkiye’nin hiç de yabancı olmadığı yöntemlerdir. Bunları göze alamayan hiçbir iktidarın; onurlu, şahsiyetli, bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durma iddiasını devam ettirmesi mümkün değildir. Şimdiye kadar AKP dâhil hiçbir iktidar, bunu göze alamamıştır. Bu nedenledir ki ABD, her defasında siyasi ve ekonomik gücünü kullanarak Türkiye’den her istediğini çoğunlukla alabilmiştir. Bu, böyle devam ederse bundan sonra da alacaktır.

ABD ile Türkiye arasındaki kriz alanları, son yıllarda oluşmuş alanlar değildir. Bu krizlerin geçmişi, uzun yıllar öncesine dayanmaktadır. Her yeni seçilen başkan döneminde çözülür gibi olsa da, yenilerin de ilavesiyle artarak devam etmiştir. Bu durum, ABD’nin yeni başkanı Biden döneminde de yenilerin de ilavesiyle devam edecektir. Bu kriz alanlarının önemlilerini, kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

1- Suriye’nin kuzeyinde, ABD eliyle kurulan PKK/YPG devletçiği.

ABD tarafından kurdurulmaya çalışılan bu devletçiğin bir ucu, Irak’ın kuzeyine dayanırken; diğer ucunun da Türkiye’nin güneyini de içine alacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılması hedeflenmektedir. İşte ABD, bu devletçiği, 1980’lerin ilk yıllarından itibaren Türkiye’de iç savaş başlatmış, 40 binden fazla insanın ölümüne ve yüzlerce milyar dolarlık ekonomik zarara neden olmuş PKK öncülüğünde gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Ne yazık ki, Türkiye’nin itirazlarına ve karşı çıkmasına rağmen, Türkiye’ye, utanmadan ‘sözde müttefik’ diyen ABD’liler tarafından binlerce tır silahla ve özel eğiticiler tarafından eğitilen 70 bin ile 100 bin ordulaşmış güç dâhil, 130 bin civarında olduğu söylenen PKK’lılardan oluşan bir terör ordusu oluşturulmuştur. Türkiye’nin terör örgütü olarak değerlendirdiği ve savaş halinde olduğu bir örgütü ABD’nin desteklemesi, aslında bir savaş nedenidir. Bir savaş nedeni olan bu durum karşısında Türkiye, şimdiye kadar sadece söylem bazında kalan itirazını dillendirmekten başka bir şey yap(a)mamıştır. Sözde kalan, güce dönüşüp fiiliyata geçmeyen sözlerin hiçbir anlamı olmadığını, Türkiye’yi yönetenler, şimdiye kadar defalarca görmüştür. Üstelik utanmadan bu devletçiği oluşturan ekip, Biden tarafından yeniden göreve getirilmiştir. Bu güçlere, Siyonist İsrail de Centcom’un görev alanına 15 Ocak itibariyle resmen alınmasıyla dâhil edilmiştir. Türkiye ise, hala yönetime yeni gelen Biden’dan yumuşak bir söz, bir işaret beklemektedir. Oysa Biden, anlayanlar için gerekli işareti; Suriye’yi, Irak’a hatta Ortadoğu’yu yaşanmaz hale getiren, terörize eden katiller sürüsünü tekrar yönetime getirerek vermiştir. Biden, bu katiller sürüsüyle bir taraftan kendi sinsi programını uygularken diğer taraftan da Türkiye’yi hoş tutarak, Rusya’ya daha fazla yaklaşmasını engellemek için oyalamaktan başka bir şey yapmayacaktır.

2- Fetullah Gülen’in ve ekibinin önde gelenlerinin bu dönemde de iadesi söz konusu olmayacaktır. Fetullah Gülen ekibinin 15 Temmuz darbe girişimindeki rolü, ABD tarafından da açıkça biliniyor olmasına rağmen, kullanılacak bir aparat olmasından dolayı yargı bahane edilerek iade edilmemektedir. Çünkü Biden yönetimi, bu darbede Fetullah Gülen ekibinin suç ortağıdır. Dolayısıyla şimdiye kadar gönderilen belgelere ilave kamyonlar dolusu yeni belgeler de gönderilse, değişen bir durum olmayacaktır ve darbeci Gülen ve ekibi iade edilmeyecektir. Türkiye’de, darbede fiili olarak rol almış, 250 civarında insanın ölümüne neden olmuş meclis dâhil birçok önemli yeri bombalayan bir ekibi koruyan bir ülkenin, hala stratejik müttefik olarak görülmesi ve ilişkilerin devam ettiriliyor olması, gardiyanına âşık olan mahkûmun durumundan farklı olmasa gerek. İşte Türkiye’nin kendisinden asla vazgeçmeyeceğini bilen ABD, ‘kedinin fareyle oynadığı gibi’ Türkiye ile oynamaktadır. Oysa ABD’nin, darbeci olan Gülen ekibini kendi ülkesinde koruması, onları iade etmemesi de bir savaş nedenidir. Türkiye’nin, bunu yapabilecek gücü olmadığına göre, en azından ikili ilişkileri gözden geçirmesi ve üslere dönük yeni kararlar alması gerekmez mi? Ancak Türkiye, ne yazık ki bunu bile yapabilecek gücü kendisinde bulamıyor. ABD, “yargı bağımsızdır” diyerek Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’yı tutukluyor, cezalandırıyor, ama Türkiye’de terör faaliyetlerine katılan, darbeci Gülen ekibi ile ilişkisi olduğu tespit edilen ve Türkiye yargısı tarafından 35 sene gibi cezayla yargılanan papaz Brunson, bıraktırılabiliyor. Ondan sonra “biz, kabile devleti”, “muz cumhuriyeti değiliz” denebiliyor, kim inanır?

3- Türkiye, S-400 Füze savunma sistemini, ABD’li yöneticilerin tehditlerine rağmen 2,5 milyar dolara Rusya’dan satın almıştır. En son 2020 Nisan ayında aktif hale getirileceği, en yüksek perdeden defalarca dile getirilmiştir. Ancak 2021 Nisan ayına çok az bir süre kalmasına rağmen hala aktif hale getiril(e)memiştir. Türkiye yetkilileri, çeşitli bahaneler söyleseler de herkes biliyor ki ABD’nin baskısı nedeniyle bu füze sistemi, bir türlü aktif hale getirilemiyor. Madem ABD tehdidi dolayısıyla bu füzeler aktif hale getirilemeyecekti, o zaman, şimdiye kadar neden yüksek perdeden ABD’ye rağmen alınacağı ve aktif hale getirileceği söylenmiştir? ABD’nin, CAATSA yaptırımları çerçevesinde Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başlaması ve daha ağırlaştırılacağının da açıklanması, artık füze sisteminin aktif hale getirilmesini daha da zorlaştıracaktır. ABD’nin yeni yönetiminin özellikle de Türkiye’ye ‘sözde müttefik’ diyen ve Dışişleri Bakanı olan Antony Blinken’in, “Türkiye, birçok açıdan bir müttefikin davranması gerektiği şekilde davranmıyor. Bu, bizim için çok ama çok ciddi bir sorun. Bu konuda gözümüz açık” demesi, Türkiye’ye karşı olan düşmanca tavrını açıkça göstermektedir.

Bu durum karşısında, Türkiye’nin önünde iki yol gözükmektedir. Bu yollardan birisi, Brunson olayında, askerlerin başına çuval geçirme ve Çin’den alınması kararlaştırılan ama ABD baskısıyla vazgeçilen savunma füze olayında olduğu gibi ABD’ye boyun eğerek S-400’leri aktif hale getirmekten vazgeçmek. O zaman da verilen sözler, yüksek perdeden konuşup da gereğinin yapılmamasının bir bedeli olacaktır. O bedel ise sadece yapılacak yeni seçimlerde iktidar partisinin kaybetmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin geleceğini de ipotek altına koymak şeklinde olacaktır. Bu ise, bu kararı alanların alınlarında silinmeyecek kara bir leke olarak kalacağı gibi, tarih de, gelecek nesiller de bunu unutmayacak ve lanetleyeceklerdir. İkinci yol ise bütün baskılara rağmen, ‘diklenmeden dik durarak’ bu füzeleri aktif hale getirmektir. Olması gereken de budur. Bu takdirde de ABD’nin önünde iki yol gözükecektir. Bu yollardan birisi, Türkiye’ye ağırlaştırılmış yeni ilave yaptırımlar uygulamak; diğeri ise çok iyi bildiği illegal karanlık, operasyonel yöntemleri kullanarak mevcut yönetimi değiştirmeye ya da geri adım attırmaya çalışmak şeklinde olacaktır. ABD, bu iki yolu/yöntemi uygularken, Türkiye’yi, Batı blokundan bütünüyle uzaklaşmasına neden olmayacak bir üslupla yapmaya çalışacaktır. Çünkü Türkiye’yi kaybetmek, işlerine gelmeyecektir.

ABD’nin, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra illegal yöntemlerle yeni bir darbeyi organize edemeyeceğini, söyleyenler olacaktır. Bu tür söylemler geçmişte de çokça söylenmiş ama her defasında yeni bir darbe ya da bir muhtıra ile karşılaşılmıştır. ABD ile ilişkiler bu seviyede devam ettiği müddetçe Türkiye’de her zaman bir darbe olma ihtimali olacaktır. Ümid ederiz ki biz yanılırız, “darbe olmaz” diyenler, haklı çıkarlar. Bize göre, Türkiye’de darbelerin önünü bütünüyle kesmenin tek yolu, ABD’nin üslerini bütünüyle kapatarak normal ikili ilişkilere dönmektir. Aksi halde “Türkiye’de artık darbe olmaz” demenin hiçbir mantığı yoktur. Görünen köy, kılavuz istemez.

4- Joe Biden, ilk senatör olduğu 1973’ten bu yana, Türkiye’ye karşı olumsuz tavrı ile bilinen bir siyasetçidir. Bu tavrını, ilk olarak 1974 Kıbrıs çıkartması dolayısıyla ABD’nin uyguladığı ambargoya öncülük edenlerin arasında bulunması ile göstermiştir. Daha sonraki yıllarda iki defa özür dilemek zorunda kalan 78 yaşındaki Biden, Türkiye’ye yönelik bu olumsuz tavırlarından asla vazgeçmiş değildir. Nitekim Doğu Akdeniz’deki Türkiye-Yunanistan gerginliğine ilişkin Türkiye’yi suçlaması ve Yunanistan’ı desteklemesi, Dağlık Karabağ konusunda “Türkiye’yi, Azerbaycan’a silah göndererek çatışmaları körüklemekle” suçlaması, Ayasofya’nın cami haline dönüştürülmesinden dolayı Türkiye’yi eleştirerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, bu kararından dönmesi çağrısını yapması, Biden’ın Türkiye’ye bakışını açıkça göstermektedir.

Ayrıca seçimlerden önce, “Seçilirsem, Ermeni yasa tasarısını onaylarım” sözleri ve Ocak 2020’de New York Times (NYT) gazetesinin yayın kuruluna, Erdoğan’ı devirmek için iç muhalefeti desteklenmesinin gerektiğini söylemesi, bu tavrını, ABD Başkanı olduktan sonra da devam ettireceğini göstermektedir.

Burada önemli olan; Türkiye’nin, Biden’ın Hollywood kovboyu gibi takınacağı tavra vereceği cevaptır. Türkiye’yi yönetenler, kendilerine güveniyorlarsa ABD’nin takınacağa tavra bakmadan S-400, Doğu Akdeniz, PKK/YPG, Fetö konusunda açık ve net tavırlarını ortaya koymalıdırlar. Sadece bu kadar da değil, ikili anlaşmalar sonlandırılmalı ve özellikle de ‘kürecik’ ve ‘incirlik’ üsleri, mutlaka, ya bütünüyle kapatılmalıdır ya da bütünüyle ABD’nin kontrolünden çıkarılmalıdır. Aksi halde bağımsızlık iddiası, sadece kuru bir iddia olarak kalacaktır.

Ali KAÇAR