• Ali Kaçar

    ABD-NATO-Türkiye Ekseninde Afganistan’ın Güvenliği

    - 15 Eylül 2021

14 Haziran günü Belçika’nın başkenti Brüksel’de NATO üyesi devletlerin başkanlarının katılımı ile NATO Zirvesi gerçekleştirilmiştir. Liderler, ülkeleri arasında ilişkileri geliştirmek ya da var olan problemleri çözmeye dönük yoğun ikili görüşmeler yapmışlardır. Ayrıca sun’i teneffüsle varlığını devam ettiren hatta kimilerine göre ‘beyin ölümü gerçekleştiği’ söylenen NATO’yu yeniden canlandırmaya yönelik oturumlar gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla NATO’nun 2030 Strateji Konsepti hazırlanmıştır. Batılı emperyal devletler NATO toplantısından önce de 11-13 Haziran tarihleri arasında İngiltere’nin güneybatısındaki Cornwall’da G7 zirvesinde bir araya gelerek kendi aralarındaki ilişkileri ve emperyal amaçlarını daha da derinleştirmek için görüşmeler yapmışlar ve yeni kararlar almışlardır.
NATO bir savunma örgütü olarak kurulmuş özellikle de 5. Maddesi üye ülkeler için önemli bir madde olarak düzenlenmiştir. Bu maddenin, “Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği…” şeklinde olması teorik olarak üyelere güven vermektedir. Ancak bu madde, bugüne kadar ABD haricinde hiçbir üye için işletilmemiştir. Aslında NATO kuruluşundan beri ABD’nin tetikçi/işgal gücü olarak görev yapmaktadır. Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Doğu Blokunun askeri savunma gücü ise Varşova Paktı idi. Sovyetler Birliği dağılınca bu Pakt da dağılmıştır. Düşmansız kalan NATO, düşman konseptine Komünizm yerine İslam ve Müslümanlar yerleştirmiştir. Bu yeni düşman konseptinde 1952’den beri NATO’nun en ağır yükünü taşıyan Türkiye de bulunmaktadır. Yani Türkiye, ağırlıklı olarak yükünü en çok taşıyan üyesi olduğu uluslararası bir kurum tarafından düşman olarak görülmeye başlanmıştır. Türkiye’nin ihtiyacı olduğu zamanlarda Türkiye’ye ve özellikle de Kilis’e yönelik füzeler atılmaya başlayınca NATO’nun kılı dahi kıpırdamamasının sebeplerinden birisi de budur. Hatta Türkiye’ye gönderilen Patriot füzesavar sistemi, çeşitli bahanelerle Türkiye’ye yönelik tehdit/tehlike devam ederken geri çekilmiştir. NATO’nun her istediğini, ülkesinin menfaatlerine aykırı olduğu zamanlarda bile yerine getiren Türkiye, ama aynı karşılığı NATO’dan ve NATO üyesi diğer ülkelerden görmemiştir. Çünkü NATO, Türkiye’yi, Batılı ülkelere yönelik saldırılarda tampon bir bölge, bir ileri karakol görmektedir. Türkiye, NATO’nun daha doğrusu ABD’nin kirli ve emperyal amaçlı savaşlarında yer yer jandarma olarak kullanılmıştır. Kore Savaşı bunun ilk örneğidir, belki daha yakıcı bir başka örneği de Afganistan’a asker göndermek olmuştur.
Varşova Paktı’na karşı konumlanan NATO, ABD’nin isteği doğrultusunda 1990’larda İslam’a karşı, 2001’den itibaren de teröre karşı konumlanmıştır. Çünkü ABD, İkiz Kulelere yönelik el-Kaide saldırılarını terör saldırıları olarak kabul etmiş ve NATO’nun da buna göre yeniden dizayn edilmesini sağlamıştır. Bu çerçevede de El-Kaide’ye karşı bir NATO gücü oluşturularak BM üyesi Afganistan’ın işgali gerçekleştirilmiştir. Ancak NATO üyesi olan Türkiye’ye yönelik 1984’den beri PKK kaynaklı terör devam etmesine rağmen NATO’nun 5’inci maddesi hiç gündeme bile getirilmemiştir. İşin daha da vahim yanı, PKK/PYD terörünün kimi NATO üyeleri tarafından gizli/el altından destekleniyor olmasıdır. Son yıllarda ise ABD başta olmak üzere kimi NATO üyeleri tarafından hem bu terör örgütü (PKK/PYD) hem de FETÖ terör örgütü aleni olarak desteklenmektedir. Hatta PKK/PYD terör örgütü ABD tarafından eğitilmekte, silahlandırılmakta ve devlet haline gelmesi için her türlü desteği verilmektedir. Bu durumu NATO’nun hiç gündemine almamasından daha vahimi ise, Türkiye’nin hiçbir şey olmamış gibi hem NATO üyeliğini hem de ABD ile ilişkilerini devam ettiriyor olmasıdır. Bu, bağımsız olduğunu iddia eden bir ülkeye asla yakışan bir durum değildir. Çünkü Türkiye için yakın en yakın tehdit/tehlike PKK/PYD değil, onu destekleyen, silahlandıran, finanse eden ABD’dir.

Dağ, Fare Doğurmuştur
NATO zirvesine katılan liderlerin ikili görüşmeleri çokça konuşulmuş ve yoğun tartışmalara neden olmuştur. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da 10 civarında ülkenin başbakanı ve başkanı ile görüşmüştür. Her görüşmenin kendine göre bir anlamı olsa da herhalde en dikkat çekici olan görüşme ise ABD Başkanı ile yapılan görüşme olmuştur. Çünkü ABD ile Türkiye arasındaki gergin ilişkilerden dolayı bu görüşmeye çok anlam yüklenmiş ve kamuoyu anlamsız bir beklenti içine sokulmuştu. Ancak ‘dağ fare doğurmuştur’ deyimi gereği, ikili görüşmede problemli olan ilişkilerin hiçbirinde ciddi hiçbir gelişme olmadığı, hatta gündeme bile gelmediği basına yansımıştır. Oysa C. Başkanı Erdoğan, zirveden bir gün önce -13 Haziran’da- Biden ile yapacağı görüşmede ‘Ermeni Soykırımının’ kabul edilişini gündeme getireceğini açıklamıştı. Ancak ikili ilişkilerdeki diğer problemler gibi bu problem de gündeme getirilmemişti. Hatta görüşmeden sonra “ABD’nin 24 Nisan 1915 olaylarını soykırım olarak tanıması konusu gündeme geldi mi?’ sorusuna Erdoğan, “Hamdolsun, hiç gündeme gelmedi” şeklindeki cevabı trajikomik bir cevap olmuştur. Oysa kamuoyu tarafından uzun zamandan beri yapılacak bu görüşmeye o kadar çok anlam yüklenmişti ki, hiçbir gelişmenin olmaması hayal kırıklığına neden olmuştur. Görünen ve bilinen tek gelişme –yeri ve zamanı değilken- Türkiye’nin Afganistan havaalanının güvenliğini korumaya talip olmasıdır. Bu talep, ABD başkanının çok hoşuna gitmiştir. Çünkü 2001’den beri ABD’nin katlettiği yüzbinlerce insanı ve taş taş üzerinde bırakmadığı Afganistan’da yaşadığı hezimeti gizlemek için ABD’ye adeta altın tepsi içerisinde sunulmuş bir fırsattır. ABD bu fırsatla hem Afganistan’da 20 yıldır işlediği insanlık dışı katliamları ve beceriksizliğini gizlemeye çalışmış hem de halkı Müslüman olan iki ülkeyi bu vesileyle karşı karşıya getirerek Müslüman halklar arasında düşmanlığı derinleştirmek olacaktır. ABD’nin asıl amacı kendisinin beceremediği, üstesinde gelemediği Afganistan’ın gerçek ve meşru gücü olan Taliban’la Türkiye’yi karşı karşıya getirerek, her iki tarafın da güç ve enerji kaybına uğramasını sağlamak olacaktır. Türkiye’nin böyle bir göreve talip olması, Açık Toplum Enstitüsünün kurucusu George Soros’un “Türkiye’nin stratejik konumu nedeniyle en iyi ihracat ürünü ordusudur” sözünü doğrular niteliktedir. Türkiye bırakın böyle bir istek bulunmayı, yapılacak böyle bir teklifi de hemen reddetmesi gerekirdi. Ne yazık ki, Türkiye, bağımsız bir devlete yakışmayacak benzeri bir yanlışı, ABD, 7 Ekim 2001’de Afganistan işgaline başladığı zaman da yapmıştı. Şimdi de aynı yanlışı yapıyor. Ama şu bilinmelidir ki, Türkiye’nin, ABD’nin isteği doğrultusunda böyle bir görevi kabul etmesi halinde ne tarih ve ne de bölge halkları affedecektir.

TALİBAN AFGANİSTAN’IN MEŞRU GÜCÜDÜR

Taliban, 25 Haziran 1994 yılında, Afganistan-Pakistan bölgesinde yaygın olarak faaliyet gösteren Diyobendi-Hanefi ekolü benimseyen medreselerdeki Peştun talebeler ve mollalar tarafından kurulmuştur. Taliban mensupları, Taliban kurulmadan önce de kimileri talebeliği kimileri de müderrisliği/hocalığı bırakarak ülkeyi işgal eden Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği (SSCB)’ne karşı cihada katılmışlardı. Nitekim Taliban’ı kuran ve uzun süre liderliğini yapan Molla Ömer mücahit olarak 1983 ile 1991 yılları arasında Sovyet güçlerine karşı savaşta dört kez yaralanmış ve sağ gözünü kaybetmiştir. Sovyetler, hezimeti yaşayıp 10 yıllık işgali Şubat 1989’da sona erdirip ülkeyi terk ettikten kısa bir süre sonra mücahidlerin kendi aralarında güç/iktidar savaşı başlatmaları Taliban’ın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Taliban kuruluşundan kısa bir süre sonra Eylül 1994’de 50 kişilik medrese öğrencisiyle Afganistan’ın büyük şehirlerinden Kandahar’ı ele geçirmiştir. Taliban’ın Kandahar‘ı ele geçirmesi hem isminin diğer bölgelerde duyulmasına hem de yeni katılımlarla güçlenmesine neden olmuştur. Bu hızlı yayılmadan etkilenen ve iç savaştan bıkan halk, Taliban’ı bir umut olarak görmeye başlamıştır. Taliban, halkın umutlarını boşa çıkarmamış ve Afganistan şehirlerini bir bir ele geçirmiş ve 1996’da Kabil’e girerek böylece bütün ülkede egemenliğini ilan etmiştir. Ülkenin egemenliğini ele geçiren Taliban, 1997 yılında anayasası Şer’i hükümlere dayalı İslami Afganistan Emirliği’ni kurmuştur. Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, bu yeni rejimi resmi olarak tanımıştır.
Taliban, ülkeyi 2001 yılına kadar İslam Emirliği yönetimi altında yönetmiştir. Ülke yıllardır SSCB’nin işgalinde, ondan önce de 1950’li yılların ortalarından işgal tarihine kadar Sovyet yanlısı despotik liderler tarafından idare edilmiştir. SSCB’den önce de İngilizler tarafından işgal edilmek için uzun süre savaşılmış, bu savaşlar nedeniyle Afgan halkı fakir ve yoksul bırakılmıştır. Ama Afganlar, bütün baskılara ve katliamlara rağmen İngilizleri kovdukları gibi SSCB’yi de, 2001’de ülkeyi işgal eden işgalci ABD öncülüğündeki 40’dan fazla işgalci NATO güçlerini de kovmuşlardır.
Bu işgallerin gerekçesi elbette ki Afganistan’ın stratejik önemidir. Afganistan’ın mevcut konumu emperyal işgalci güçlerin iştahını sürekli kabartmıştır. Dünya haritasına kabaca bir göz atıldığında, Asya Kıtasının Doğu–Batı ve Kuzey-Güney geçiş noktasında yer alan Afganistan’ın stratejik olduğu kadar fiziki olarak da “Asya Kıtasının anahtarı ve kalbi” hükmünde olduğu görülecektir. Çin, Orta Asya Türki Cumhuriyetler, Rusya, Pakistan ve İran arasında yer alan Afganistan bu konumuyla iç Asya, sıcak sular, Hint Alt Kıtası ve Ortadoğu’ya çıkış için tek kavşak noktası konumunda bulunmaktadır.
19. yüzyılda Afganistan’ın jeostratejik önemi, Rusya’nın sıcak sulara inme çabası ve İngiltere’nin en zengin sömürgesi olan Hindistan’ı koruma görevinden kaynaklanmaktaydı. Afganistan’ın bu önemi, 20. yüzyılda Batı ve Doğu blokları arasında tampon bölge görevinde oluşundan, 21. yüzyılda ise Orta Asya petrol ve doğalgazının, dünya piyasalarına taşınması için geçiş yolu ve ABD’nin geleceğin tehdit odakları olarak gördüğü İran, Hindistan, Çin ve Rusya’nın arasında “üs” olmasından kaynaklandığı görülmektedir. Afganistan, coğrafi konumu itibariyle Türkistan, Çin, Hindistan ve İran’ı birbirine bağlayan tarihi ve tabii yolların kesiştiği, stratejik bir coğrafyada yer almaktadır. Afganistan sadece bu yönüyle emperyal işgalci güçlerin iştahlarını kabartmıyordu, aynı zamanda doğal zenginlikleri ile de küresel güçlerin iştahlarını kabartmaktaydı. Nitekim Afganistan;
– 4,5 trilyon m3 Doğalgaza
– 1,6 milyar varil Petrole
– 240 milyon ton Bakıra
– 2,2 milyar ton Demire
– ve Lityumda da dünya rezervinin %40’a yakına sahip bir ülkedir. Lityumun önemi uzay çalışmalarında iyon türü pillerin kullanıldığı göz önünde tutulursa emperyal ülkelerin leş kargaları gibi niçin Afganistan’a üşüştükleri daha kolay anlaşılacaktır. Uluslararası maden yatırımcılarıyla görüşmeler yapmak için İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan Afganistan Madencilik Bakanı Vahid Şehrani, BBC’ye verdiği mülakatta Afganistan’ın 3 trilyon dolarlık maden zenginliği olduğunu söylemiştir. Lityum akıllı telefonlarda ve elektrikli otomobillerde kullanılan şarj edilebilir bataryaların önemli bir bileşeni. Almanya, otomobil endüstrisi için Afgan lityumunun peşinde. Güney Afganistan’daki Aynak bakır yatağı Avrasya’daki en büyük yatak ve konumu Kabil’e sadece 40 kilometre mesafede. Hacıgak’taki yüksek kalitedeki demir cevheri rezervlerinin 500 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Bu noktanın yakınlarında kömür yatağı da keşfedildi.
Emperyal işgalci güçlerin Afganistan’a üşüşmelerinin nedeni sadece doğal zenginlikleri de değildir. Afganistan’a hâkim olan Asya’ya da hâkim olur özdeyişi gereği, Afganistan, Asya’nın kalbidir. Asya’da olup bitenler bize şunu göstermiştir ki, Afganistan’a hâkim olan Güney Asya’ya da hâkim olacaktır. Buraya hâkim olan ise Ortadoğu, Orta Asya ve Çin-İran-Orta Asya’ya müdahale etme imkânı kazanacaktır. Jeostratejik öneminden dolayı, küresel ve bölgesel güç olma politikası güden ve hangi ülkenin eline geçerse, ona çok büyük stratejik avantajlar sağlayacak olan Afganistan, bu nedenle sürekli dış müdahalelere uğramıştır.
ABD’nin, Afganistan’ı işgal etme gerekçesi ise görüldüğü ve dayatıldığı gibi El-Kaide ve onun lideri Usame Bin Ladin’in ele geçirilmesi değildir. 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelerin uçaklanması üzerine Afganistan’a yönelik ABD saldırıları 7 Ekim 2001’de başlamıştı. Bu işgalin görünen nedeni Usame’nin teslim edilmesi idi. Taliban, önce kendine sığınan birilerini teslim etmeyeceğini, baskının yoğunlaşması üzerine ise bağımsız bir başka ülkede yargılanmak şartıyla Usame’nin teslim edilebileceğini söylemiştir. ABD bunu kabul etmemiştir. Çünkü ABD’nin niyeti Usame değildi, asıl niyeti Afganistan’a hakim olmak ve petrol ve doğal gaz borularının Afganistan üzerinde geçmesini kendi şirketi Unocal üzerinde gerçekleştirmekti. Taliban’ı, ABD’nin güdümünde bir örgüt olarak görenleri de hayal kırıklığına uğratacak tarzda, Taliban, kendi ülke menfaatleri gereği olarak bu boru hatları (Trans-Afgan Boru Hattı Projesi) ihalesinin Unocal’a değil, rakip şirket Arjantin’e ait Bridas Şirketine vermiştir. Çünkü Trans-Afgan Boru Hattı Projesini ilk olarak gündeme getiren ve geliştiren Türkmenistan ve Pakistan’a sunan Bridas şirketi idi. Ancak daha sonra bu ‘Büyük Oyun’a Unocal Şirketi de dahil olmuştur. Hatta Bridas Genel Müdürü Mario Lopez Olaciregul ise, “Biz sadece bir ülkenin kaynaklarını geliştirmeye çalışan bir petrol şirketiyiz, ama burada bambaşka bir şeyle, büyük devletlerin birbirlerini hırpaladığı “Büyük Oyun’la karşılaştık” demek zorunda kalmıştı.
Taliban heyeti hem ABD’de Unocal’a hem de Arjantin’de Bridas şirketine ziyarette bulunmuş ve yapılan görüşmelerin neticesinde Taliban bu ihaleyi Bridas şirketine vermeyi uygun görmüştür. Çünkü Taliban, şirketlerle yapılacak herhangi bir anlaşmaya sadece yılda 100 milyon dolar getirebilecek boru hattı yolu yolunu kiralamayı değil, yol yapımı, su dağıtımı, telefon ve elektrik santrallerini de dahil etmeyi tasarlamaktaydı. Bridas Şirketi tüm bunları yapmaya yardımcı olacağına taahhüt etmişti.
ABD’nin Afganistan işgalinin görünen ve açıklanan nedeni El Kaide ve Lideri Usame ise de asıl neden boru hatları ihalesinin Unocal yerine Bridas şirketine verilmesiydi. Unocal Şirketi, Taliban’ı çantada keklik görüyordu, ama beklediği gibi olmamıştı. İşte bu olaydan sonra Taliban’ın teröristliği (!) ve kadınların burkaları gündeme gelmeye başlamıştı. Ne yazık ki, ABD’nin, dünyada ve özellikle de içinde yaşadığımız bölgede terörünü görmek istemeyenler, kendi halkını, topraklarını, ülkesini savunan Taliban’ın teröristliğini gündeme getirmeye başlamışlardır. Taliban’ı sütten çıkmış ak kaşık olarak değerlendirmiyoruz; hataları da var yanlışları da vardır. Ama Taliban’a terörist diyenler, ABD’nin bölgede estirdiği terör nedeniyle niçin ABD’yi terörist devlet olarak değerlendirip ilişkilerini/bakışlarını ona göre düzenlemiyorlar? Güya Usame bin Ladin dolayısıyla Afganistan’ı işgal eden ABD, niçin Türkiye’de darbe girişiminde bulunan FETÖ’yü ve 1984’den beri binlerce insanın ölümüne neden olan PKK/PYD’yi desteklemesine rağmen ABD’nin teröristliği gündeme getirilerek bir tavır geliştirilmiyor? Ne yazık ki Batı hayranlığı, Türkiye’de kimi çevrelerde ilkesizliği, kimliksizliği ve şahsiyetsizliği körüklüyor ve olaylara at gözlüğü ile bakmaya yöneltiyor.
ABD Afganistan’ı işgal etmekle sadece Afganistan’a değil, aynı zamanda Orta Asya’da kendisine sağlayacağı stratejik üstünlüklerine sahip olmak istiyordu. Bu üstünlükleri maddeler halinde kısaca şöyle özetlemek mümkündür:
a) Afganistan’ın stratejik avantajlarının ABD lehine kullanılması.
b) Orta Asya petrol ve doğalgaz hatlarının kontrolünün ABD’nin eline geçmesi.
c) İran’ın kuzeyden kuşatılması.
d) Müstakbel güç Rusya, Çin ve Hindistan’ın kontrol altında tutulması.
e) Başta El Kaide olmak üzere terör örgütlerinin çökertilmesi.
f) Afganistan’da ekilen uyuşturucu alanlarının denetim altına alınması.
e) Bağımsızlığını yeni kazanmış Orta Asya ülkelerinin kontrol edilmesi ve bunların İran’a ya da başka ülkelere kaymasının önlenmesi.
İşte bu amaçla ABD’nin Afgan işgali 20 yıl sürmüştür (7 Ekim 2001-11 Eylül 2021). 3000’e yakın askerini kaybetmiş, binlerce askeri yaralanmış ve çok daha fazlası ise psikolojik tedavi dolayısıyla rehabilite edilmektedir. 5 Trilyon dolar da ekonomik kaybı olmuştur. ABD de, selefi diğer işgalci ülkeler; İngilizler ve SSCB gibi aynı akıbeti yaşamıştır. Bu işgalin ilk aylarında Afganistan’da kurulu Taliban İslam emirliği devrilmiştir. ABD öncülüğündeki işgalci güçler, Taliban hükümetini devirmekle zafer kazandıklarını zannetmişlerdir. Oysa yanıldıklarını çok kısa bir süre sonra anlayacaklardı. Anlaşılan bu işgalci güçler de tarihten -İngilizlerin, SSCB’nin uğradığı akıbetten- ders çıkarmamışlardı. Nitekim Taliban, işgale boyun eğmemiş dağlara çekilerek bundan önceki gerilla türü mücadelelerde benzeri olmayan örnek bir mücadele tarzı ortaya koymuştur. 2007’lerden itibaren Taliban tekrar gücünü toplamaya başlamış ve gerçekleştirdiği saldırılarla işgalci NATO güçlerini şehir merkezlerinden çıkamaz hale getirmiştir. Taliban halkın da desteğini alarak gittikçe güçlenmiş, NATO işgalci güçlerinin hakimiyet alanlarını daraltarak onlarca ilçeyi ele geçirmiş ve ülkenin ana ulaşım yollarına kısa sürede egemen olmuştur. Bugün itibariyle ülkenin %85’ni kontrol eder hale gelmiştir. Her gün yeni ele geçirilen ilçe ve beldelerin de haberleri gelmektedir. İşbirlikçi Eşref Gani Hükümeti, sığındıkları il merkezlerinden dışarı burunlarını dahi çıkaramaz hale gelmiştir. Bugün Taliban, devrilmeden önceki halinden daha güçlü hale gelmiş ve ülkede farklı etnik yapıda olanları da kapsayarak kendi hareketi içerisine dahil etmiştir. Afganistan’da faaliyet gösteren diğer örgütlerin hepsi tek bir etnik yapıya dayanırken, Taliban, bütün etnik yapıdakilerle birlikte hareket eder hale gelmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Taliban geçmişte yaptığı hatalara ve yanlışlara düşmemeye çalışıyor.
Bugün hala ABD ağzıyla konuşan kimi aklı evveller Taliban’ı terör örgütü olarak göstermeye çalışmaktadır. Oysa çok güvendikleri ABD bile artık Taliban’ı Afganistan’ın meşru gücü olarak görmektedir. ABD, başta Doha/Katar’da olmak üzere birçok yerde barış görüşmeleri yapmış ve bükemediği Taliban’ın elini öpmek zorunda kalmıştır. Eğer Taliban terör örgütü olsaydı, bu kadar yeri, 40’tan fazla ülkenin ordusuna rağmen Afganistan’da tutunabilir miydi? Halk sevmeseydi, Taliban’ı desteklemeseydi, Taliban terör estiren bir örgüt olsaydı, tekrar Afganistan’ın tek meşru ve güçlü gücü haline gelebilir miydi?
Kim ne derse desin ABD ve diğer NATO güçleri, Afganistan’da tam anlamıyla bir hezimet yaşamıştır. Taliban, ABD’ye ikinci Vietnam sendromunu yaşatmış ve mazlum ülkelere de örnek olacak bir mücadele sergilemiştir. ABD kaçarcasına Afganistan’ı terk etmiştir. Hatta Bagram hava üssünü güdümündeki Afgan hükümet yetkililerine bile haber vermeden gece karanlığında kaçarak terk etmiştir.

TÜRKİYE, TALİBAN’LA ANLAŞMADAN AFGANİSTAN’DA KALMAMALIDIR

Herkesin kabul ettiği ve itiraf ettiği bir gerçek vardır, o da Taliban’ın Afganistan’ın meşru temsilcisi olduğu ve çok kısa bir süre sonra Afganistan’ın tamamına egemen olacağıdır. ABD bile çekilirken Afgan’ın güdümlü, işbirlikçi Eşref Gani Hükümetiyle değil Taliban’la görüşerek, anlaşarak çekilmiştir. Dolayısıyla Afganistan ile ilişki geliştirmek ya da Afganistan’da kalmak isteyenler mutlaka ve öncelikle Taliban’la anlaşması gerekir.
Türkiye, 7 Ekim 2001’de ABD işgaline destek vermesi nasıl yanlış idiyse, bugün de Kabil Hava alanını korumak için ABD ile görüşmeler yapması o kadar yanlıştır. ABD öncülüğündeki işgale her defasında muharip güç olarak katılmadığını söylemek gerçekleri ört bas etmekten başka hiçbir anlamı yoktur. Çünkü işgalci güçlere, ekmek götüren, su ulaştıran ve soğan doğrayan olmazsa cephedeki asker savaşabilir mi? Dolayısıyla cephe gerisinde hangi iş olursa olsun yapılan her iş muharip iş, bunu yapan ise muharip güç konumundadır. Türkiye’nin ya diğer NATO ülkeleri gibi bir an önce Afganistan’dan ayrılması ya da ABD ile ya da ABD işbirlikçisi Eşref Gani Hükümeti ile değil, ABD öncülüğündeki işgalci güçleri kaçmak zorunda bırakan Afganistan’ın gerçek gücü Taliban ile görüşmeye ve anlaşmaya çalışması lazımdır. Eğer Taliban, Türkiye’nin kalmasını istemiyorsa, Türkiye’nin ABD ile anlaşmasının hiç anlamı yoktur. Çünkü aksi halde Türkiye de işgalci güç olarak kabul edilecek ve savaşılacaktır. Bundan ise en çok zarar gören Türkiye olacaktır. Zaten Taliban çeşitli açıklamalarında Türkiye’nin Afganistan’da kalması halinde işgalci güç olarak değerlendirileceğine ilişkin açıklamalar yapmıştır. Hatta yayınladıkları 8 maddelik bir bildiride bu, çok açık bir şekilde belirtilmiştir. İktidar Parti Sözcüsü Ömer Çelik ise, MYK toplantısı sonrası Taliban’ın bu açıklamasına ilişkin “iletişim kazası olduğunu değerlendirmek istiyoruz, Türkiye işgalci bir unsur değil” açıklamasının suya tirit cinsinden bir açıklamadan başka hiçbir anlamı yoktur. Taliban, sözcüleri kanalıyla defalarca Türkiye’nin de Afganistan’dan ayrılmasını istedikleri halde, Türkiye’nin hala konuyla ilgili olarak ABD ile görüşmelere devam ediyor oluşunu anlamak mümkün değildir. Bu görüşmelerin bir an önce kesilmesi, aksi halde sadece Afgan halkı nezdinde değil, bütün mazlum halklar nezdinde işgalci olarak anılacaktır. Bu, asla unutulmamalıdır.
Sonuç olarak;
1- Kim ne derse desin ABD ve diğer işgalci NATO güçleri Afganistan’da mağlup edilmiştir. Bu mağlubiyeti, bu işgalci güçlere tattıran da Taliban güçleridir. 20 yıllık işgal sürecinde Afganistan yerle bir edilmiş, yüz binlerce masum insan katledilmiş, taş taş üzerinde bırakılmamıştır. Ama buna rağmen Afgan halkı, işgale ve işgalcilere boyun eğmemişlerdir. İşgalci NATO güçlerini selefi diğer işgalci güçler gibi ülkelerinden defetmişlerdir. Ne mutlu onlara!
2- ABD güdümündeki işgalci güçler, bu mağlubiyetle işbirlikçi ve yolsuzluklara batmış Afganistan diktatörlüğünü ayakta tutmanın imkânsızlığını da anlamış oldular. Bu kirlenmiş ve ABD güdümündeki halktan kopuk despotik yönetimi korumak için geride artçı kuvvet olarak Türkiye bırakılmak istenmektedir. Çünkü Batılı emperyal ülkelerin Afganistan’a olan ilgilerinin devam etmesi için uçaklarının gidip geleceği havaalanının korunması gerekmektedir. İşte bu havaalanı Afgan halkına karşı, Mehmetçiğin kanıyla korunmak istenmektedir, Türkiye de ne yazık ki buna isteklidir. Zaten bu teklifi de Türkiye kendisi ABD’ye yapmıştır.
3- Erdoğan iktidarının böyle bir göreve istekli olmasının en önemli nedeni, Amerika ve NATO’nun başını çektiği Batı emperyalizmi ile özellikle de ABD ile bozulan ilişkileri yeniden onarmaktır. Böylece uzun zamandır telefonunu beklediği Biden ile ilişkileri yeniden yumuşatmanın yollarını bulacağını sanıyor ve aynı zamanda uygulanan CAATSA yaptırımlarına yenilerinin ilave edilmesini engelleyeceğini sanıyor. Ama yanıldığını çok yakında görecektir. Aslında ABD’nin, 1950’li yıllardan beri Türkiye ile olan ilişkileri bunu -anlayanlar/akledenler için- açıkça göstermektedir. Hele son yıllarda Türkiye’yi dört bir yanında kuşatması ve FETÖ ve PKK/PYD gibi terör örgütlerine verdiği destek, ABD’nin politikalarında hiçbir değişikliğin olmadığını göstermektedir. Çünkü ABD, Türkiye’yi hiçbir zaman müttefik olarak görmemiştir, daha önce SSCB’ye -şimdilerde Rusya ve İran’a- karşı tampon bir ülke olarak görmüştür. Geçmişteki yeşil kuşak projesinin de amacı bu idi.
4- Taliban yönetimi haklı olarak Afganistan’da hiçbir yabancı askerî güç istemiyor. ABD ve ülkede kontrolü çoktan yitirmiş olan Amerikan kuklası Afgan yönetimi istedi diye Türkiye’nin bu ülkede kuvvet bulundurmanın doğuracağı sonuçlar Türkiye’ye çok pahalıya mal olacaktır.
5- Afganistan’ın meşru gücü Taliban’dır. Taliban, ülkenin %85’ni kontrol altında tutuyor, işgalci güçler çekilince kısa bir sürede geride kalan yerleri de ele geçirecektir. O zaman Türkiye, Kabil Hava alanını, Afgan halkına yani Taliban’a karşı mı koruyacaktır? Suriye’de bile PKK devleti kurulmasına karşı çıkan bir ülke nasıl oluyor da başkasının ülkesinde hakkı olmaksızın bir işgalci ülkenin taşeronluğuna soyunmaktadır. Bunu anlamak mümkün değildir.
6- Dünyanın jandarmalığını üstlenmekten vazgeçmeyen Amerika, hâkim olmak istediği yerlerde bu iş için taşeron kullanıyor. ABD, Türkiye’yi de Afganistan’da taşeron olarak kullanmak ve kendi kirli ve kanlı amaçlarını bu vesileyle devam ettirmek istiyor. Türkiye böyle bir görevi asla kabul etmemelidir. Türkiye’nin, artık kendisine yaptırımlar uygulayan, ülkesini parçalamaya çalışan terör örgütlerini destekleyen, burnunun dibindeki Dedeağaç başta olmak üzere adalarda üsler kurarak Yunanistan’la birlikte Türkiye’yi hem karadan hem de denizden kuşatan ABD’ye açık ve net bir tavır koymalıdır.
Türkiye, Taliban ile anlaşmadan Afganistan’da Kabil havaalanını korumak için kalmaya kalkışmamalıdır. Aksi halde bu, Milli Mücadele döneminde gelinlerinin bileziklerini, gerdanlıklarını Türkiye’ye gönderen Afganistan halkına vurulacak ikinci darbe olacaktır. Buna Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı dahil hiç kimsenin hakkı da yoktur, yetkisi de yoktur.