Bu bölümde genel bir değerlendirme yapıp eksik bıraktığımız bazı bilgileri ikmâl ederek  ‘Zikir’ konulu yazı dizimizi sonlandıracağız. Tevfik Allah’tandır.

Sözlükte “bir şeyi anmak, hatırlamak” anlamındaki zikir (zikr) kelimesi (çoğulu zükûr, ezkâr) dinî literatürde “Allah’ı anmak ve unutmamak suretiyle gafletten ve nisyandan kurtuluş” anlamında kullanılır. Zikir dil veya kalp ya da her ikisiyle beraber yapılır; bu ise ya unutulan bir şeyi hatırlama ya da hatırda olanı muhafaza etme şeklinde olur. Kur’an’da türevleriyle birlikte birçok âyette geçen zikir,  Allah’ı dille hamd, tesbih ve tekbir şekliyle övmek; nimetlerini anmak, bunları kalple hissetmek ve tefekkür etmek; kulluğun gereklerini akıl, beden ve mal ile yerine getirmek; namaz kılmak, dua ve istiğfarda bulunmak, kevnî âyetler üzerinde düşünmek şeklindeki mânalarının yanı sıra Kur’an, önceki kutsal kitaplar, levh-i mahfûz, vahiy, ilim, haber, beyan, ikaz, nasihat, şeref, ayıp ve unutmanın zıddı gibi anlamlarda da kullanılmıştır.

Kur’an’da bu kadar farklı anlamlarda kullanılan, dolayısıyla çok boyutlu ve insan hayatının bütününü kuşatan zikir, aynı zamanda insanın farklı şekillerde icrâ edebileceği ibâdettir. Zikir, dille, kalple, düşünce ile ve bedenin diğer organları ile yerine getirilebilen bütüncül bir özelliktir. İnsanın sadece dil ile bazı kelimeleri tekrarlaması, filin sadece bir organını tutup onu o parça ile değerlendiren körün tutumuna benzer. Otuzdan fazla anlamından birini almak ve sadece dil ile bazı kelimeleri tekrar etmek zikir değil; zikirden sadece bir bölümdür. Bu parçacı anlayış, dinin tahrif edilmesi demek değilse, en azından gaflet ve cehâlet ürünüdür.

Üstad Mevdûdî ibâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, şu açıklamada bulunur: “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git, şu şu işleri yap’ diyor, köle bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışları düzelt’ diye tâlimât veriyor, ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten kes!’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız, Allah bilir! Allah’ın kullarından böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir kaç kere Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğümüz zaman: ‘Ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar!’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek yatar.[1]

Zikir; sadece “Allah!” demek veya O’nu hatırlatan kelime veya cümleleri tekrarlamak değildir. Allah’ı, güzel isimlerini hatırlamak, anmak, O’na hamd ve şükürde bulunmak, O’nu tesbih etmek, tekbir ile ululamak, Kitâbullâh’ı okumak, duâ etmek; bütün bunlar zikrin yalnızca lisana ait olan bölümüdür. Allah’ın varlığına delâlet eden delilleri, O’nun sıfat ve isimlerini düşünmek, Allah’ın ahkâmını, emir ve yasaklarını, tekliflerini, vaadini ve vaîdini, O’na olan kulluk vazifelerini ve bunların hikmet ve delillerini düşünmek, enfüsî (öznel) ve âfâkî (nesnel) bütün yaratılmışları ve bunların yaratılış sırlarını düşünmek, varlığın her zerresinde mevcut ilâhî hikmetlerini görmek… Bu da kalbî ve fikrî zikirdir. Bedenin memur bulunduğu görevlerle meşgul ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden uzak durması ise, fiilî ve bedenî bir zikirdir.

Allah’ın kitabına karşı kör, sağır ve dilsiz olup, bazı güzel kelime ve isimleri, anlamını ve mesajını düşünmeden belli sayıda tekrarlamanın fazla bir önemi yoktur. Bu tavır, insanın vicdanını bastırması, cehâlet ve yozlaşmayı meşrû görüp yaptığı ile tatmin olması, esas zikir olan Kur’an’a karşı sorumluluğu ihmal etmesine sebep oluyorsa, o takdirde bu zikir anlayışının zararı vardır. Hemen tarikatların hepsinde, belirli aşamalardan geçen ve tarikatta kıdemli olanlara, zikir adıyla çok yanlış ifadeler de ders olarak verilmektedir. Anlamını bilmeden (biliyorsa daha kötü) tekrarladığı virdler içinde, belki de insanı şirke götürecek bâtıl sözler vardır. Meselâ “Lâ mevcûde illâllah” gibi. Bu sözün anlamı: “Allah’tan başka varlık yoktur” demektir.[2] Bir başka deyişle, “tüm varlık Allah’tır” Yani, iyi-kötü yaratılmış ne varsa hepsinin -hâşâ- Allah olduğunu iddia etmek. Ne büyük hata ve sapıklık! Ne dehşetli bir cehâlet! Allah’ın yarattığını, Allah’ın kendisi yerine koymak. Çok korkunç bir gaflet, affedilmez bir suç! Ve sonra bunun adını zikir koymak! Öyleyse, dikkat edilmesi gereken nokta, anlamını bilmediğimiz kelimeleri durmadan tekrarlamak yerine; ondan daha önce, bilmemiz gereken Allah’ın isimlerini ve vasıflarını öğrenmek, Allah’ı kendi zikri olan Kur’an’dan tanımak ve Allah’ın gösterdiği dosdoğru yolda yürümektir.

Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz. Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını yozlaştırmak, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise; kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının da insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır. Günümüz muvahhid gençliği, diğer insanlara ve özellikle tasavvufçulara aşırı eleştiri oklarını yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm mü’minleri doğrarken, nefsini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların yerine tam doğruyu kendi şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu tavır da, müslümanlararası kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü yıkarken, yerine mutlaka ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve insana sunmuştur. Soyut tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla Allah’ın rızâsına erişilmez. Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir Müslümanın zikirsiz bir hayatı tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla izah edilebilir. “İman edenlerin Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?…” (Hadid,16)

“…İlâhınız bir tek İlâhtır. O’na teslim olun! (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevâzi insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” (Hacc, 34-35)

Rabbimiz’in övdüğü insanlar, her durumda, çarşıda-pazarda, işinde-gücünde, alımda-satımda vs. Allah’ı zikretmekten, O’nu hatırlayıp O’nun hükümlerine bağlı kalmaktan geri durmayanlardır. “Öyle adamlar vardır ki (Allah’ı tesbih ederler), ne ticâret ne de alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”(Nur,37) İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olamaz/olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve âfiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musîbetler, âfet ve felâketler olduğunda da Allah’a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecbûriyeti hisseden kimsedir. Zikir, içindeki hevâsına karşı zafer silâhı olduğu gibi, dış düşmanlara karşı da zikir, çok önemli bir silâhtır. O yüzden savaş anında, düşmanlarıyla çarpışırken de Allah’ı, hem de çok zikretmek emredilmiştir: “Ey iman edenler! (Savaşmak için) herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebât edin ve Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.” (Enfal,47)

Şehîd Seyyid Kutub, “Ey inananlar! Allah’ı çok anın.” (Ahzab,41) âyetinin tefsirini yaparken Allah’ı zikretme olayını şöyle açıklar: “Allah’ı anmak demek, O’na kalpten bağlanmak, sürekli olarak O’nun gözetimi ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya yüce Allah’ın adını tekrarlayıp durmak değildir. Namaz kılmak da Allah’ı anmaktır. Hatta elimizdeki Peygamberimize dayanan bazı açıklamalara göre Allah’ı anmak, hemen hemen namaz kılmakla eş anlamlıdır. Nitekim Ebû Dâvûd’un, Neseî’nin ve İbn-i Mâce’nin sahabîlerden Ebu Saîd-ül Hudrî’ye ve Ebû Hureyre’ye dayandırarak bildirdiklerine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Eğer bir kişi gece eşini uykudan uyandırırda iki rekât namaz kılarlarsa o gece ikisi de Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar arasına katılırlar.”

Gerçi “Allah’ı anmak” kavramı, namazdan daha geniş kapsamlıdır. Çünkü bu kavram Rabbi anmanın ve O’nunla kalpten ilişki kurmanın her türünü, her biçimini içerir. Bu anmanın dile dökülmesi ya da gizli yapılması önemli değildir. Amaç, biçimi ne olursa olsun, yüce Allah ile canlı, sıcak ve duygulandırıcı bir ilişki kurmaktır. İnsan kalbi yüce Allah ile ilişki kurmadığı, O’nu anmadığı, O’nunla baş başa olmadığı anlarda boştur, ihtirasların oyuncağıdır, şaşkındır. Fakat yüce Allah’ı andığı, O’nunla ilişki halinde olduğu anlarda dolu, ciddi ve kararlı olur; yolunu-yöntemini bilir; nereden kalkıp nereye gideceğinin, adımlarını nereye doğru atacağının bilincinde olur.

Bu yüzden gerek Kur’an-ı Kerim ve gerekse Peygamberimiz sık sık Allah’ı anmamızı teşvik ederler. Kur’an ‘Allah’ı anmak’ ile insanın geçirdiği bazı vakitler ve durumları arasında bağ kurar. Amaç bu vakitleri ve durumları yüce Allah’ı anmakla donatmak, yüce Allah ile ilişki halinde olmanın bilinci ile renklendirmektir; kalbin Allah bilincinden yoksun kalmaması, O’nu unutmamasıdır.”[3]

Seyyid Kutub’un vukûfiyetle belirttiği gibi Allah’ı anma, hayatın dışında bir olay olarak algılanmamalıdır. Allah’ı zikir/anmak demek, O’nun emirleri doğrultusunda yaşamı düzenlemek demektir. Vahiyle bütünleştiğimiz oranda zikir eylemini gerçekleştirebiliriz. Zikrin bir de toplumsal boyutu vardır. Cemaat boyutu en fazla olan Cuma namazına Allah’ı zikretmeye koşmamız isteniyor.(Cum’a, 9-10) Dikkat edilirse Cuma konusundaki âyetlerde namaza çağrıldığı zaman Allah’ı anmaya koşulması, namazdan çıkıldıktan sonra yeryüzüne dağılındığında da Allah’ın çok anılması isteniyor. Bu da bize toplumsal hayatta Allah’ın belirleyiciliğinden uzaklaşılmaması, hayatımızda lâik bir alan olmaması gerektiğini vurgular. Zikir, “ez-Zikr” diye nitelendirilen Kur’an’ı okumak, düşünmek, öğüt almak ve yaşamaktır. Salât etmek zikirdir. Kur’an’ın hükümlerini uygulamak zikirdir. Yapmakla Allah’ın rızâsını kazanacağımız her eylem zikirdir. Zikretmek, anlamadan, kuru kuruya bir şeyleri tekrar etmek, vird haline getirmek değil; aksine zikri anlamak ve anladığımızı pratiklerle göstermektir. [4]

Zikir, insanı Allah’a yaklaştırır. O’nu çok zikreden O’na daha çok yaklaşacaktır. Allah’ın zikrini dilinden düşürmeyen, kalbinden eksiltmeyen, aklından çıkarmaya kişi ile Allah araksındaki uzaklık, soğukluk kalkar. Allah’a karşı insanda bir ünsiyet, samimiyet ve muhabbet oluşur. Allah’ı zikreden kişi, Allah ile beraberdir. O’nun yasakladığı, rızâ göstermediği bir durumla karşılaşınca zikrullah sâyesinde ona yaklaşmaz. Allah’ın her şeyi her an görüp işittiğini, bildiğini insanın devamlı aklından çıkarmaması, zikirdir, zikrin ta kendisidir. Bunun bir diğer adı takvâ ve ihsandır. Bu anlamıyla zikirden başka hiçbir şey, insanda Allah kontrolünü, murâkabeyi sağlayamaz. Mü’min, karşılaştığı sıkıntılar ve musîbetler ânında Allah’a yönelir, O’na sığınır, O’na tevekkül eder. Bu vasıflar, Allah’ı iyi tanıyan, O’nunla beraber olan, O’nu zikreden kişilerde yer alır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda Allah Teâlâ’yı zikretmek sûretiyle yeni yeni beyin hücrelerinin faâliyete geçtiği, beyinde yeni galerilerin açıldığı, böylece insan için yeni açılımlar meydana geldiği, zikrin bu yolda yeni sıçramalar yaptırdığı ortaya çıkmıştır.

Zaten “zikir ehli” olan Kur’an vârisleri olan âlimlerin olaylara yaklaşımında bu husus açıkça görülmektedir. Müslümanların ayrılmaz vasıfları olan cihad ve zikir, görünüşte birbirlerine hiç benzemeyen vasıf ve amel gibidir. Fakat iyice araştırıldığında, birbirlerine çok yakın, birbirlerini tamamlayan, netice itibarıyla aynı noktada birleşen iki amel olduğu görülecektir. İnsanın kendi nefsi ve şeytanla olan cihadında zikir, bu cihadın ta kendisidir. İnsan, nefsinin ve şeytanın kötülüklerinden ancak Allah’ı zikretmek/hatırlamak sûretiyle kurtulabilmektedir. Ve insanın düşmanlarla yaptığı cihadında en büyük desteği zikir sağlamaktadır. Allah’ın zikriyle bütünleşmiş bir bünye, bâtılı düşman ilan etmiş, bâtılla cepheleşmiş ve onunla asla uyuşmaz hale gelmiştir.

Müslümanlar olarak, zikirle emrolunduğumuz gibi, cihadla da emrolunduk. Hak adına, Allah’ın askeri olarak bâtıla karşı savaşmak müslüman olmanın gereğidir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (Nîsa,76 ) Müslüman, bâtılın temsilcilerine karşı yürüteceği bu cihad ve savaşı, “îlâ-yı kelimetullah” (Allah’ın adının yücelmesi) için yapmak zorundadır. Cihadı yerine getirdikçe Allah Teâlâ’nın ismi yücelmekte, Allah’ı zikretmiş olmakta, cihada yönelmektedir. Müslümanların sahip olmakla emrolundukları cihad ve zikir vasıflarını bu noktada birbirlerinden ayırmak mümkün değildir.[5]

Her çeşit ibâdet ve zikir, insanı Rabbine yaklaştırır. Kendisinin O’nun koruma ve gözetiminde olduğu duygusunu verir; bağış umudu güçlenir, içinde gönül rahatlığı oluşur, üstüne sekînet ve huzur iner. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur, huzur bulur.”(Râ’d, 28) Allah’ın zikri, kulunu kendine yaklaştırır, onu gözetimine alır, nimet ve rızâsıyla dolar, kendini güven ve huzur duyguları kaplar. Zikir, kesinlikle ruhu canlandırır. Allah’ın rızâsı ve bağışı yolunda umudunu güçlendirir, rahatlama ve mutluluk duyguları verir.

Zikir, kalpleri doyuran, iştahların aç gözlülüğünü gideren, susuzları suya kandıran, akılları hedefine ulaştıran bir ibâdettir. Zikir kul için uyanıklılıktır, şuurdur, bilinçli olmaktır. Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir, takvaya arkadaş eder. Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir ilaçtır, zikir iksirdir, zikir âb-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir. Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí ilgiye dönüştürür. Zikir dünyalık korkuları giderir, endişeleri umuda çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular (ümniyye) yerine Allah’ı bilme, takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini verir.[6]

İnsan, zikir sâyesinde, iç dünyasında oluşan huzur, sükûnet, doygunluk, tatmin ve ilâhî aydınlığın yardımıyla, hayatın geçici ve iğreti çemberini yarıp zorlukları aşarak, geldiği yer olan baba vatanı Cennet’e geldiği gibi saf ve temiz bir şekilde geri dönme imkânını elde eder. Zikirle insan ayrı bir güç ve olgunluk kazanır. Allah’ın da insanı zikretmesi, ancak kişinin gereği gibi Allah’ı zikretmesiyle mümkün olacaktır.[7]

Zikir, Kur’an’ın emrettiği önemli bir ibâdettir ve yukarıdan beri anlatıldığı şekillerde yerine getirilmesi mümkündür. Bazı kesimler tarafından “gizli mi – açık mı; toplu mu – tek başına mı yapılmalı?” gibi tartışmalara ihtiyaç yoktur. İslâm, mü’minlerin nasıl ibâdet edeceklerini göstermiştir. Emredilen ibâdetlerin dışında dileyen, bid’at olmamak şartıyla, Peygamberimizin yaptığına benzemek kaydıyla, istediği kadar nâfile ibâdet yapabilir. Ancak İslâm’ı bize öğreten Peygamberi ve O’nun sahâbelerinin hayatında, kol kola verilmiş bir şekilde, yatıp kalkarak, bağırıp çağırarak, kendinden geçerek bir zikir yapma şekli yoktur. Hele hele de zikri mutlaka bir üstadın emri altında yapıp, zikri üstadlara, şeyhlere havâle etmek, onların da Allah’a götürmelerini beklemek gibi bir yanlışlık yoktur. Kul, gücü yettiği kadar ibâdet yapar, dili döndüğü kadar duâ eder, Rabbini anar. Umulur ki Allah Teâlâ ihlâsla yapılan az amellere bile bol karşılık verir.[8]

Zikrin âdâb ve usûlü vardır. İnsan Allah’ı zikrederken (daha doğrusu zikir ibâdetinin bir cüz’ünü icrâ ederken) gülünç ve komik durumlara düşmemeli, maskaralık yapmamalıdır. Zikir yaparken kan ter içinde kalıp başına tavana değecek kadar hoplayıp zıplamak ibâdet değil; çirkin bir harekettir. Süryânîlerin rûhânîleri, ibâdet esnasında kan ter içinde kalıncaya kadar didinirlerdi. Bizim câhil dervişlerin arasında da bunların hareketlerine benzer davrananların sayısı hiç de az değildir. Bu tamamen cehâletten ve düşünmeden körü körüne taklitten kaynaklanan bir durumdur.[9]

Müslüman, zikir esnâsında acziyet içinde Hakkı düşünmeli, sükûnet ve vakarını bozmamalıdır. Zikir yaptığını iddiâ eden birtakım kimselerin havalara sıçradığı, tepindikleri, bağırıp çağırdıkları görülmektedir. Bu hareket, zikrin mânâsıyla hiç bağdaşmamaktadır. İslâm’ın ibâdet anlayışına da ters düşmektedir. Zikir, tefekkür, nefis terbiyesi, ihsân gibi dinin emir ve tavsiyeleri; sadece belirli zümrelerin tekelinde kabul edilemez; bunlar bütün Müslümanların malıdır.

Yazı dizimize son verirken, şöyle bir eleştiri veya soru ile çokça karşılaştığımızı ifâde edelim. “Tarikatçilerin zikir yapış şekillerine eleştiri sundunuz. Ama Osmanlı Devletinden beridir devam eden bu zikir modellerine niye hiçbir âlim eleştiri sunmamıştır? Bu sizdeki yaklaşım, ‘Vahhâbilik’ akımıyla revaç bulan bir zihniyetin ürünü müdür?”

Önce şu tarihî arka planı ifâde edelim: “Osmanlı Devleti, Büyük Selçuklu devleti ve Anadolu Selçuklu devletinin mirası üzerinde bina edilmiştir. Büyük Selçuklular dönemi, tasavvufun en bilinen eserlerinin verildiği ve büyük tarikat kurucusu önderlerin yetiştiği dönemdir. Anadolu Selçuklu devleti dönemi ise büyük tarikatların muhtelif İslâm ülkelerinde ve Anadolu’da serpilip boy attığı devirdir. Dolayısıyla bu iki miras üzerindeki Osmanlı, tasavvufun canlı olduğu bir dönemde kuruldu. Büyük Selçuklu Sultanları’ndan itibaren görülmeye başlayan tasavvuf erbabına yakın ilgi ve muhabbet, Anadolu Selçuklularında gelişerek devam etti.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışı ve beyliklerin ortaya çıkışında Anadolu’yu kasıp kavuran iki büyük âfet vardır. Bunlardan biri, batıdan gelen Haçlı istilaları, diğeri de doğudan gelen Moğol istilasıdır. Her iki zulüm de halkı canından bezdirip mâneviyatın tesellî iklimine (!) ve tasavvufî ruh atmosferine yöneltti.

Siyasî ve sosyal bakımdan bunalan Anadolu Selçukluları’nı manevî bakımdan rahatlatan iki önemli şahsiyetten Muhyiddîn İbni Arabî batıda Endülüsten, Mevlânâ Celâleddin Rûmî ise doğuda Horasan diyarından Belh şehrinden gelmişlerdi. Bu iki şahsiyet Osmanlı’nın mânevî kuruluşunu hazırladılar.

Osmanlı padişahları, Osman Gazi’den başlayarak son padişaha kadar tasavvuf ricâline saygı duymuşlar ve ilgi göstermişlerdir. Osman Gazi Şeyh Edebâli’nin kızıyla evlenince tasavvufa olan ilgisi daha da artmış;  Orhan Gazi, âhî şeyhleri kadar Geyikli Baba, Abdal Murad, Abdal Kumral gibi babâî erenlerine ilgi ve saygı duymuşlardır. Murat Hüdavendigar ise âhî şeyhliğine yükselecek kadar tasavvufî hayatın içindeydi. Yıldırım Bayezid kızını Horasan diyarından gelen Emir sultan ile evlendirecek kadar bu muhitin içinde idi. Çelebi Mehmet ve II. Murat, Hacı Bayram Veli ve çağdaşı bir kısım tasavvuf büyüklerinin hayranı idiler. Fatih Sultan Mehmed’in Akşemseddin ile alakası bu konunun en bariz ve canlı örneğidir. Veli, lakabıyla anılan II. Bayezid’in Halvetî şeyhleriyle olan münasebeti konunun göze çarpan diğer örnekleri arasındadır. Yavuz ve Kanuni’nin Sünbül ve Merkez Efendilerle münasebeti aynı minval üzere devam eden çizgidir.

Osmanlı Devleti zamanında tarikatler yasal müesseseler olarak bütün Müslümanların yakın alâkasını çekmiştir. Sultan II. Abdülhamid’in Şazeli (Dardavi) Şeyhi Muhammed Zâfi el-Medeni’ye intisabı olduğu, Sultan Reşad’ın ise Mevlevî olup Kemahlı Şeyh İsmail Hakkı’ya bağlı olduğu kaynaklarda geçmektedir.”[10]

İşte bu kadar tasavvuf ve tarîkatlarla iç içe olan bir coğrafyada, tarikatlardaki sapkınlıkları, bid’atleri eleştirmek hakikaten zordur. Buna rağmen Hak’tan taraf olan Ehl-i Sünnet ulemâ, bilhassa sapkın zikir yapış şekillerine muhâlefet etmişlerdir. Bir iki örnek vermek gerekirse;

Raks ve devrânın aleyhinde yazdığı “Risâle fi tahkik-i raks ve’d-devrân” adlı risâlede Kemal Paşazade (ö. 1534) şu kesin görüşleri taşıyan fetvayı vermişti: “Raks ve devrân eden kişi, kâfir olur. İmamlığı câiz değildir. Ona ne selâm verilir, ne de selâmı alınır. Raksı helal göreni doyurmak günahtır ve azabı gerektirir. Çünkü bâtıla yardım olur. Eğer bir kişi devrân ibadettir ve lüzumludur derse imanını yenilemesi gerekir. Raks ve devrân helal diyen tasavvuf şeyhleri delâlet içindedirler, elleri öpülmez, onlardan sakınılır. Şeyhin böyle dedi diye devrân yapan kişinin öldüğü vakit cenaze namazı kılınmaz, müslüman mezarlığına gömülmez”.[11]

Fâtih Camii imamlarından, İbrahim Halebî (ö. 1549) kaleme aldığı eserinde, Sûfiyenin uyguladığı devrânı, bazı hristiyanların eğlenirken yaptıkları raksa benzetmiştir. Tasavvuf çevrelerinden kendisine yöneltilen, “şarap içenlere birşey söylemiyor da semâ eden dervişleri tenkid ediyor” şeklindeki eleştirilere şöyle cevap vermektedir: “Ey miskin, eğer insaflı düşünürsen anlarsın ki bu iş şarap içmekten daha zararlıdır. Şarap içen yaptığının haram olduğuna inanıyor, pek çoğu da tövbe ederek yaptığına pişman oluyor. Ayrıca onu içtiği için halk tarafından aşağılanıyor, zillete düçar oluyor, ama sûfiler öyle mi. Yaptıkları devrânın ibadet olduğuna inandıkları için tövbe etmeleri, pişman olmaları mümkün değil. Üstelik halkın yanında itibarları yükseliyor.[12]

Bu konularda fikir beyan eden bir başka Şeyhülislâm Minkârizâde Yahya Efendi’dir (ö. 1666).4. Mehmed dönemi (1648-1687) Şeyhülislâmı olup kendisine sorulan, mutasavvıfların devrân dedikleri ve bazı hususi hareketlerle yaptıkları raks ile Mevlevîlerin semâları ve def, kudüm çalmaları, ney üflemelerinin dini hükmünün ne olduğu sorusuna şu fetvayı vermişti: “Bu türden davranışların İslâm’da yerinin mutlak manada olmadığı gibi, sakıncaları da vardır.” Bu kısa ve net fetvadan sonra Minkârizâde konuyu daha ciddi ve kritik duruma getirerek, siyasi platforma taşıyarak bir tavsiyede bulunmuştur: “Yüce padişah içinde kötülük ve günah barındıran bu davranışları yasaklayarak güzel gelenekleri ve hayırlı emanetleri icrâ etsin”. Ona göre, değil devrân ve semâ, bazı tarikatlerin ayakta ve cehren yaptıkları zikir bile çirkin ve günahtır. Aslolan, zâkirin (dervişin) sanki başında bir kuş varmış da bir kısım hareketlerle onu kaçıracakmış gibi oturarak ve sessizce zikretmesidir. Ancak bu şekilde yapılan zikir, şeriat kurallarına ve edebine riayet edilerek yapılan zikirdir. Aynı şekilde Mevleviler, semâı terk etmeli ve mûsiki aleti olan def, kudüm ve ney kullanmalarına son vermelidir. Bunun yerine Mesnevîhanlar hadis-i şerifler naklederek, cemaat va’z ve nasihat dinlemelidir.[13]

    Kânûnî Sultan Süleyman döneminde şeyhülislâmlık yapan Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi, tasavvuf ehli ve özellikle de Mevlânâ, Muhyiddîn İbni Arabî ve İbrahim Gülşenî gibi mutasavvıflar aleyhine tavır almış ve bu yaklaşımı sebebiyle de şeyhülislâmlık görevinden azledilmiştir.[14] Kânûnî Sultan Süleyman döneminde şeyhülislâm olan bir kişinin mutasavvıfeye karşı olumsuz tavır alması sebebiyle görevinden azledilmesi, Osmanlı idaresinin tasavvufa karşı oldukça müspet bakması veya tasavvuf zümresinin toplumda geniş bir nüfuza sahip olması ile açıklanabilir.

Son olarak 16. asırda Birgivî Mehmed Efendi’nin (ö. 981/1573) bazı mutasavvıflara karşı verdiği mücadele ise, Osmanlılar döneminde birtakım önemli dinî ve siyâsî oluşumlara kaynaklık etmiştir. Sûfîlerin raks ve deveranlarını caiz görmeyen ve İslâm inancını zedeleyen bidatlerin çoğunun onlar tarafından ihdas edildiğini ileri sürerek, sûfîlerin bidat ve aşırılıkları konusunda ‘el-Kavlü’l-vasît beyne’l-ifrât ve’t-tefrît’ adında bir risâle yazan

Birgivî Mehmed Efendi’nin değerlendirmelerini nakledelim: “Bedenin afetleri cidden çoktur, bunların bir kısmını belirtmeye çalışacağız: a) Ölçülü veya ölçüsüz hareketlerde bulunmak (mesela dans ve benzeri oyunlar oynamak).

Oyunların hepsi la’b kelimesi kapsamına girer. Bu bakımdan haram sayılır. b) Zamanımızda bazı sofilerin zikrederken tuhaf hareketler göstermesi. Sofilerin böyle yapması, günah bakımından diğer oyunlardan daha şiddetlidir. Çünkü onların bu hareketi ibâdet namına yapılmaktadır. Bu sebeple küfürlerinden bile korkulur. İmam Ebu Vefâ bin Akîl diyor ki: Raks [dans] Kur’an-ı kerimin kesin beyanıyla men edilmiştir (İsra, 37). Beden hareketleriyle bir takım oyunlar oynamak da salınarak kibirle yürümeye benzer, belki ondan daha kötüdür…

Evet,  insaf, diyânet ve içten bir istikâmeti olan kimse camilerde henüz sakalı bitmemiş gençlerle, havâi kimselerle ve tahâret, Kur’an-ı kerim, helal ve haramı hatta İslamiyeti bilmeyen cahil halk tabakasıyla nağmelerle duâlar yapıp rakseden sofileri ve onların eşeğin anırmasına benzeyen nara ve tuhaf seslerini görüp duyduğunda (onları bundan vazgeçirmeye çalışmalı, gücü yetmediği takdirde kalben buğzedip oradan ayrılmalıdır). Çünkü ibâdetü taat namına böyle pespayelik yapan sofi ve hempaları Allah’ın kelamını değiştirir, zikrullâhı tağyir ederler. Bir takım belirsiz kelimelerle, dile alınmayacak hezeyanlarla hay, huy, hiy, hiya diyerek zikrederler. (İşte bunlar dinlerini oyun ve eğlence yapmışlardır) demekten başka ne düşünülebilir? Evet, onların bu kadar aşırı hezeyanlarını gören insaflı kişi, fıkhî bilgisi ve onların halini geniş bir şekilde tahlil edecek ilmi olmasa bile böyle der ve (Allah’a sığınır)… Evet, ayakta, otururken ve uzanık halde, edeb dâhilinde olursa, zikretmek caizdir. İçine teganni ve raks karışınca, zikir, zikir olmaktan çıkar, sevab yerine günah kazandırır.”[15]

Yukarıda isimlerinden ve görüşlerinden bahsettiğimiz İbrahim Halebî, Birgivî Mehmed Efendi, Şeyhülislâm Minkârizâde Yahya Efendi ve Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi gibi âlimlerin hepsi amelde Hanefî mezhebi mensuplarıdır. Öyle iddia edildiği gibi ‘Selefî veya Vahhâbî’ de değillerdir. Hatta hiçbir fıkıh kitabının cehrî zikri meşru görmediğine dikkat çeken Vânî Efendi, buna cevaz veren tasavvuf büyükleri olduğu kendisine hatırlatılınca “Biz İmâm-ı Âzam (Hanefî) mezhebindeniz, o şeyhlerin mezhebine bağlı değiliz. Bizim sözümüz Hanefi mezhebinden olanadır, onların hali ve ameli kendilerine sipariş olsun.”[16] ifâdesini kullanmıştır.

Felsefî tasavvufun sapkın görüşlerinin günümüz toplumunda da hâkim görüş olduğu âşikârdır. Özellikle çok izlenen Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdulhamid, Yunus Emre gibi dizi ve filmlerdeki Cehrî zikir görüntüleri,topluma ‘İslâmî’ bir formda lanse edilmektedir. Buna karşın bid’atlere ve hurâfelere karşı mücâdele eden Tevhid ehli âlimlerin ve dâvetçilerin, bu toplumda zorlandıkları ve ‘Vahhâbî, mezhepsiz vb.’ yaftalarla suçlandıkları mâlumdur. Bu suçlanmalardan âcizâne bu yazı dizisinin yazarı da nasibini almaktadır. Şöyle deniyor: ‘Siz nasıl olur da Mevlânâ’yı, Muhyiddin İbni Ârabîyi, Hallâcı Mansur’u, Yunus Emre’yi vb. nasıl eleştirirsiniz?’

Bütün bu ithamlara karşı tavrımız Ebu’l Ferec İbnul-Cevzî’nin dediği gibi olacaktır. O şöyle der:  “Hakta tarafgirlik olmaz. Söylenenler doğru değilse, o zaman böyle şeylerden, o mezhepten ve kim olursa olsun o kişiden sakındırmış oluruz. Allah biliyor ki, hata edenin hatasını söylemekten maksadımız, şeriatı tenzih etmek ve onu yabancı şeylerden korumaktır. Yoksa söyleyen ve işleyenle bizim bir işimiz yoktur. Bununla ancak ilim emanetini yerine getiriyoruz. Âlimler de hata edenin kusurunu açığa çı­karmak için değil, hakkı ortaya koymak için birbirlerinin hatalarını gösteriyorlar. ‘Kendisiyle teberrük edilen falan zahide nasıl cevap verilir veya sözü nasıl reddedi­lir?’, diyecek cahillerin sözüne itibar edilmez. Çünkü bağlılık şeriatın getirdiklerine olur, şahıslara değil. Adam cennet ehli veya evliyadan olabilir. Onun derecesi hata­sının gösterilmesine engel olmaz.”[17]

Zikri konu edindiğimiz bu yazı dizisinin, şu an sadece tasavvufçuların tekelindeymiş gibi addedilen bir Kur’ânî kavramın gereğince anlaşılmasına vesile olmasını yüce Rabbimden niyâz ediyorum. Doğrular Allah’tandır. Hatâlar ve yanlışlar nefsime âittir. Bunlardan dolayı bağışlaması bol olan Rabbimden bağışlanma dilerim.

DİPNOTLAR:

[1] Mevdûdi’den naklen; Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasî Yorumu, s. 77, Bedir Yayınları, İstanbul, 2007

[2] Vahdet-i Vücûd inancı ‘Vücud’un tek olduğu ve bunun da Vücud-u Mutlak olan Vücud-u İlâhi’den ibaret olduğu anlamına gelir. Buna göre âlem (kâinat) Allah’ın (Vucud-u İlâhî’nin) dış görünüşünden ibarettir. Allah ise âlemin iç görünüşüdür, ikisi arasında cevher, araz farklılığı varsa da bu görünüşten ibaret olup, gerçekte her ikisinin de sıfatlarında fark mevcut değildir. Başta İbn Arabî olmak üzere en açık biçimiyle Sadreddin Konevî (673/1274) Celâleddin Rumî (672/1273), Abdulkadîr el-lci(756/1355), İbn Seb’în(669/1270), İbnu’l Fârız(632/1235), Tîlimsanî gibi ünlü sufîlerin söz ve yazılarında kolaylıkla bu­lunabilecek Vahdet-i Vücûd inancı, günümüz araştırıcılarının çoğunun zihnin de Batı kökenli Panteizm kavramını çağrıştırır bir şekilde yer etmiştir. Çünkü Panteizm’e göre de Allah’ın âlem­den ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur. Vahdet-i Vücûd anlayışında olanlar için kâinatla, Allah bir bütün ve aynı şeydir. İslam’a göre kâinatla, Allah ayrı ve tamamen farklıdır, bir birlerine benzerlikleri yoktur ve bütün kâinat Allah tarafından yoktan var edilmiş olup, İlâh’lıktan pay almamıştır, yani kâinattaki hiç bir şeyde İlâh olma özelliği yoktur. İlâh olarak yalnız Allah vardır. Bunun aksini iddia etmek İslâm’a göre şirk koşmak demektir.

[3] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 9, s. 342, Hikmet Yayınları, İstanbul, 1994

[4] Rasûl Bozyel, Zikir Üzerine, Haksöz 8 (Kasım 91), s. 7

[5] Mehmed Göktaş, Cihad-Zikir Ayrılmazlığı, s. 54-55, İstişare Yayınları, Konya, 1988

[6] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları,  s.861, Beyan Yayınları, İstanbul, 2017

[7] Zikrin faydaları hakkında bakınız: İbn Kayyım El-Cevziyye, Zikir ve Zikrin faziletleri, Polen yayınları, İstanbul, 2010

[8] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları,  s.860- 861

[9] Kemaleddin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, s. 11, Diyânet Vakfı Yayınları, Ankara, 2008

[10] Geniş bilgi için bakınız: Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf, İz Yayıncılık İstanbul, 2000; Necdet Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları.

[11] Kemalpaşazade, Risâle fi tahkiki raks ve”d-devrân, Konya Bölge Yazmalar Ktp. No. 859/9, s. 96-97’den naklen Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf,  s. 372

[12] İbrahim Halebi”nin “Risâletü”l-rahs ve’l raks li müstahilli’r-raks” adlı eserinden naklen R. Öngören,  A.g.e., s. 378.

İbrahim Halebî, başta Muhyiddîn-i Arabî olmak üzere felsefî tasavvufu savunan mutasavvıflara karşı çok sert bir tavır takınmıştır. ‘Ni’metü’z-zerîa fî nusrati’ş-şerîa’ adlı eserinde, İbnü’l-Arabî’nin özellikle Fusûsu’l hikem’inde yer alan pek çok görüşünü tenkit etmiştir. Hatta bu tenkitlerinde o kadar ileri gitmiştir ki, Fusûs’tan naklederek değerlendirmesini yaptığı, hemen hemen her paragrafta, İbnü’l-Arabî’ye “yalan söylemek, bühtan, edepsizlik, demogoji ve tahrif yapmak, büyük cehâlet, hamâkat ve hezeyân içinde olmak, hurâfeye sapmak, şeriata muhalefet etmek; Peygamber, Kur’ân ve Allah üzerine yalan söylemek ve iftira etmek, sapıklık, ilhâd, apaçık şirk ve küfür içerisinde bulunmak…” şeklinde sert eleştirilerde bulunmuştur.

[13] B. Kemikli, “Türk Tasavvuf Edebiyatında Risâle-i Devrân ve Semâ Türü ve Gaybî’nin Konuya İlişkin Görüşleri”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 37, Ankara, 1997, s. 456.

[14] Ferhat Koca, Osmanlılar Dönemi Fıkıh – Tasavvuf İlişkisi: Fakılar İle Sofular Mücadelesinin Tarihi Serüveni, s.98, Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002/I

[15] İmam Birgivî, Tarikat-i Muhammediyye,  s.469, Demir Kitabevi, İstanbul, 1996.

İmam Birgivî zamanındaki bid’atlerle mücadelesinde maalesef yalnız kalmış ve şu sitemkâr cümleleri dillendirmiştir: “Öyle ki, insanların o bid’atları terk ederek benim sözlerimi kabul etmelerine ihtimal yoktur. Zira beni, ölçüsüz konuşanlardan hatta başkanlık sevdasında olan riyakarlardan; yapageldikleri şeylerin câiz ve sünnet olduğuna dair fetva verenleri de olgun âlimlerden sayıyorlar. Artık onların benim sözlerimi kabul etmeleri nasıl düşünülür?”( Ahmet Turan Arslan, İmam Birgivî Hayatı, Eserleri ve Arapça Tedrisatındaki Yeri, s.52, İstanbul, Seha Neşriyat, 1992)

[16] Vânî, Tasavvufi bid’atlar, vr. 187-189’dan naklen Muhammed Raşit Akpınar,  Osmanlı Toplumunda Selefi Düşüncenin Tipik Bir Temsilcisi Olarak Kadızadeliler, s.310, İlâhiyat Akademi Dergisi, Gaziantep, 2015.

[17] Ebu’l Ferec İbnul-Cevzi,Telbis-i İblis’den naklen İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları, s. 9-15.