• Ali Kaçar

    ABD, Unutamayacağı Bir Hezimet Yaşamıştır-I

    - 14 Ekim 2021

ABD ve NATO güçlerince Afganistan’da başlayan ve 20 yıl devam eden işgal, 30 Ağustos 2021 akşamı ABD’nin son askerini çekmesiyle sona ermiş oldu. Böylece ABD de ‘imparatorluklar mezarlığı’ndaki yerini almış oldu. Bu başarı, her ne kadar Taliban’ın öncülüğünde ve dehasıyla gerçekleşmişse de, 20 yıllık sürede her türlü sıkıntıyı; açlığı, yoksulluğu, acı ve gözyaşını göğüsleyen Afgan halkına ait bir başarıdır. Bu mücadele, geçmişte olduğu gibi şimdi de topyekûn bir halkın mücadelesidir. Bu nedenle de bu mücadele, tarihte benzerine az rastlanır bir mücadeledir. Bu mücadele, bundan sonra mazlum ve işgale uğramış/uğrayacak bütün halklara örneklik teşkil edecek bir mücadele olarak tarihteki yerini almıştır. Çünkü yenilmiş, yüzlerce hatta binlerce güzide komutanını şehit vermiş, şehir merkezlerinden çıkarılmış, dağlara çekilmek zorunda bırakılmış bir halk, 20 yıl sonra işgalcileri mağlup ederek tekrar kendi ülkesine hâkim olmuştur. Ve halk/Taliban; bu başarıyı, bütün imkânsızlıklara, yokluk ve yoksulluğa rağmen dünyanın süper ülkesi ABD ve işbirlikçi işgalci NATO güçlerini rezil/rüsvay ederek elde etmiştir. Bu durum, sadece ABD ve NATO güçleri için değil, aynı zamanda işgalcilere yardım ve destek veren yerli işbirlikçilere ders olmalıdır. Nitekim batmakta olan gemiyi ilk terk eden fareler gibi ülkeyi ilk terk edenler de başta C. Başkanı Eşref Gani olmak üzere, diğer üst düzey bürokratlar olmuştur. Ama Afganlıların hazinesini soyup soğana çevirerek kaçmışlardı. İşgalci güçler ve yerli işbirlikçiler, arkalarına bakmadan kaçmak zorunda kaldıkları için işbirlikçi Eşref Gani Hükümetine verdikleri para, askeri araç ve gereçler; helikopterler, savaş uçakları ve son model silahlara da Taliban el koymuştur. Emperyalist ABD için işgal ettiği ülkeden bu kaçışı ilk değil, daha önce de Vietnam’ı böyle terk etmişti. Ancak ABD’nin Afganistan’daki hezimeti, Vietnam hezimeti ile mukayese edilmeyecek derecede daha utanç verici bir hezimettir. Çünkü Vietnam’da, Vietkong örgütü ve Vietnamlılar sadece ABD ile savaşmışlarken, Afganistan’da ise Taliban/Afganlılar, adeta bütün dünya ile savaşmak zorunda kalmışlardır. Çünkü Afganistan’da, Taliban’ın karşısında sadece ABD yoktu; ISAF gücü olarak, NATO güçleri ve partneri diğer ülkelerle birlikte 49 ülke bulunmakta idi. Ayrıca Vietnamlıların arkasında Sovyetler Birliği ve Çin bulunurken; Taliban’ın, bu işgalci güçlerin karşısında çarıklı ya da yalın ayaklılardan ve çakma tüfeklilerden başka bir gücü ve imkânı da yoktu. Ancak Taliban, bütün yokluk ve yoksulluğa ve binlerce/on binlerce şehide rağmen bu destansı bir mücadele vermiştir. Bu nedenledir ki Taliban’ın ABD ve yedeğindeki işbirlikçi işgalci NATO karşısında kazandığı galibiyet, benzerlerinden daha değerli ve daha anlamlıdır. Dünyanın en zalim ve en kanlı bir süper ülkesini Taliban değil de bir başka halk ya da örgüt yenmiş olsaydı, onlar da aynı övgüyü hak ederdi. Dolayısıyla Taliban, benzerine az rastlanılır bir mücadele verdiğinden dolayı daha çok takdiri ve övgüyü hak etmektedir. Eğer Taliban, yarın, bugün söylediklerinden farklı davranır ve gereğini yapmazsa sadece bizleri üzmez, aynı zamanda on binlerce şehidin de kemiklerini sızlatır. Çünkü şehidler, kendilerini İslam’ın uygulanacağı bir topluma adamışlardı. Umarız ki Taliban, bugün söylediği gibi Afganistan’da, Hz. Peygamber (as) tarafından Medine’de oluşturulan ‘Örnek Toplum’ örnekliğinde bir toplum oluşturur. Bu toplum, sadece İslam dünyası için değil, bütün mazlum ve mahrum bırakılan ülke halkları için de bir model oluşturur. Umudumuz da, beklentimiz de Taliban’ın böyle bir toplum oluşturmasıdır. Bunun için gayret göstermez, sulandırır ve benzerleri gibi şekli bir İslami yönetim oluşturursa, bizler nezdinde Suud ya da adı İslam olan ama İslam’la ilgisi olmayan bir yönetim olur ve bizim açımızdan hiçbir anlam ifade etmez.
Afgan hezimeti, ABD’nin uğradığı ilk hezimet değildir. Aslında ABD, bu tür hezimetlere de alışkındır. Çünkü ABD, sadece Vietnam’da ya da Afganistan’da hezimet yaşamamıştır. Giriştiği bütün işgal ve darbe girişimlerinde aynı hezimeti yaşamıştır. Nitekim Irak’ta, Somali’de, Venezuela’da, Laos, Kamboçya gibi Güney Asya ve Latin Amerika’nın birçok ülkesinde darbe girişimleri ve işgalleri hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Her ülkede yüz binlerce, bazı ülkelerde milyonlarca insan katletmiş, zenginliklerini çalarak yağmalamış ama uğradığı mağlubiyetin sonucunda rezil bir şekilde kaçarak, arkasına bakmadan çekilmek zorunda kalmıştır. Afganistan işgali, nasıl Sovyetler Birliği’nin sonunu getirerek dağılmasına neden olmuşsa, ümit ederiz ki bu hezimet, ABD için de sonun başlangıcını oluşturur.
Taliban’ı ABD mi Kurdu?
Taliban ile ilgili o kadar çok şey söylenmektedir ki yalanla doğruyu birbirinden ayırt etmek imkânsız hale gelmektedir. “At izi ile it izine karışmış” durumdadır; bu konuda kimler doğru ya da yalan söylüyor veya algı oluşturuyor ayırt edilememektedir. Çoğunlukla birbiriyle çelişkili, gerçekle ilgisi olmayan, yalan yanlış birçok şey bazen ‘uzman’ olarak tv’lerin haber kuşaklarında arz-ı endam edenler tarafından söylenebilmektedir. Kamuoyu, her gün -gündüz ve akşam, neredeyse günün her saatinde- her tv’nin haber kuşaklarında birbirini tutmayan, çelişkili ve genellikle de Batı kaynaklı haber portallarındaki haberlerle bombardımana tutulmaktadır. Kamuoyuna sabah doğru olduğu söylenen bir haberin, akşam yalan olduğu ortaya çıkabilmektedir. Hatta aynı saat diliminde bir haber kanalında söylenenin tam tersi, bir başka haber kanalında söylenebilmektedir. Nitekim kimileri Taliban’ın, ABD tarafından kurulduğunu, kullanışlı bir aparat olarak Sovyetlere karşı kullanıldığını, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin de bir oyun/senaryo olduğunu, şehirlerin kurşun atmadan birer birer Taliban’a teslim edilmesinin de bunu gösterdiğini, bunun yakın gelecekte de ortaya çıkacağını söylemektedir. Kimileri de Taliban’ın ABD’yi ve beraberindeki işgalci güçleri hezimete uğrattığını, başta ABD olmak üzere bütün işgalci ISAF güçlerinin kaçarcasına Afganistan’ı terk etmek zorunda bırakıldıklarını, ABD’nin ısrarla 31 Ağustos olan çekilme tarihini uzatmak için uğraştığını ama Taliban’ın kabul etmediğini, bu nedenledir ki ABD’nin 30 Ağustos akşamı alelacele son askerini de tahliye etmek zorunda kaldığını, çekilirken de havaalanındaki elektronik malzemelerin, helikopterlerin ve kullanılabilecek diğer bütün alet-edevatın parçalanarak kullanılamaz hale getirildiğini söyleyerek bunun bir oyun olmadığını, ABD’nin, tarihinin en büyük hezimetini yaşadığını söylemektedir. Tahliye işlemleri başladıktan sonra havaalanında oluşan insan manzarasının; binlerce insanın havaalanına doluşması, uçmak üzere ve hareket halinde olan uçağa binmek ya da tutunmak için her türlü tehlikeyi göze alarak koşuşturmaları, uçağa tutunan iki-üç gencin uçak metrelerce yükseldikten sonra düşüp ölmeleri, ABD zulmünün utanç ve değişmez simgesi olarak zihinlere kazınmış ve unutulmayacak manzaralardır. Sadece bu manzaralar bile çekilmenin danışıklı bir oyun olmadığını açıkça göstermektedir.
Afganistan, Sovyetler tarafından 1979’da işgal edildiğinde, Sovyetlere karşı mücadele eden mücahidler, Pakistan, Suud ve ABD tarafından desteklenmiştir. Sovyetler, 1989’da çekilinceye kadar da bu destek devam etmiştir. Mücahidlerin, kendi ülkelerini Komünist işgalden kurtarmak için bu yardımları kabul etmeleri, denize düşen yılana sarılır misali, normaldi. Aksi halde dünyanın ikinci büyük süper ülkesi olan Sovyetlere karşı mücadele etmekte çok zorlanacaklardı. Çünkü bu mücadeleyi devam ettirebilmek için silaha, araç/gerece, paraya ve insan gücüne ihtiyaç vardı. Eğer mücahidler, ABD ve diğer ülkelerin istek ve teşviki üzerine Sovyetlere karşı cihadı başlatmış olsalardı ya da bu yardımın karşılığında onlara ülke bağımsızlığından taviz vermiş olsalardı, o zaman bu, kınanacak bir olay olarak değerlendirilebilirdi. Oysa mücahidler, ülkelerindeki işgali sona erdirerek bağımsız bir yönetim oluşturmak için mücadele etmekte idiler. Ancak ABD’nin ya da diğer ülkelerin, bu yardımlar dolayısıyla başka amaçları olabilirdi. Bu da normaldir. Bu, her ülke için de geçerlidir. Bugün, Türkiye de ABD’den 1947’lerden beri askeri ve 1948’de itibaren de ekonomik yardım almaya devam etmektedir. Üstelik Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler incelendiği zaman tam anlamıyla ‘efendi-köle’ ilişkisidir. Çünkü Türkiye, ancak bu yardımları, ABD’nin istediği yerlerde ve istediği zamanda kullanabilmekteydi. Ayrıca Türkiye’de yapılan her darbenin arkasında ABD’nin olduğu ve bu darbecilerin de ABD tarafından korunduğu ve hatta Türkiye’de on yıllardır terör estiren PKK/PYD’yi destekleyerek devletçik konumuna getirdiği bilindiği halde ilişkiler devam etmektedir. Bu durum, Taliban’a yapıldığı iddia edilen yardımlarla mukayese edildiği zaman acaba hangisi daha vahim ve ülke bağımsızlığını zedeler türdendir?
Üstelik ABD, mücahidleri desteklediği zaman Taliban, henüz yoktu ve kurulmamıştı. Medreselerde okuyan öğrenciler ve hocaları, 1979 yılı itibariyle Sovyetlere karşı cihada, var olan örgütlerin içerisine bireysel olarak katılmışlardı. Taliban ile ABD ilişkilerinin en yoğun olduğu zaman ise Trans-Afgan Boru Hattı Projesi’nde olmuştur. Daha önce de (Ağustos 2021 sayımızda) izah ettiğimiz gibi, bu projenin ihalesini ABD’li şirket Unokal çantada keklik görürken; Taliban, bu ihaleyi ABD’nin Unokal şirketine değil Arjantin’in Biridas şirketine vermişti. Çünkü Afganistan’ın ülke menfaatleri bunu gerektirmekte idi. Eğer Taliban, ABD güdümünde bir örgüt olsaydı, bu ihaleyi ABD’li şirkete vermesi gerekmez miydi?
Taliban’ın Ortaya çıkması
Taliban’ın kökeni, yanlışları/hataları/aşırılıkları olsa da İslam’a ve İslam’ın kaynaklarına dayanmaktadır. Nitekim Taliban hareketinin kökeni, Afganistan-Pakistan-Hindistan bölgesindeki Diyobend medreselerine ve ülkedeki medrese kültürüne dayanmaktadır. Ülkede Taliban’ın altyapısını oluşturan siyasi düşünce ise Afganistan’ın ilk siyasi oluşumlarından olan ve aynı zamanda ülkede kurulan ilk İslami siyasi parti sıfatını taşıyan “Huddamu’l-Furkan (Kur’an’ın Hizmetçileri)” adlı harekete dek uzanmaktadır.
Din âlimleri ve hocalarından oluşan bu hareket içerisinde, Nakşibendî geleneğe yakın olan âlimler de önemli yer tutmaktaydı. Yapının liderliğini, aynı zamanda Afganistan’ın en eski İslami eğitim kurumu olan Gazni merkezli Nuru’l-Medaris’in başında bulunan Muhammed İsmail Müceddidi yürütmekteydi.
Nida-i Hak isimli bir gazete de çıkaran yapı, 1979’da liderinin Komünist yönetim tarafından hapsedilmesinin ardından silahlı mücadeleye başlamış ve “Hareket-i İnkılab-i İslami” adını almıştır. Muhammed Nebi Muhammedi liderliğindeki bu grup içerisinde, daha sonra Taliban’ı oluşturacak olan Molla Muhammed Ömer gibi birçok isim liderlik pozisyonlarında bulunmaktaydı.
Taliban’ın dini anlayışı ise 1700’lü yılların başına uzanıyor. Hanefi Diyobendi gelenekten gelen bu anlayışın temelini, ünlü İslam âlimi Şah Veliyullah Dehlevi’nin (1703-1762) oluşturduğu biliniyor. Özellikle Hindistan-Pakistan-Afganistan bölgesinde yaygın olan bu dini gelenek, temelini Hanefi fıkhının sistematik olarak öğretildiği Diyobend medreselerinden alıyor. Medreselerde, İslam âlimi Nizamuddin Sihalivi’nin temelini attığı “Ders-i Nizami” sistemi temel alınıyor. Bu sistemin müfredatında esas olarak tefsir, hafızlık, Arapça sarf ve nahiv, Farsça, Urduca, İslam tarihi, fıkıh ve şeriat yer alıyor. Diyobend medreseleri, Hanefi Maturidi anlayışı esas alıyor. Diyobendiler, bölgedeki Sufi ve Selefi düşünceden “bidat” -dine sonradan eklenmiş- olarak gördüğü bazı uygulamalara da karşı çıkıyor.
Taliban’ın temellerini oluşturan medrese ise Pakistan’ın Peşaver şehri doğusundaki Ahora Hotak yerleşiminde bulunan “Daru’l Ulum Hakkaniye” medresesidir.
Afganistan’daki yerel Diyobendi medreselerde eğitim alan birçok isim, yüksek eğitimlerini görmek üzere bu medreseye dâhil oldu. Bu medrese, 1947 yılında, Mevlâna Samiu’l-Hak’ın babası olan Mevlâna Abdu’l-Hak tarafından kuruldu. Bu medrese, İslami araştırmalar dalında sekiz yıllık bir master diploması ve iki yıllık bir ek eğitimden sonra doktora diploması vermekteydi. Parasal ihtiyaçları halkın bağışlarıyla karşılanan bu okullarda, öğrencilere hiçbir masraf yaptırılmıyordu. Bu medresede; Molla Ömer, Celaleddin Hakkani, Molla Ahtar Muhammed Mansur gibi birçok isim eğitim gördü. Çoğunluğu Diyobendi gelenekten gelmekle beraber, Taliban bünyesinde az da olsa farklı İslami ekollerden kişiler bulunuyor. Bunlar arasında en dikkat çekeni ise ülkenin doğusundaki Kunar ve Nuristan gibi bölgelerde yaklaşık 50 yıllık bir geçmişe sahip olan Selefi anlayışa sahip din âlimleridir. Bu yapılar, 1980’li yıllarda Sovyetler Birliğine karşı savaşmış, zaman içerisinde Taliban’a katılmaya başlamıştı.
Taliban ortaya çıkmadan önce Afganistan parsellenmişti. Uluslararası yardım kuruluşları, bazı şehirlere girmekten korkar hale gelmişti. Şehirleri parselleyen grupların başında bulunanlar, para kazanmak için her şeyi Pakistanlı tüccarlara satıyorlardı; telefon telleri ve direklerini tahrip ediyor, ağaçları kesiyor, fabrikaları makineleri hatta yol kenarındaki tabelaları söküp parça parça satmak amacıyla yerle bir ediyorlardı. Savaş beyleri, evlere ve çiftliklere el koyuyor, buraların sahiplerini yerlerinden çıkarıyor ve işgal ettikleri yerleri kendi taraftarlarına veriyorlardı. Komutanlar da kendi cinsel zevkleri için genç kızların ve oğlanların ırzlarına geçerken hemen herkese kötü davranıyor, çarşılardaki dükkân sahiplerini soyuyor ve sokaklarda olay çıkararak durmadan kavga ediyorlardı.
Bu durum, Kuetta ve Kandahar’daki medrese öğrencilerini çok kızdırmaktaydı. Sürekli kendi aralarında, eşkıyaların gölgesinde yaşamak zorunda bırakılan halkın sefaletini konuşuyor ve çıkış yolunu tartışıyorlardı. Ve bu korkunç durumun üstesinden nasıl gelinebileceği, bu öğrencileri çok yormaktaydı. İşte Taliban, bu kriz sürecinin bir sonucu olarak doğdu. İç savaş sürecine katılmayan ve medreselerdeki eğitimlerine dönen, çoğunluğu “Hareket-i İnkılab-i İslami” üyesi olan din adamları, ülkedeki kaos ortamına karşı harekete geçti. Sovyetler, hezimeti yaşayıp 10 yıllık işgali Şubat 1989’da sona erdirip ülkeyi terk ettikten kısa bir süre sonra mücahidlerin kendi aralarında güç/iktidar savaşı başlatmaları, Taliban’ın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Taliban’ın tanınmasında en önemli olay; 1994 baharında Kandahar yakınlarındaki bir kasabadan iki genç kızın bir komutan tarafından kaçırılmasının akabinde mağdurların şikâyeti üzerine oradaki küçük bir Diyobend medresesinin hocası olan Molla Muhammed Ömer’in otuz kadar talebesiyle harekete geçmesidir ve Taliban’ın doğuşunu sağlayan da bu olay olmuştur. Ellerindeki 16 tüfekle komutanın karakolunu basan talibler ve hocaları, kızları kurtarırlar ve komutanı bir tankın topuna asarak idam ederler. Büyük miktarda cephaneyi ganimet alan talibler, benzer olaylara müdahaleyi sürdürürler. İlk hadiseden birkaç ay sonra yine Kandahar’da raksı meslek edinmiş bir erkeği elde etmek için tank savaşına girişen iki komutanı devre dışı bırakıp bu kişiyi kurtaran Ömer ve talebelerinin şöhreti, bölgede iyice yayılır ve hem şehirlerde ve hem de kırsalda destekçileri artar.
Bu olaydan birkaç ay sonra Kandahar’da, iki adamın ilişkiye girmek istediği genç bir oğlan üzerine çıkan çatışmada bazı siviller öldürülmüş ama Molla Ömer’in grubu, bu oğlanı kurtarmışlardı. Ahmed Raşid, bu olaylar üzerine Molla Ömer’in, yerel tartışmalarda sürekli başvurulur hale geldiğini söyledikten sonra “Ömer, bir nevi Robin Hood gibi çıkmıştı sahneye; zorba komutanlara karşı yoksullara yardım ediyordu. Yardım ettiği insanlardan hizmetinin karşılığında hiçbir şey talep etmediği, sadece adil bir İslam sistemi kurma konusunda kendi peşine takılmalarını istediği için de prestiji gün geçtikçe artmaktaydı.” (Devam edecek…)