| LEYLA ÖZCAN / FİIKHİ MEZHEPLER |
|
Fıkhın sözlük anlamı: Bilmek anlamak, bir şeyin bütününe vakıf olmak, bir kimsenin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesi demektir. Başka bir tarife göre fıkıh, kişinin ibadetlere, cezalara ve muamelelere ait şer’i hükümleri tüm delilleriyle bilmesidir. Ayrıca söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin ve derin anlayış diye de tarif edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de: “O kavme ne oluyor ki kendilerine söylenen hiçbir sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar? (Nisa 48) ayetinde geçen “la yefkahun” ince anlayış ve keskin idrak anlamına gelmektedir. Başka birçok ayette kâfirler için “fıkhetmeyenler” denilmektedir.(Araf 179, Hud 91) Rasulullah(sav): “Allah kimin için hayır dilerse, onu dinde fakih(dini hükümleri, inceliğini kavrayan bilgin) kılar.” Buyurmuştur. İbadet ve muamelatla ilgili dini hükümlere “şeriat” denir. Bu kelime din anlamında da kullanılır. İtikadi ve ameli hükümlerin hepsini içine alır. Ancak şeriat genellikle ameli hükümler için kullanılır. Buna göre ilahi nizamın amel ve dış yönünü temsil eder. İslam geçmiş şeraitleri büyük bir kısmını kaldırarak değiştirmiştir. Allah, melek, peygamberlik ve ahiret günü gibi inanç esaslarında ise herhangi bir değişiklik yapmamıştır. İşte fıkıh İslam dininin ameli ve dünyevi yönünü ifade eder. İslam fıkhı bir takım devirlerden sonra oluşmuştur: - Rasulullahın devri: Bu devirde fıkhın kaynakları Kur’an ve sünnet olmuştur.
- Sahabe devri: Bu devir ahkâmla ilgili ayet ve hadislerin sahabe tarafından tefsir ve izah edildiği devirdir.
- Müçtehit imamlar devri: Fıkıh meselelerinin yazılmaya başlanılması ve büyük müçtehitlerin ortaya çıktığı devirdir. Birbirinden değerli mezhep imamları bu dönemde yaşamışlardır.
Müçtehit: Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakih zat’a denir. Yani içtihat eden kimseye denir. İçtihat ise sözlükte, güç, takat ve çaba anlamına gelen cehd kökünden olup bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. İçtihat ya şer’i delillerden hüküm çıkarmak şeklinde olur ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanması konusunda olur.
Peygamber (s.a.v.) döneminde de içtihat vardı, fakat dar bir çerçeve içerisinde idi. Çünkü vahiy henüz devam ediyordu ve içtihadı gerektirecek fazlaca geniş bir alan yoktu. Sahabe devrinde ise İran, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika feth edilmiş böylelikle kökü eski çağlara uzanan uygarlıklara sahip milletler Müslümanların hâkimiyeti altına girmişti. İslam şehirleri çeşitli milletlerle dolmuş, çeşitli ırk ve kavimlere mensup unsurlarla karışmış Rasulullah (a.s.) devrinde olmayan olayların ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Bu durumda İslam bilginlerinin de uygun ve yararlı konularda araştırma ve incelemelerde bulunmaya yönelmeleri bir zaruret halini almıştı. Bunun üzerine Allah resulünün öğretiminden geçmiş ve ondan ilim almış büyük sahabeler Allah’ın hükmü anlaşılsın diye içtihatlarda bulundular. Çünkü Allah’ın dini bütün çağları kapsayacak özellikteydi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet 36) Yani kayıtlı olacağı, gölgesinde hayat süreceği hükümler olmadan yaşayacağını mı sanıyor. DEVAMI 134. SAYIMIZDA..
0 Yorum - Yorum Yaz
|