Ömer KÖŞÜ

“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa’nın havarilere: ‘Allah’a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?’ demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: ‘Allah’ın yardımcıları bizleriz.’ Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir topluluk inkâr etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.” (Saff Suresi/14)

“Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: ‘Allah için bana yardım edecekler kimdir?’ Havariler: ‘Allah’ın yardımcıları biziz; biz Allah’a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahid ol’ dediler.” (Al-i İmran/52)

 

İçimden bir ses; “Nasıl olur ki bu?!”, diyor.

 

O ALLAH ki yerlerin, göklerin ve bu ikisi arasında bulunanların Rabbi olsun, O’nun izni olmadan yaprak kımıldamasın, yerin yedi kat dibinde, göklerin derinliğinde, evrenlerin sınırında, maddenin özünde, zerrenin kalbinde ne varsa bilsin de sonra ben ve benim gibi bedeni bir damla suya muhtaç, ruhu bir yudum sevgiye her daim aç, bir grip mikrobuna yenik düşen; uykusuzluğa, açlığa, soğuğa, sıcağa dayanamayan, ölse cesedi soğuk dolaplara tıkılan insanoğlu O’na yardım etsin…Nasıl olur bu?!

 

Bu ifadeyi Kur’an-ı Kerim’de, İsa peygamberin ağzından duyuyoruz ilk olarak… O çevresindekilere; “Allah’a doğru(gitmekte) kim benim yardımcılarım olur?” (Al-i İmran/52) diye soruyor. Bu soruyu sormasını gerektiren bir durum mu yaşamıştır acaba, diye düşünüyor insan. Yani durduk yere kimse kimseyi yardıma çağırmaz. Bu kısacık çağrı; yardımın amacını, yönünü ve hatta şeklini de ortaya koyuyor.[1]

 

Normalde yardım muhtaç, ihtiyaç sahibi, zor durumdaki, gücü tükenmiş, yapacak bir şeyi kalmamış kişilere ondan daha iyi ve güçlü durumdakiler tarafından yapılır. Bizler ise mutlak manada aciz olduğumuza göre Allah(c.c.) kendisi Kur’an’da geçtiği üzere bizlerden yardımcıları olmamızı istemesindeki gayeyi iyi anlamak durumundayız.

 

“Allah’ın Yardımcıları” İfadesi Hakkında: İslâm’ın ikamesine yardımcı olan kişiler Allah’ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü O, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilâkis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister.

 

Fakat O, bu gâyeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için Peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kimse Mü’min dir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim, kaanit ve âbiddir. Allah’tan ittika ederek yaşarsa muttaki, hayır için yarışırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve tâlimi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece Allah’a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa ensârullah’tır. Allah, yukarıdaki âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifadeyle kast olunan budur. Şayet asıl maksat, Allah’a değil, Allah’ın dinine yardım etmek olsaydı, “Ensârullah” yerine “Ensâru dînillâh”, “Yensurullah” yerine “Yensuru dînellah” ve “in tensurullah” yerine de “İn tensuru dînellah” denilmesi lâzım gelirdi.

 

Ancak görüldüğü gibi, Allah Teâlâ sürekli olarak bu ifadeyi kullanmış olduğundan, Allah’a yardımın kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin Allah’ın bir ihtiyacını giderdikleri ve Allah’ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü, kendilerine Allah’ın yardımcıları denmiştir.[2]

 

İnsanları tavsiye ve nasihatle doğru yola ulaştırmak Allah’ın işi olduğundan Allah, İslâm’ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları “yardımcıları ve dostları” olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın “dostu ve yardımcısı” olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır.[3]

 

Ey iman edenler, siz Allah’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada Allah’a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Resulüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorla değil, kulların irâdeleriyle yapılması matlup olan ihtiyarî yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz’î iradesi harekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz’î irâdelerini sarf etmekle yapacakları hizmetlerine, Allah’a yardım denilmiştir ki isnadda mecaz, yahut istiâredir. Yani imandan sonra siz, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle dinine hizmet edersiniz. Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkîlerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.

 

Peki müminler yüce Allah’a nasıl yardım ederler ki şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı elde etsinler? Gönülleri Allah için her şeyden soyutlamakla, Allah’a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde Allah’ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, yüce Allah o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller Allah’ı tüm arzularında, duygularında, duruşlarında ve davranışlarında, tüm faaliyetlerinde ve duygularında hakem kılmakla… Evet gönül aleminde Allah’a yardım böyle olur.

 

Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık âlemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriatine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir.

 

Allah’ın dinine, mesajına, sistemine ve düzenine çağırmada kim bana destek olur? Kim bana yardım eder ki ona tebliğde bulunayım ve onunla görevimi yerine getireyim? Her inanç ve dâva sahibinin yanında, kendisi ile beraber hareket eden onun davranışını yüklenen, savunan, ulaşabildiklerine ulaştıran ve ondan sonra davasını yaşatan destekçilerin bulunması gerekir.

“Havârîler: Biz Allah’ın destekçileriyiz Allah’a iman ettik. Şahit ol ki Müslüman’ız.” Havârîler burada İslâm’ı, dinin özü anlamında kullanıyor. İsa’yı (selâm üzerine olsun) bu Müslüman’lıklarına ve Allah’ın yardımına… Yani onun Peygamberlerinin, dininin ve hayat sisteminin yardımına koşmalarına tanık tutuyorlar. Sonra Rablerine yöneliyorlar ve pratik olarak yaşadıkları bu olaylarda doğrudan Allah ile ilişki kuruyorlar: “Ey Rabbimiz! İndirmiş olduğun mesaja inandık ve Peygamber’e uyduk. Bizleri bu mesajın canlı şâhidleri yaz.”

Allah ile doğrudan sözleşmek için bu yönelişte önemli bir nokta var. Mü’min başta Rabbi ile sözleşme yapar. Peygamber onu tebliğ ettiğinde inanç hususunda Peygamberin görevi biter, Allah ile sözleşme gerçekleşir. Bu sözleşme Peygamberden sonra da Mü’mini bağlayıcı niteliktedir. Bu sözleşmede Peygambere uyulacağına dair söz verilmiştir. Mesele, vicdanda yer alan bir inançtan ibaret değildir.

Burada önemli olan belirlenen yolu izlemek ve bu yolda Peygambere uymaktır. İşte İslâm’ın bu anlamı, gördüğümüz gibi aynı zamanda surenin öteden beri üzerinde yoğunlaştığı ve değişik üslûplarla tekrar ettiği bir olgudur. Havârîlerin sözlerindeki başka bir ifade ayrıca dikkat çekiyor: “Bizi şâhitlerle beraber yaz.” Ne şâhitliği ve hangi şahitler? Allah’ın dinine iman etmiş Müslüman’ın, bu dine tanıklık etmesi istenmektedir. Bu tanıklık, dinin hayatta kalma hakkını pekiştirecek bir tanıklıktır. Bu dinin insanlara vermek istediği hayırlı mesajı destekleyen bir şâhitliktir. Kişi canıyla, ahlâkıyla, yaşantısıyla, hayatıyla bu dinin canlı bir şekli olmadıkça bu şâhitliğin gereğini yerine getirmiş olamaz. Bu öyle canlı bir tablodur ki insanlar onda bu dinin var olmaya daha lâyık olduğunu, yeryüzünde var olan diğer sistemlere, düzenlere ve organizasyonlara oranla daha iyi ve daha üstün olduğunu rahatlıkla görebilmektedirler.

Şüphesiz Allah kendi dinine yardım edene, yardım edecektir. Çünkü dinin ihtiyarî olan fiillerle alakası olduğuna göre, o konuda arzu edilen gayenin gerçekleşebilmesi için, Allah’ın iradesi kulun cüzî iradesine bağlı olduğundan, kulların cüzî iradelerini kullanarak bir çaba sarf etmeleri, Allah’ın iradesinin işlemesine vesile olması itibarıyla bir yardım gibidir. Onun için müminleri savunmayı söz veren Yüce Allah, yardımının kesin olarak gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına bağlamıştır. Yoksa Allah şüphesiz çok güçlüdür, her şeye gâliptir, yardıma ihtiyacı yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir zaman mağlup olmazlar. (Elmalılı, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden)

Kur’an, insanları Allah’ın dinine çağıran ve O’nun dininin küfre karşı galip gelmesi için uğraşan kimseleri, “Allah’ın yardımcıları” (Ensârullah) olarak nitelemiştir.[4]

Allah’ın, dinini galip kılabilmesi için yardıma ihtiyacı da yoktur. O, bu düzenlemeyi insanoğlu için bir imtihan sebebi kılmış ki böylece insanlar bu imtihanı vererek ilerleyip yükselebilsinler veya imtihanda dökülüp aşağıların aşağılarına insinler!

Ey Müslüman! Allah yolunun yardımcısı olduğun müddetçe, Ebu Bekir olup sadakat ve feregat ile tüm varlığını bu uğurda feda etmen gerektiğini. Bir Ömer olup cesaretini, yiğitliğini ortaya koyman gerektiğini. Davaya adanmış bir yürek olduğunu ve gerektiğinde duraksamadan yüreğini kendi ellerinle dinin yardımına sunman gerektiğini bil! Din yolunun yol işaretlerini aydınlatan Hz. Muhammed (s.a.v)’i canından aziz bilmen ve onun davası uğrunda her türlü fedakarlığı yapman gerektiğini unutma.

Bedir günü, Sad ibn Muaz veya Mikdad İbn Amr’ın söylediği şu sözü unutma! “Vallahi sen şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. İsrail oğullarının Hz. Musa (a.s)’a “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz” dedikleri gibi demeyeceğiz sana. Sonuna kadar seninle beraber savaşacağız.” (İbn Hişam Sire III-6)

Ey Müslüman! Allah yolunun yardımcısı olduğun müddetçe, Ashab-ı Uhdud da­vetçileri gibi ateşe atılıp yakılabilece­ğini (85/8), mü’min da­vetçilere katılıp onlara destek olduğu için, Ashab-ı Karyenin davet­çisi gibi taşlanarak öldürülebileceğini (36/20-27), yüce Allah’ın ulûhiyetini müşrik topluma ulaştırıp onları yal­nızca âlemlerin Rabb’ine kulluk etmeye çağırdığı için, Ashab-ı Kehf gibi zulüm, baskı ve tehditle öz yurdun­dan kovulabileceğini (18/13-16), putçu re­jimlere ve putlara karşı çıktığı için, İbrahim(as) gibi ateşe atılabileceğini (21/51-70), dürüst ol­duğu ve inancının gereğini yaşayıp ondan asla ta­viz vermediği için, Yusuf(as) gibi zulümle zindana atı­labileceğini (12/23-54), despot idarecilere karşı çıkıp onlara hakkı anlattığı için, Musa(as) gibi zorba idarecilerin zulmüne uğrayabileceğini (20/43-73), beşeri şirk düzenlerine karşı çıkıp Kur’an hükmünün egemen olmasını istediği için, Mu­hammed (as) gibi öldürülmek istenip öz yur­dunu terk etmeye zorlanabileceğini (8/30, 9/13, 28/85, 47/13) unutma.[5]

Allah’ın dinini anlama ve yaşama konusunda, Al­lah’ın istediği gibi Müslüman olma konusunda, aslında peygam­berin hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Hiç kimse kendisine yardımcı olmasa da peygamber tek başına kulluğu icra edendir. Yâni pey­gamber Allah’ın kendisine yüklediği görevini yapamadı da birile­rinden bu konuda yar­dım istiyor değildir mânâ. Kendisi görevini yapmakla birlikte cemaatla yaşanma karakterindeki bu dini ikâme konusunda birilerinin yanı ba­şında olmasını, birilerinin kendi menfaatleri icabı Müslüman olup yü­künü hafifletmesini istiyordu Allah’ın elçisi.

İşte bu cemaat, bu ümmet bir Peygamberin yükünü hafifle­ten, derdini ve sorumluluğunu paylaşan en büyük destektir. Me­selâ şu anda ben Konya’nın her mahallesinden, her evinden so­rumluyum. Bu Allah dinini, Allah âyetlerini her yere götürmek, ulaştırmak zorunda­yım. Ama şu anda sizler de benim bu derdimi dert biliverseniz, sizler de benim sorumluluğumu hissediverip de bu işi yapmaya başlayıver­seniz benim omuzumdaki yükler hafifle­yecek demektir. Meselâ bu ak­şam içinizden birisi Aydınlık mahal­lesinde şu benim yaptığımı yapıp, Allah kullarına vahiy ulaştırsa­nız artık Aydınlık benim omuzumdan inmiş olacak. Elhamdülillah Aydınlık’ta bu işi yapan birisi var ve artık benim oraya gitmeme ge­rek kalmamıştır diyecek ve rahatlayacağım. Meram’da da bu işimi yapan birilerinin çıkması benim omuzumdaki bir yükün daha in­mesi anlamına gelecektir.

Öyle değil mi ama? Din anlatılacak ben, âyet anlatılacak ben, hadis tanınacak ben, hapse atılacak ben, sürgün edilecek ben, ben, ben. Niye hep ben yahu? Gelin beraber olalım. Gelin beraber çalışa­lım, gelin birlikte omuzlayalım Allah dinini. Gelin bir­likte öğrenip bir­likte tebliğ etme ve yaşama kavgası verelim. Eğer kitapsız ve sünnet­siz din olmayacağına sizler de inanır, sizler de bu yükü omuzlarınızda hissederseniz o zaman sizler de bana yar­dım etmiş olursunuz.

Ama şunu da göz ardı etmeyelim ki, eğer bizler de Peygamberler gibi, onlar kadar bu mübârek yükü çekmeyi iliklerimize ka­dar hissedersek elbette Allah bize de onlara verdiği yardımcıları göndere­cektir. Ama elbette bizim samimiyetimiz, bizim sorumluluk anlayışı­mız, bunu dert bilişimiz bu kadarmış ki Allah bu kadar yar­dımcı gön­dermiş. Allah bizi de aynı şuura erdirsin de o şuurumuz sonucunda bize de yardımcılar göndersin inşaallah.

Tabii göndermese de veya sizler bana destek çıkmasanız da elbette ben kendi gidebileceğim yerlerden sorumluyum. Kime gidebili­rim? Kaç kişiye gidebilirim? Kaç yere gidebilirim? İşte be­nim sorum­luluk alanım budur.

Demek ki Peygamberlere yardım, onların görevlerine yar­dım şeklinde olur. Yâni Peygamber (a.s) dünyada Allah’ın istediği adâleti gerçekleştirmek, insanların dünyada Allah’ın istediği hayat programını yaşamalarını sağlamak, insanların sadece Allah’a kul olmalarını ger­çekleştirip onların cennet yollarını açmak, cehen­nem yollarına bari­katlar koymak için gelmişlerdir. İnsanların yer­yüzünde Rab olarak Al­lah’ı, din olarak İslâm’ı, kitap olarak Kur’an’ı ve bu konuda örnek ola­rak da Hz. Peygamberi tanımaları için gelmiş olan Peygamberin bu görevini, bu fonksiyonunu kendimize görev edinir, dert edinir iş edinir, din edinirsek biz de onlara yar­dımcı olmuş oluruz. Onların inandığına inanır, yaptıklarını yapar, sevdiklerini sever, reddettiklerini de redde­debilirsek, varlıklarını ve programlarını kendimize program kabul ede­bilirsek, isteklerine köstek değil destek olabilirsek o zaman biz de onlara yardımcı oluyoruz demektir. Biz de Ensârullah’ız demektir. Bakın Allah’ın Peygamberi Îsâ (a.s) diyor ki: Kim bana yar­dımcı ola­cak? Onun bu talebine karşılık: Havariler, Îsâ (a.s)’ın arkadaşları, Îsâ (a.s)’a iman etmiş Müslümanlar, Allah ve peygamber yolunun yardımcıları, beyazlar, be­yaz elbiseliler, beyaz elbiseli görünenler dediler ki: Biz Allah’ın yar­dımcılarıyız, biz senin yardımcılarınızız. Bizler iman ettik Al­lah’a. Sen şahit ol ki bizler teslim olduk. Bizler Müslüman olduk. Arkadaşlar, işte yardım budur. İşte Allah yolunda peygam­bere yardım budur. Ey peygamber, sen şahit ol ki biz iman ediyo­ruz ve imanlarımızı amel haline getirip Müslüman oluyoruz. Allah’a inanıyo­ruz ve inancımızın gereğini yerine getiriyoruz. İşte namaza inanıyoruz ve kılıyoruz. İşte içkisiz sofrada oturmaya inanıyoruz ve içkisiz sof­raya oturuyoruz. İşte oruca inanıyoruz ve tutuyoruz. Çünkü peygam­bere iman onun orucuna, namazına, cihadına iman demektir. Kitaba iman demek hayatı onunla düzenlemeye ve kıyâmete kadar onun ge­çerli olduğuna iman demektir.

Allah bizden kendisine ve peygamberine yardım etmemizi istiyor. Allah’a yardım, Allah’ın dinine yardımdır. Allah’ı korumak, Allah’ın dinini korumak demektir. Allah’ı korumak, Allah’ın emir ve yasaklarını, Allah’ın hukukunu korumak demektir. Allah önce iman, amel, ihlas ve ihsan ile korunacaktır. Allah’a yardım, Allah’ın emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşecektir. Allah’ın dininin hâkimiyeti adına çalışıp çırpınmakla gerçekleşecektir. Allah’ın dininin hâkimiyeti adına mal ve can fedâ etmekle gerçekleşecektir. Allah’a yardım, O’nun dini adına şehadeti göze almakla gerçekleşecektir.

Unutmayalım ki, bir yasa olarak Allah kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir.[6] Allah, dinini koruyanları koruyacaktır. Öyleyse Rabbimiz tarafından korunmayı, düşmanlarımız karşısında ayaklarımızı sabit tutup zafere ulaştırmasını istiyorsak, biz de Allah’ın dinine yardım edeceğiz. Yani kendimiz için, kendi kurtuluşumuz için Allah’ın dinine yardımcı olacağız. Değilse hâşâ, Allah’ın bizim yardımımıza asla ihtiyacı yoktur. Çünkü dininin hâkim olacağını zaten Allah müjdelemektedir. Kendi lehimize Allah’ın dininin hâkimiyeti adına vereceğimiz yarım hurma, dökeceğimiz birkaç damla ter ve kan, bizim cennet yolunda ayaklarımızın kaymamasına, cennete ulaşmamıza sebep olacaktır.

İşte Allah’a yardım, Allah’ın dinine yardım budur. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde, Kitabında bize anlattığı mükemmel sıfatların sahibi ve noksan sıfatlardan münezzeh olarak inanmak, gönderdiklerine Allah’ın istediği biçimde iman etmek, emirlerini yerine getirip nehiylerinden kaçınmak, O’na istediği biçimde kulluk yapmak, sevdiklerini sevmek, düşmanlarını düşman bilmek, rızası sebebiyle razı olmak, gazabıyla gazaplanmak, O’nun dininin, O’nun yasalarının egemenliği adına malla ve canla cihad etmek, hâsılı tüm hayatı O’nun istediği biçimde değerlendirmektir.

Tabii ki Allah’ın dinine yardım edebilmek, Allah’ın hukukunu koruyabilmek, Allah’ın dinini muhafaza edebilmek için elbette Allah’ın dinini tanımak şarttır. Allah’ın kitabını koruyabilmek için kitabı tanımak şarttır. Allah’ın kitabını, Allah’ın yasalarını tanımayan bir kimsenin onları koruması ve savunması mümkün değildir. Birileri bozuk para gibi Allah’ın âyetlerini harcarken, birileri kendi hukuklarını yerleştirebilmek, kendi yasalarını hâkim kılabilmek için Allah yasalarını ezip bozarken, Allah yasalarından habersiz yaşayan insanların beri tarafta seyretmesi kaçınılmazdır.

Şunu da asla unutmayalım ki, kendi dinine yardım ettikleri için Allah’ın yardım ettikleri asla mağlup olmayacak, asla zelil bir hayatın adamı olmayacaklardır. Eğer sizler Allah’ın dininin yardımcıları olur da Allah da size yardımcı olursa, kesinlikle bilesiniz ki size galip gelecek, sizi mağlup edecek yoktur. Allah’ın yardımı ve desteği sizinle olduğu sürece yeryüzünde hiçbir güç ve kuvvet size galip gelemez. Hiçbir güç sizi alt edemez. Allah sizi galip getirmeyi murad etmişse, sizin üzerinize galip gelecek yoktur. Ama eğer sizler Allah’ın dinine yardım etmezseniz, Allah da sizi terk eder, sizden desteğini çeker, sizi sahipsiz ve yardımcısız bırakırsa, ondan sonra size yardım edecek yoktur.[7]

Her devirde ve her yerde Müslümanlar öncelikle İslâm’ı hayatlarında yaşayarak, onu birer canlı hayat haline getirerek, onun güzelliklerini ahlâk olarak göstererek, diğer insanlara ‘hidayet’ örneği ve şâhidi olarak yardım etmek, ‘ensar’ olmak durumundadırlar. Bulundukları yerlerde, şartların uygun olarak mallarıyla, imkânlarıyla, bilgi ve güçleriyle, gerekirse canlarıyla Allah’ın dininin ‘ensar’ı olmalılar, tıpkı Ensar gibi.

Allah’a yardım, O’nun dinine ve O’nun muhtaç, müstez’af ve mücahid kullarına yardım etmekle, yani ensar olmakla mümkündür. Bu âyet aynı zamanda ilahî bir sünnete (kanuna) ışık tutmaktadır. Allah (cc) kendi yardımını kulun üzerine düşeni yapmasına, sözlü dua yanında, salih ameli ve çabasıyla fiilî dua yapmasına bağladı. Kul iyi olana bir adım attığı zaman Allah (cc) ona yardım ve ödül, hayır ve bereket vermek üzere belki bin adım atar.[8]

Davet taşıyıcıları Allah katından kendilerine zaferin inmesini istiyorlarsa, yardımın inmesi için gerekli olan şartları gerçekleştirmelidirler. Bunlardan herhangi birisini hafife alamazlar, aksi halde yardım gelmez. Bu şartlar ise, İslâm akidesine ve hükümlerine bağlı kalınarak ve gereğince yaşamakla, Allah’ı razı etmekle yani Allah’a (dinine) yardım etmeye yönelik iş yapmakla hazırlanır. Bunlardan veya mücadele için yapılan sağlıklı hazırlıklardan ya da davet taşıyıcılarının daveti taşıma esnasında güçleri oranında ortaya koydukları çabalardan ve bu çabaların sağlıklı hale getirilmesinden sonra yardım gelebilir, umulabilir.

İslami hareketin öncüleri, İslam ordusunu, savaşmak için yapılması gereken askeri sorumlulukları, güçleri oranında sağlıklı bir şekilde yerine getirmedikçe, şer’î vazifeleri yapmaya kalkışmaları yeterli olmadığı gibi; tıpkı Rasulullah (sav)’in yaptığı, doğru/sahih bir şekilde daveti taşıma işlevine girişmeksizin şer’î emirlere ve yasaklara uymak ve yalnızca Allah için çalışmış olmak da yeterli değildir.

Yalnızca ibadet etmek, Allah için ihlâslı olmak ve haramlardan sakınmak da yeterli değildir. Bunların yanında bir de güzel çalışmak, gayeye ulaşmaya götürecek vesilelere ve metodlara ittiba etmek lazımdır. Zira biz, Allah’ın bize yardım ikramında bulunmasını istiyorsak, bunların tamamı, yerine getirmemiz gereken şartlar içerisinde yer almaktadır. Daveti taşıyanın, zaferin Allah’a ait bir kaza olduğunu ve bu yardımın inmesi için birtakım şartların bulunduğunu bilmesi kaçınılmazdır. Bunların hiçbirisi, daha fazla uğraşıldığında veya önem verildiğinde, görevler yapılıp haramlardan sakınıldığında kesin sonuca götürecek sebeplerden değildir. Bizler, yardımın/zaferin yalnızca Allah’ın elinde olduğunun; hazırlanması gereken şartların tamamını tahakkuk ettiren kimseye bu zaferi nasip edeceğinin bilincinde isek, yardımın bizden uzaklaşmasına yol açacak kusurlardan şiddetle kaçınmak durumunda olduğumuzu anlarız. Bu kusurlar, noksanlıklar; ister ibadetler, itaat veya gayeye ulaşmayı sağlayacak sahih vesilelerdeki eksiklikler olsun, isterse metoda tabi olmamak şeklinde olsun fark yoktur, bunların tamamı kusurdur, hatadır; yardımın inmesinden önce hazırlanması gereken şartların gerçekleşmemesi demektir.

Birinci noktaya -ibadetlerde ve itaatlerin kusuruna- Tevbe Suresindeki şu ayeti örnek verebiliriz:

“Andolsun ki Allah, size bir çok savaş yerlerinde ve sayınızın çokluğundan hoşlanıp övündüğünüz; fakat çokluğunuzun size bir fayda vermediği, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen size dar geldiği, nihayet gerisin geri çevrilerek dönüp gittiğiniz Huneyn gününde de size yardım etti.” (Tevbe Suresi: 9/25)

 

Çoklukla gururlanmanın ve sayı çokluğunun, zaferin kazanılmasına yol açacağı zannı, şeriata ters bir düşüncedir; günahtır, itaatla ve kullukla çelişir. Zafer, Allah’ın elinde olup bunu hak olarak doğrulukla dilediğine verir. İşte bu muhalefet ve masiyet bir takım davet taşıyıcılarında da görülmektedir. Oysa zafer Allah’ın elinde olup, O’ndan zaferi dileyene ve O’na tevekkül edene verir. Daveti taşıyıcılarından, yardım sebeplerine sahip oldukları ve zaferi kendilerinin hazırladıklarını söyleyen kimse; şeriata muhalefet etmiştir ve asi sayılır. Böyle yapmakla tıpkı Allah Rasul’ü (sav)’in ashabından meydana gelen orduda olduğu gibi, zaferin gecikmesine neden olur. Zira sahabeler çoklukları ile gururlandılar ve bunun, zaferi elde etmeleri için yeterli olduğunu sandılar.

 

İkinci duruma -sahih bir metoda, vesilelere ve metodlara ittiba olmadaki kusura- şu ayeti örnek olarak gösterebiliriz:

 

“Siz Allah’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır.” (Ali İmran: 3/ 152)

 

Uhud Savaşı’nda bazı okçuların, Rasulullah (sav)’in emrine muhalefet ederek tepede durmamaları, ganimet toplamak üzere aşağı inmeleri, gayenin gerçekleşmesine yol açacak vesilelere, metodlara tabiiyyette kusur göstermeleri günahtır. Ve de Müslümanlardan yardımın çekilmesi demektir. Zaferin geri çekilmesine neden olan bu kusur, sorumlulardan gelen birtakım emirleri uygulamada, kendilerinden istenen görevlerin yerine getirilmesinde de söz konusudur. Fikirlerin, görüşlerin ve hükümlerin, insanlar tarafından kabul edilmesine yol açacak olan metodlar, vesileler ve amellerin tespiti açısından kusur göstermek de böyledir. İşte davetin insanlara taşınmasında yerine getirilmesi istenen bu emirlerin, talimatların ve görevlerin infazındaki kusur; Uhud Savaşı’nda kendilerine verilen emre aykırı hareket eden, dolayısıyla da zaferin kazanılmamasına neden olan okçulardan bazılarının yaptıkları gibidir.

 

Allah’ın bize yardım etmesi (zafere ulaştırması) ve bunu çabuklaştırması için gerekli olan şartların tümünü; ibadetleri, şer’î itaatları, görüşleri, talimatları ve sorumlular tarafından verilen emirleri yerine getirmek kaçınılmazdır. Bunlardan herhangi birisinin etkisi, bir diğerinden daha az değildir. Allah’ın bize yardımının gelmesi için, bizim de O’na (dinine) yardım etmemiz gereklidir. Her iki iş, bir arada bulunmadıkça, yerine getirilmedikçe bize yardım gelmez.[9]

 

Eğer bizler Rabbimize itaatten çıkarak, Rabbimiz yolunda cihadı terk ederek, Rabbimizin yasalarını terk ederek, Rabbimizin desteğinden, onun korumasından, yardımından uzak bir hayat yaşamaya kalkışırsak, bize kim yardım edebilir ki? Kim destek olabilir bize? Kim başarıya ve zafere ulaştırabilir bizi? Düşmanlarınız karşısında bizi kim koruyabilir? Problemlerimizi çözmeniz konusunda kim yol gösterebilir bize? Kâfirlerin ayakları altında ezilmekten kim kurtarabilir bizi?

 

Öyleyse ey Mü’minler, safınızı iyi belirleyin. Kimin safında olduğunuzu iyi düşünün. Allah safında mısınız? Peygamber safında mısınız? İnananların safında mısınız? Yoksa Allah’la savaşanların, peygamberleri reddedenlerin safında mısınız? İman edenlerin safında mı, inkâr edenlerin, yalanlayanların, reddedenlerin safında mısınız? Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenlerin safında mı, yoksa zillet içinde bir dünya hayatını tercih edenlerin safında mısınız? Peygamber yolunun yolcusu mu yoksa başka yolların yolcusu musunuz? Kimin yolunda olacaksanız, onu iyi tanıyın. Çünkü başka çaresi yok, sizler şu anda ya peygamber safında yer alacak ya da karşı gelenlerin safında yerinizi belirleyeceksiniz.

 

Ya Resul gibi Allah’a kul olacak, hayatınızı Allah’ın belirlediği yasalar istikâmetinde Allah için yaşayacaksınız yahut da Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar, Hâmanlar, Ebu Cehiller yolunda olacaksınız. Ya Peygamber gibi hayatınızı, hayat programınızı Allah’a soracak, vahiyle yol bulacaksınız yahut da Ebu Cehil, Velid bin Muğire gibi kendi kendinizi putlaştırıp hayat programınızı kendiniz yapmaya kalkışacaksınız. Ya İbrahîm gibi hayatınızın tümünde Allah’a teslim olacak, Müslüman olacak, sonunda onun gittiği cennete gideceksiniz yahut da Nemrut gibi Allah’la savaşa tutuşarak cehenneme yuvarlanacaksınız.

 

İyi belirleyin safınızı… Allah safında, peygamber safında, melekler ve inananlar safında yerinizi alın. Eğer bu safta yerinizi alırsanız, kesinlikle bilesiniz ki Allah sizi tüm dünyaya galip getirecektir. Allah sizi izzet ve şerefe ulaştıracaktır. Tüm yeryüzü kâfir olsa, yeryüzünde bir tek Müslüman biz kalsak ne gam! Safımızda Allah var ya! Safımızda melekler var ya! Melekler bizimle beraberler ya! Melekler bizim desteğimizdeler ya! Düşünebiliyor musunuz? O meleklerden sadece bir tanesinin, bir tek kanadının yanında bile dünya çok küçük kalır.

 

Düşünün ki şu anda yeryüzünün bütün kâfirleri toplansa, bütün Yahudiler, Hristiyanlar, Mecusiler, Sabiîler, ateistler, laikler toplanıp, topuyla, tankıyla karşımızda saf tutsa, üç-beş tane gariban, silahsız Müslüman da onların karşısına çıksa, ama Allah onların safında olsa, melekler onların yardımında olsa, onlara karşı kim galip gelir? Allah’ın, meleklerin yenilmesi düşünülebilir mi? Allah desteğindeki Mü’minlerin mağlup olabileceğini kim düşünebilir?

 

Kimler gibi düşünüyoruz? Kimler gibi inanıyoruz? Kimlerin safındayız? Kimlerle beraberiz? Kimlerle beraber olma heveslisiyiz? Allah, melekler ve mü’minlerin safında mıyız yoksa karşı tarafta mıyız? Bunu açık ve net bir biçimde ortaya koymak zorundayız. Unutmayalım ki açık ve net bir biçimde bu tavrımızı ortaya koyuncaya, safımızı belirleyinceye kadar da bu izzetsizliğimiz devam edecektir.

 

İşte bu saf belirlemenin ortaya koyduğu bir din, bir yol, bir hayat tarzı, bir yaşam biçimi, bir hayat programı vardır ki, bunun adı İslâm’dır ve bizler Müslümanlarız. İradelerimizi Allah’a teslim etmiş, Allah’ın seçimini kendimiz için seçim kabul etmiş, boyunlarımızdaki kulluk iplerinin ucunu Allah’ın eline vermiş ve sadece Allah’ın çektiği yere giden insanlarız. Yani bizler Allah’tan başka İlâh kabul etmeyip sadece Allah’ın İlâhlığını kabullenince, hayatımızın her bir bölümünde sadece Allah’ı söz sahibi bilince o zaman karşımıza İslâm çıkacaktır. Bizim dinimiz, hayat programımız İslâm’dır ve onun dışında başka din, başka yol bilmiyoruz.[10]

 

Bu yolda yürüdüğümüz müddetçe göre Yüce Allah Mü’minleri düşmanlarına karşı savunacağını garanti etmiştir. Yüce Allah kimi savunursa o, kesinlikle düşmanlarının vereceği zarardan korunmuş demektir. Ve o kesinlikle düşmanından üstündür. Peki, niçin onlara savaş izni veriyor? Niye üzerlerine cihad farz kılınıyor? Neden kendilerine savaş izni veriliyor da bu yüzden öldürülüyorlar, yaralanıyorlar, büyük eziyetler, meşakkatler çekiyorlar? Hâlbuki sonuç bellidir. Ve yüce Allah, hiçbir zorluk, hiçbir meşakkat çekmelerine, büyük fedakârlıklara, dayanılmaz acılara, öldürme ve savaşlara katlanmalarına gerek kalmadan bu akıbeti gerçekleştirebilir?

 

Verilecek cevap şudur: Bu konudaki yüce Allah’ın hikmeti son derece yücedir. En kesin kanıt onun katındadır. Ama insan olarak bizim bu hikmetten kavradığımız, bilgi ve deneyimler sonucu aklımızın ve kavrama yeteneğimizin çıkardığı sonuç şudur: Yüce Allah mesajını yüklenen ve onu koruma pozisyonunda olan kimselerin beceriksiz “tembeller” olmalarını dilememiştir. Büyük bir vurdumduymazlıkla yan gelip yatan, bir sıkıntıya uğradıkları ya da bir saldırı ile karşı karşıya kaldıkları zaman, sadece namaz kılmak, Kur’an okumak ve Allah’a dua etmenin dışında hiçbir çaba sarf etmeden gayet kolay biçimde zafer kazanan kimseler olmalarını istememiştir.

 

Evet, namaz kılacaklardır. Kur’an okumaları, bollukta ve darlıkta dua ederek Allah’a yönelmeleri gerekecektir. Ama tek başına bu tür bireysel ibadetler onların Allah’ın mesajını omuzlamaya lâyık kimseler olmalarını sağlamaz. Bunlar savaş için önceden hazırladıkları azık, çarpışma esnasında kullanmak üzere depoladıkları gıda, batıla karşı koyarken güvenip dayandıkları cephane niteliğindedirler. Bunu, takva, iman ve Allah’a bağlılık duygularıyla arttırırlar.

 

Allah’ın dâvâsını yüklenen bir ümmetin tüm hücrelerinin uyanması, tüm güçlerinin toplanması, tüm yeteneklerinin işlevini yerine getirir durumda olması, tüm enerjilerinin bir araya gelmesi gerekmektedir. Bu ümmetin gelişmesini tamamlaması, olgunlaşması, bunun sonucunda da o büyük emaneti yüklenip gereğini yapması için bu bir zorunluluktur. Uğruna hiçbir meşakkat çekilmeyen ve yan gelip yatan tembellerin elde ettiği kolay bir zafer insanın işaret ettiğimiz yetenek ve enerjilerinin ortaya çıkmasına engel olur. Bu durumda bu enerji ve yetenekleri harekete geçiremez, onları kullanamaz.

 

Bunun yanı sıra çabuk ve kolay elde edilen bir zaferin kaybolup gitmesi de kolay olur. Birincisi, böyle bir zaferin değerinin ucuz olması ve uğruna büyük fedakârlıkların çekilmemiş olmasıdır. İkincisi böyle bir zaferi elde edenler, bunu korumak için tüm güçlerini kullanmazlar, onu kazanmak için enerjilerini toplayıp devreye sokmazlar. Onu savunmak için yeteneklerini, enerji ve güçlerini toplayıp harekete geçirmezler.

 

Kuşkusuz burada zafer ve yenilgiden, hücum ve kaçıştan güç ve zayıflıktan ilerleme ve geriye çekilmekten, ayrıca bunlara eşlik eden duygulardan, arzu ve ıstıraplardan, ferahlık ve hüzünden, huzur ve bunalımdan zayıflığı ve güçlülüğü duyumsamadan kaynaklanan vicdanı bir eğilim, pratik bir alıştırma söz konusudur. Bunun yanında, inanç ve toplum adına bir araya gelmek, kişisel duygulardan vazgeçmek, savaş anında, öncesinde ve sonrasında eğilimler arasında uyum sağlamak, zayıflık ve güçlülük noktalarını ortaya çıkarmak, her durumu göz önünde bulundurarak işleri planlamak… Evet bütün bunlar, davayı omuzlayan ve gereklerini yerine getirmek ve insanların ona uymasını sağlamak durumunda olan bir toplum için zorunludur.

 

Sebepler yerine gelip zaferin bedeli ödendikten, onu saran atmosfer onu kabullenip kalıcılığını sağlayacak duruma geldikten sonra yüce Allah zafer izni verdiği zaman yerine getirilmesi gereken birtakım yükümlülükler, katlanılması gereken birtakım zorluklar vardır. “Kim Allah’a yardım ederse bilsin ki, Allah da mutlaka kendisine yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün iradelidir.” “Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin akıbeti Allah’a aittir.” (Elmalılı, 61/Saf, 14. âyetinin tefsirinden)

Mü’minler yeryüzünde Allah sisteminin bekçileri, İlâhî inancın ve mesajın varisleri ve bu büyük görev için seçilmiş kimselerdir. İşte bu işaret ile onların Allah’ın yardımına ve dininin yardımına bütün güçleri ile koşmaları teşvik edilmek istenmiştir. Nihâî zafer Allah’ın yardımcıları olan mü’minlerindir. (Fî Zılâli’l Kur’an, 61/Saff 14. âyetin tefsirinden) (Devam Edecek)

 

 

[1] https://ar-ar.facebook.com/notes/mihriban-inan-karatepe/allahin-yardimcilari-olun/1542989019361702/

[2] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, 61/Saff sûresi, âyet 14’ün tefsiri

[3] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 1/229

[4] http://www.ahmedkalkan.com.tr/kavram-tefsiri/item/152-allah-yolunun-yardimcilari-ensarullah.html

[5] https://zadulmuvahhid.wordpress.com/2010/06/28/allah-yolunun-yardimcilari-olun/

[6] Muhammed Suresi / 7

[7] Ali KÜÇÜK ‘Besairu’l Kur’an’ Saf Suresi/14

[8] Heyet, Kur’an Yolu 5/7

 

[9] https://tagut.wordpress.com/2009/05/06/davetin-tasinmasinda-allah%E2%80%99in-yardimi-abdullatif-uveyda/

[10] Ali KÜÇÜK ‘Besairu’l Kur’an’ Saf Suresi/14